Baykuşlar

 

 Zaman zaman kutsal, zaman zaman uğursuz kabul edilen baykuşlar da görünmez oldular artık Ünyede. Onlar gece kuşlarıydı. Puhu kuşu gibi kocamanından, Kukumav gibi küçücüğüne kadar birkaç cinsi yaşıyordu Ünyede. Gündüz, ormanların kuytu karanlıklarında gizlenir, geceleri kırlara ve şehre gelerek fare, yılan, kirpi gibi hayvanları avlarlardı. Kulakları olağanüstü hassas, gözleri bir insandan altı kez daha iyi görecek şekilde tasarlanmıştı. Farenin en ufak bir hareketiyle çıkan sesi duyar,kar altında kuru ot yığınları altında bile olsalar onları avlıyabilirlerdi.

 

Yerini tesbit ettiği farenin üzerine uçarken kocaman puhunun kanat çırpışından hiç ses çıkmaz, avı , onun gelişini asla duymazdı. Uçarken bacaklarını salar, sessizce gelir pençelerini kara, yada ot yığınının altına daldırır, avını kaptığı gibi havalanır, mahalledeki bir evin bacasına konar, yerdi. Evlerin sık olduğu yerlerde, pencerelerden kendisini seyreden insanlardan çekinmez, 170 derece dönebilen boynuyla başını sağa sola, arkaya çevirerek etrafı kolaçan ederdi. Avını tükettikten sonra bacaya tüner, yeni avlar beklerdi.

İnsanlar uykuya çekildikten sonra, bilmem nedendir, ötmeğe başlardı. Gecenin zifiri karanlığında, duyanları ürperten bir ses tonu vardı. Derinden derinden, geceyi yırtan bu ses gurguruguruk der gibi yankılanırdı kulaklarda. Ses, duyan herkesde korkutucu bir etki bırakırdı. Yorganlar kulakları örtecek şekilde başın üstüne çekilirdi. Büyükler, ürperdiklerini belli etmezlerdi ama, bu sese anlam verişlerinden onların da korktukları anlaşılırdı.

 

Ölüm habercisi musibet geldi gene derlerdi. Mahalleden ölü çıkacak bu yakınlarda…

Hele, baykuş, yakın evlerden birinin bacasında ötüyor ve o evde bir hasta varsa, gördünüz mü?  Almaya geldi geberesice derler acınırlardı. Baykuş ölüm habercisiydi…

Öyle bir zaman geldi ki yalnız bizim sokaktaki evlerin bacalarına baykuş konmaz , ötmez oldu. Ama baykuşlar öteki sokaklardaki evlerin bacalarına konuyor ve ötüyorlardı.

 Annem bu işin sırrını çözmüştü. Baykuşları bizim kazlar ürküttü diyordu ısrarla.

 Mahallenin pek çok evinde tavuk ve inek beslenirdi. Taze yumurta yemek, taze ve temiz süt içmek ve artanı da satmak için. Bizim de ineğimiz ve tavuğumuz vardı. Çok çocuklu bir aile olduğumuz için biz , yumurta ve sütümüzü kendimiz tüketiyorduk ama, bizim fazladan kazlarımız da vardı. Annem onları bekçi köpeği niyetine besliyordu ama benim için eşi benzeri olmayan bir yumurta fabrikasıydılar. Ailenin tek ve en küçük erkek çocuğu olduğum için üstüme titrenir, nazlandırılırdım. Sahanda kaz yumurtası sadece benim için pişerdi.

 

 

Kazlar öyle duyarlı kümes hayvanlarıydı ki sessizliği belli belirsiz bozan bir hareket onları tetikler, avaz avaz , vaklama ile ötme arası bir sesle bağırışıp çırpınmalarına sebep olurdu.

Annem onların bekçiliğiyle tavukları çakalların şerrinden korumayı kolayca bulmuştu.

 Ama bu işin bir de zorluğu vardı. Kazlar çok saldırgandı. Evin önünden geçenlere, kendilerine yaklaşanlara boyunlarını uzatıp tıslıyarak saldırıyorlardı. Onların, kanatlarını açmış, koşarak üzerlerine gelişini gören çocuklar ağlıyarak kaçıyor, büyükler bile telaş

la kaçışıyorlardı. Oysa kazlarımız bize ait bahçede yayılıyordu. Yoldan geçenler saldırıya uğramıyor, sataşanları cezalandırıyordu kazlar. Aslında saldırılar blöftü. Çünkü kaçmazsanız kazlar, yakınınızda bir yerde duruyor, blöflerini yutmadığınızı anlıyor, dönüp yayılmağa devam ediyorlardı.

 Buna rağmen, mahalleli kazlarımızdan şikayetçiydiler. Üstelik, komşularımızdan birkaç aile aristokrat sınıfa mensuptular. Evlerinde devamlı kalan yardımcıları vardı. Bizler onlara BESLEK yada HİZMETÇİ diyorduk.

 Beslekler, zaman zaman bize gelir anneme: Hacile Hanım teyze, Hanımım bugün, sizin evin önünden geçerek alışveriş gidecekte kazları kümese sokmanızı rica etti derlerdi. Annem hışımla: git Hanımına söyle, kazlardan korkmamayı öğrensin. Onları yok edersem baykuşlar gelir, gene bacalarında ötmeğe başlar derdi.

 Bu tehdit etkisini gösterdi. Mahalleli, baykuşları kazların ürküttüğüne inandı. Şikayetler kesildi.

 Bir kaz 20-30 sene yaşar. Ve yılda 30-40-60 hatta daha çok yumurta verir. En çok verim yumurtlamağa başladığı ilk yıllardadır. Kaz on yıl yumurtladıktan sonra kesilir. Kaz besiciliği ciğer, et,tüy için yapılır. Yumurta civciv için alıkonulur. Bir kazın altmışın üstünde yumurta vermesi iyi beslenmeyle mümkündür. Bir yumurta 250 gr. Kadardır. Kocamandır. Çok değerli olan ciğeri 750 gr. Çeker. Bizi kazın bu değerleri değil, yalnız yumurtası ve bekçiliği ilgilendiriyordu.

 Annem, zaman zaman bu yumurtalardan komşularımıza ikram ederdi. Su böreğinde kullanmaları için. Çünkü kaz yumurtasının sarısı, en koyu tavuk yumurtasından daha koyudur, börek hamurunu daha bir güzel sarartır.

 

 Zaman zaman da istek gelirdi aristokrat komşulardan. Beslek kapıya dayanır, Hanımım, yatıya gelecek konukları için börek açtıracak da, varsa eğer, bir kaz yumurtası  rica etti derlerdi. Annem seve seve iki yumurta verir besleğin eline, komşusuna selam gönderirdi.

 Baykuşları kazlar mı tedirgin etmişti gerçekten bilinmez ama biz aramızda gurguluklar kazlardan korktu diyorduk. Baykuşun adı Ünyede , öterken çıkardıkları sesten kinaye gurgulukdu. O kadar ki: Gurgulukların gerçek adının baykuş olduğunu bilen pek az kişi vardı. Adları ne olursa olsun onlar uğursuzdu.

 Ortaokulda sadece kız öğrencilere biçki-dikiş dersi veren, erkek öğrenciler için de mütala dediğimiz kendi kendilerine çalışma saatları olan derslerde, disiplini sağlamak amacıyle nöbetçilik yapan HAYRİYE ASAL isimli bir öğretmenimiz vardı. Her okulda, olduğu gibi, bizim okulumuzda da tüm öğretmenlerin takma adları vardı. Erkek öğretmenlerden birinin adı AYAZ dı . Başının hiçbir yerinde saç olmadığı için…Adam üstelik okulun müdürüydü. Bir diğer erker öğretmenimizin takma adı – tövbe, tövbe.—İNEK TÜRKÇECİ ydi. Benim hepsinden çok sevdiğim, beni her öğrencisinden çok seven, sevgili öğretmenimdi O.. Öğretmen İbrahim Öztürk…Kim ondan konuşurken İnek diye başlarsa sözüne…Ben bir atmaca acımasızlığıyle üstüne

atılır sustururdum…İbrahim öğretmene hiç mi hiç uymayan bir sıfattı bu.

 Fransızca öğretmenimiz Mukaddes Hanımın takma adı NESPA idi. O bu sözcüğü çok kullanıyordu. Adını biliyordu. Bildiği için de , her söyleyişinde gülüyordu. Ünye savcısının hanımıydı. Kendisi hukukta birkaç dersten takıntılıydı. eşi bitirmiş ve savcı olmuştu ama o becerememişti işte. Yıllarca sınavlara girdi çıktı ama hukuktan  diploma alamadı.

 

Biçki-dikiş öğretmenimiz Hayriye Asal Hanımın Adı neydi?..GURGULUK!... Aman Allahım!...  Bir insana takılan ad kendisine bukadar mı yakışır?...Bu ne tıpatıplıktır.

 Zaten ben, ötedenberi bu isim takıcılar ve fıkra uydurucuların yaratıcı zekalarına hayranımdır.

 Baykuş: Kocaman başındaki bir tabak gibi dümdüz yüzüne gömük parçalayıcı ama küçücük kanca gagası, korkutucu bir ilgiyle afal afal bakan, pinpon topu iriliğindeki gözleriyle tıpkı Hayriye Asaldı.  Öğretmenimiz de, afal afal ve korkutucu  bir ilgiyle bakan koca gözleri, bir tabak gibi düz yüzüne gömük kanca burnu ve kocaman başıyle tıpkı GURGULUKtu.

 Ama, baykuşa yüklenen aşağılayıcı,  olumsuz sıfatların tümünün saçma ve asılsız olduğunu öğrendikten sonra biz, öğretmenimize daha bir saygı, daha bir sevgiyle GURGULUK demeğe başladık. 

 

İRFAN IŞIK

 

 

 

Çakallar

 

 

 Bir turist gurubuyla Mısır’a giderseniz, Oraya vardığınız ilk gün, Kahire’nin, dünyada bir eşi daha olmayan Arkeoloji Müzesi’nin önünde sıranızı beklerken, rehberiniz size şu bilgiyi verecektir. 

 Antik Mısır insanının dini, öldükten sonra dirilme inancı üzerine kurulmuştur. Tıpkı bizim inancımız gibi…

 İslam: Vücudumuz çürüyüp, toz toprağa karıştıktan sonra dirilme nasıl gerçekleşebilir?  Olumsuz sorusuna: Seni yoktan var eden Allah (c.c.) gerçekleştirecek cevabını verir.

 Mısır inancı, çözümü kendisi bulmağa çalışmıştır. 

 Bedeni çürütüp toz toprağa karıştırmamalı, dirilme gününe kadar sağlam kalmasını sağlamalıdır. Bunun için de çareler aranırken kesin çözüm doğadan gelmiştir. 

 Mısırın fakir halkı, ölen kişinin naaşını çöle götürür, orada bir çukur eşeleyerek ölüyü içine yerleştirir, sonra üstünü, çölün harika kumuyla örterek defin işini tamamlardı.

 

 Çöl kumu, toz gibi ince, altın gibi sarı, inşaat işinde kullanılamaz bir yapıya sahiptir. Tertemizdir. O kadar ki: Bir mermer atölyesinde bembeyaz mermer tozuyla kaplanan pabuçlarıma esefle bakıyorken durumumu derhal kavrayan cin gibi bir Arap genci, beni kolumdan tutarak dışarı çıkardı. Çöl, hemen atölyenin yanından başlıyordu. Genç adam işaretlerle, pabucumu kuma sokarak ileri-geri ve yana hareket ettirmemi tarif etti. Biraz sonra pabuçlarımın cilalanmış gibi parladığını hayretle gördüm. Nasıl teşekkür edeceğimi düşünürken, o ellerime sarıldı. Şukran…şukran, diyerek bundan sonra nasıl teşekkür edeceğimi de öğretmiş oldu. 

 Mısır’da, her yerde olduğu gibi, her gün doğudan parıldayarak doğan güneş, yakıcı sıcağıyla çölü kavurur, kumun ısısı, 70 c derecesine kadar yükselir. Bu ısıda hiçbir muzır mikrop, virüs yaşayamaz. Kumun içine gömülen ceset bu steril ortamda, çürütücü mikropların saldırısından uzak, süratle kurur. Böylece, doğal bir mumyalama işlemi yapılmış olur.

 Bu işleme yardımcı bir de doktor vardır… Sayın Prof. Dr. ÇAKAL!!…

 Ölü, alelusül gömüldüğü çölde, yalnızlığa terk edildiğinde, gece, önemli bir ziyaretçi gelir yanına. Sinsice yaklaşır, mezarı eşeler. Cesetin karın kısmını acığa çıkarır. Sonra, usta bir cerrah gibi karnı yarar, ölünün iç organlarının tümünü yer. Çakalın en çok sevdiği mönü, barsak,dalak, böbrek, mide ve ciğerlerdir. Bu eşsiz ziyafetle tıka basa karnını dolduran çakal, dışkısını örter gibi mezarı tekrar kapatır, gider. Başka cerrah!! çakal yok mudur? Vardır ama , onlar bakarlar ki ameliyat çoktan yapılmıştır. Ne hikmetse ölünün etine tenezzül etmez!!, mezarı kapatmadan çeker giderler.

 Bir zaman sonra, diyelim beş yıl sonra çölde avlanan bir Bedevi’nin yolu o mezarın yanına düşüyor. Mezar açıktır. Avcı yaklaşıp bakıyor…AAAA… Bu beş yıl önce ölen köylüsü falanca Efendi. Yahut: Falancanın karısı filanca Hanım. 

 Ölüyü tanıyan adam,köyüne gelip olayı anlattıktan sonra, her ölü gömülüşünde mezarlar gözetleniyor. Bunun sonucunda da, ölülerin karnını yarıp çürümeyi çabuklaştıran iç organları yiyen doktor!! tanınıyor.

 Bundan sonra, mumyalamanın tıbbi yapılabilmesi çalışmasına geçiliyor. Yöntem belirlenmiştir. Bedenin çabuk kuruması için iç organlar çıkarılmalı, çöl kumuna gerek kalmadan ceset ilaçlarla kurutulmalıdır.

 

[Çölün doğal ortamında kendiliğinden oluşan yüzbinlerce mumya kırılgan, ağaç gibi sert, ama tanınabilir, onbeş kilo kadar bir insan kurusudur. Mısır İngiliz işgaline uğrayınca istilacılar, doğal mumyaları merak ettiler. Nil’in batı yakasında, doğudaki yerleşim yerlerinin karşısına düşen çölde, Nil boyunca uzanan, Mısır’ın anıtsal mezarlarının dışındaki mezarlıkları dozerlerle karıştırdılar. Çıkardıkları binlerce doğal mumyayı İngiltere’ye götürerek tarlalarında gübre olarak kullandılar. Antik Mısır mezarlarının tümü, Nil’in batı yakasındadır. Onların inançlarına göre batı, ölüm, doğu yaşam ülkesidir. Çünkü güneş doğudan doğar, batıda ölerek batar. Gece boyunca karanlıklar diyarındaki gemisiyle doğuya gelir. Seher vakti yeniden dirilerek göz alıcı parlaklığıyla doğar. Doğaya hayat verir. Bu döngü inançlarının özünü oluşturduğu için öldükten sonra dirilmek kesindir.]

 

 Vücudun suyunu emen ilaç zaten ellerinin altındadır. Kahire ile İskenderiye arasındaki bir vadinin adı Natron vadisidir. [Natron: Sodyum Karbonat] Bir çeşit tuzdur. Ceset bu tuzla otuz gün içinde kurutulur. Mumyanın diğer işlemleri de kırk günde…Yetmiş gün sonunda mumya sonsuzda dirilmeğe hazırdır artık. 

 Bedeni bozulmadan sonsuza kadar korumanın yolunu açan ÇAKAL, antik Mısır insanı tarafından kutsallaştırılmış, en üst düzey Tanrı mertebesine yükseltilmiş MUMYA YAPAN ve ÖLÜYÜ DİRİLTEN Tanrı  ANUBÜS unvanıyla Mısır Panteonu’na dahil etmiştir.

İnsan bedenli, çakal başlı olarak…

İşte bu çakalın eskiden Ünye’de sürüler halinde yaşayan akrabasından artık hiç kimse kalmadı..

Yaramaz, sevimli, kümes hırsızı, cin fikirli, akıllı, haksız olarak kurnaz sıfatını  tilkiye kaptıran, korkusuz aslanların yemeğine ortak olmaktan çekinmeyen, şarkıcı çakallar artık yok Ünye’de…

 Bir zamanlar Bayramca sırtları ormanlarla kaplıydı. Oraları gasp edip kendileri için fındıklık yapmak isteyen insan hırsızlar, geceleri ormanları ateşe vererek senelerce yakıp yok ettiler. Her gece beş-altı yerde birden parlayan ateşi gören çakalların onlarcası bir ağızdan ulumağa başlarlardı. Uuuuular sabahlara kadar susmazdı. Bazıları da, havlamaya benzer sesler çıkarırdı. Bu hengameye kızan şehir köpekleri de karşılık verince bir, çok sesli koro oluşur, neşeli bir müzik sürer giderdi. Onları dinlemek benim en büyük gece zevkimdi.

 Bazen de ulumalar, ağlamaklı,nağmelere dönüşür, ağıt olur, ölümü düşündürürdü bana.

 Ama ne olursa olsun, çakallar pervasız ve cesurdular. Şehirde mahalle aralarında hiç korkmadan dolaşır, kümeslerden tavuk çalarlardı. Onların şerrinden tavuklarımızı kurtarmak için sevgili annem kaz beslemeğe başlamıştı. Kazlar çakalın varlığını derhal seziyor, hep bir ağızdan bağırıp çağırarak bizi uyandırıyorlardı.

 

Şehir elektriğinin aralıklı verildiği senelerde bir gece lokal dönüşü  evimizin önündeki kuyu dibeğinin yanında koyu bir karanlığın hareket ettiğini görür gibi oldum. Evlerden sızan, zayıf gaz lambası ışığının kuyu dibeğini belli belirsiz aydınlattığı yerde kayboldu o karanlık. Olduğum yerde durup dikkatle oraya bakmağa başladım. Biraz sonra, dibeğin arkasından, saklambaç oynayan çocukların afacan bakışları gibi beni görmeğe çalışan çakalı tanıdım. Bu dün gece, bana bir arkadaşımın armağan olarak verdiği legorn horozumu hemen oracıkta yiyen çakaldı. Annem artık olmadığı için, kümesimizde başka tavuk yoktu. Ama o, ne olur ne olmaz demiş kümesi bu gece de ziyarete gelmişti. Onu ürkütmemeğe çalışarak iki-üç adım, iki-üç adım dibeğin arkasına geldim. O beni aşağıdan, ben onu yukardan gözetliyorduk. Böylece bir süre seyrettim onu. Yere yapışmış, zaman zaman başını yavaşça uzatarak beni görmeğe çalışıyordu. Böyle yaparken ki hali öyle kurnaz, öyle cana yakın, öyle yaramazcaydı ki, onu tutup sevmek geçti içimden…

 Kendisine bu kadar yakın olduğumu sezemedi. Kaçmağa hiç niyeti yokmuş gibiydi. İlle de kümesi araştıracaktı. Ben daha fazla dayanamadım. Güümmm diye bir patlama sesi çıkardım. Aklı başından gitti. Korkudan bir metre kadar havaya zıpladı. Patileri yere değer değmez, şimşek gibi bir hızla yitip gitti karanlıklara. Ben arkasından sevgiyle kahkahalar atarak güldüm…güldüm.

 Bayramca sırtlarında önce ormanlar bitti. Sonra köpeklerle köylüler, gene sonra avcılar, daha sonra da şehrin ışıkları düşman oldu çakallara.

 

 Onların doğal besinleri, fareler, kuşlar, tavuklar, domuz yavrularıydı. Onlar da yok edilince doğadaki denge bozuldu. Çakallar da bir bir çekilip yok oldular. Uzun senelerden beri bazen hüzünlü, bazen neşeli ulumalarını duyamıyorum. Özlüyorum...

 Onlar hakkında yaptığımız sohbetlerin birinde , bir arkadaşım: Bu aralar domuzların bu kadar çoğalmasının tek sebebi çakalların yokluğudur dedi. Domuzlar doğururken çakal bir ebe gibi bekler , doğan yavruyu kapıp yermiş…

Ülkemizin her yerinde yaşayan [altın Çakal] ın Ünyeden ayağı kesildi ama, çok şükür nesli tükenmedi.

İrfan IŞIK 2007

 

 

 

 

Mandalina Bahçeleri

 

 

 [ Bu öykü, Sayın Yaşar Karaduman’ın çocukluk anılarına naziredir.]

 

Portakal ve mandalinanın, Rize’den Ünye’ye, deniz motorlarıyla getirilip satıldığı  ve aranan meyve oluşu, her arandığında bulunamayışı bizi, bu meyveleri kendi bahçelerimizde yetiştirme zorunda bıraktı.

 Ticaret erbabı da Rize’den aşılanmış fide getirerek satmağa başladı. Pek çok Ünyeli de bu fideleri bahçelerine dikti ve özenle yetiştirdi. Bu arada biz de diktik. Bizim bahçe, on yedi kök mandalina fidesi dikilebilecek büyüklükteydi. Herkesinki gibi, bizim fidelerimizde birkaç yıl içinde yetişti. Ve giderek artan sayıda meyve vermeğe başladılar. Mevsimin uygun geçtiği yıllarda ağaçlar o kadar çok meyve vermeğe başladılar ki, bir yıl, bahçelerinde mandalina olmayan komşularımızla birlikte bıkarcasına yediğimiz halde, daha hala ağaçları kıracak kadar çok olan meyveyi çürüteceğimizi düşündüğümüzden bir bölümünü sattık bile.

 O zamanlarda, sosyal statüsü bizim gibi olan, yerleşikliği çok eskilere uzanan ailelerin kendi yetiştirdiği meyveyi satması ayıp sayılırdı. Onun için annem babama : Mandalinaları satın alması için manava teklif ederken çok utanmış olmalısın demişti.

 Adamın verdiği fiyat gülünçtü ama ben, meyvenin çürümesine gönlüm razı olmadığı için kabul ediyorum. Peki. Bahçeye gelip toplayın dedim. Oradan hemen uzaklaştım demişti babam.

 

Bizim sokağımızda her ailenin evleri bahçe içindeydi ama sadece dört evin bahçesinde mandalina vardı. Biz dört aile mandalinasız komşularımızı meyvesiz bırakmazdık ama gene de bu ailelerin çocukları bahçelerimize gizlice girer mandalina çalarlardı. Annem ve ablalarım meyve daha küçücük ve yemyeşilken çalınmağa başlandığı için, bahçeyi gözetlerler, hırsızlığı önlerlerdi.

 

 Meyve olgunlaşmağa başlayınca hırsızlık yoğunlaşırdı.

 Geceleri yapılan hırsızlığa gözcülerimiz asla izin vermez, elektrik feneri ışığını üzerlerine

 tutarak kaçırırlardı hırsızları.

 Gündüz hırsızları küçücükler olurdu. Annem, ablalarım ve ben, onların bahçeye gizlice girmeğe çalışmalarını gözler kendimizi göstermeden sevgiyle seyrederdik. Öyle korku içinde, öyle sevimli hareketlerle çalarlardı ki mandalinaları, onları tutup hırpalıya hırpalıya öpmemek için zor tutardık kendimizi. 

 

 Telaşla, bir yada iki tane koparır, bu kez gizlenmeğe gerek duymadan kendilerini

 göstere göstere kaçarlardı bahçeden. Annem, sakın korkutmayın yavrularımı

 derdi.

 Ama biz gene de, küçük hırsızlar işi azıtıp koyunlarını mandalina ile doldurmağa

 kalkıştıklarında, bir yalancı öksürükle paniklemelerini sağlardık.

 Mandalina ağaçlarımız yıllarca, bereketleriyle komşularımızı meyveye doyurdular.

 İlkbaharda ağaçlar çiçeklenmeğe başlarlardı. Öyle yoğun çiçeklenirdi ki ağaçlar,

 üzerlerine kar yağmışcasına beyaza kesilirlerdi.

 Ya kokuları…

Bilenler bilir. Bu, öylesine büyüleyici bir kokuydu ki, tüm Ünye, adı ve tadı anlatılamaz bir cennet bahçesine dönüşürdü. Her yer, her köşe, arı vızıltısı ve o, insanı zevkten kendinden geçirici kokuyla dolardı. Bitmesini hiç istemediğimiz bu durum bir süre sonra yavaş yavaş durulur, azalır, sonra biter, ağaçlar meyveye dururdu. Daha sonra da hırsızlık başlardı.

 

 Sonraları hırsızlık iyice çığırından çıktı. Hırsızlar büyüdü. Mahalleler arası çeteleşmeğe başladılar.

Beş-on mevcutlu çeteler, diğer mahallelerde, gözlerine kestirdikleri bahçelere gece yarısından sonra baskınlar düzenliyor, yaptıkları talanla bahçenin meyvesine ve ağaçlarına kıran getiriyorlardı. Pek çok aile için bu talanları önlemenin olanağı yoktu. Ama annemin pratik zekası bizim bahçenin ağaçlarını ve meyvesini korumanın yolunu bulmuştu.

Köydeki fındıklığımızda harman koruyucusu olarak bir köpek besliyorduk. Fındıklar harmanlanıp Ünye’ye  indirildikten sonra köpeğimiz marabamızın yanında kalıyordu. Adı Fernoz’du.

 

 Anlamı neydi?

 Köpeğe adını veren annem olduğu halde o bile ne demek olduğunu bilmiyordu.

 Fernoz irice bir köpekti. Ve annem adını birden verdiği gibi gene birden köpeği

 Ünye‘ye getirtmeği akletti.

 

 Onu geceleri bahçeye uzun bir zincirle bağlıyacak  her durumda hırsızlara ulaşabilir  yada onları korkutabilir olmasını sağlayacaktık.

 İneğimiz, tavuklarımız, kazlar ve hindilerimizin yanında birde köpeğimiz olacaktı artık. Gerçi, kazlar, çakallardan hırsızlardan bizi haberdar ediyor, baykuşları ürkütüp mahallemizden uzak tutuyorlardı ama köpek kadar etkili olamıyorlardı. Kazların bağırış ve çırpınışları üzerine uyanıp hırsızlara karşı duruyorduk ama onlar, biz üzerlerine gidinceye kadar yapacaklarını yapmış oluyorlardı.

 Sonra Fernoz köyden geldi. Gelir gelmez de şaştı kaldı. Kazlar ve hindiler Fernoza cephe aldılar. Berikiler tıslıyarak, ötekıler kabararak kafa tutar oldular Fernoza. O önceleri çok sinirlendi. Kızdı. Saldırdı. Ama baktı ki, onlar kaba gürültü edip blöf yapıyorlar, kızmaktan vazgeçti. Hatta kısa bir süre sonra aralarında dostluk bile başladı. Bu kez çocuklar bu dostluğu çekemez oldular. Kazları tıslatıp saldırtmak, baba hindiyi kabartıp Fernozu kızdırmak için türlü yollar denediler. Baba hindinin karşısına geçiyor:

 

 Kabarama kabarama

 Kel Fatma

 Annen güzel sen çirkin

 

Tekerlemesini makamla hep bir ağızdan söylüyorlar hindiyi kabartıp gulu gulu gulu diye bağırtıyorlardı. Hindi ve kazlar çocukların gazına gelip tıslıyarak, gulu gulularla kendisine saldırsalar bile Fernoz tınmıyordu. O, bahçedeki hayvan kalabalığının lideriydi artık.

 Köyden geldiği zaman marabamız bize, mısır unu yalından başka bir şey yemez Fernoz demişti. Gerçektende ne yemek artığı yiyor, ne de tavuk kemiği yiyordu. İllada mısır unundan yapılan yal.

 Mandalinalar olgunlaşmağa başladığı zaman hırsızlıkta başlamıştı. Fernozun mısır unu yalından başka bir şey yemiyor olmasının gerçek bir şans olduğunu hırsızlık başlayınca anladık. Çetelerin, köpeği susturmak, kendilerine saldırmasını önlemek için önüne attıkları ekmekleri yemiyor habire havlıyordu Fernoz. Bereket o zamanlar, kasaplardan köpek yiyeceği temin etmek olası değildi. Çünkü kasaplar üç-beş kilodan eksik et satmazlar, üstelik eti işlemeden kemikleriyle birlikte verirlerdi müşterilerine. Kıyma evlerde, et tahtaları üzerinde, kadınlar tarafından satırlarla dövülerek kıyılırdı. Hiçbir kasapta kıyma için et makinesi yoktu. Fernoz eti yada kemiği rettetmezdi belki ama, hiçbir mandalina hırsızı da Fernoz’a et ikram etmezdi.

Fernoz, çetelere şöyle zincirlerini şakırdatarak hav havlarla saldırmaya görsün çil yavrusu gibi anında dağıtıyordu onları.

Biz artık onun havlaması üzerine kalkıp bahçeye bakmıyorduk bile.

 

 

 Ablalarım ve annem, en çok 4-5 yaşındaki minicik hırsızların ayağının bahçeden kesilmiş olmasına yanıyorlardı. Onların gözlerini kocaman kocaman açıp dudaklarını büzerek minik ayaklarının ucuna basa basa, korkuyla bahçeye girişlerini görmekten mahrum olmuşlardı.

 Bir gün onlara göstere göstere hayvanları ahıra sokta hırsızlık yapsınlar diye yalvardılar bana. Dediklerini yaptım. Minicikler bahçenin yanında oynuyorlardı. Fernoz’un zincirini çözmüş ama henüz ahıra sokmamıştım. Küçükler, onun da ahıra girdiğini sanıp ağaçlara dağıldılar. 

 Ben ağaçların arkasına saklanıp kendimi göstermemeğe çalışırken…Aaaaa!! Ağzım bir karış açık kaldı. Hırsızlara karşı canavar kesilen Fernoz, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, sırtını kamburlaştırmış, arka bacaklarının üstüne çökmüş, başını yana eğmiş, o bildik maskara oyunculuğuyla yan yan çocuklara yanaşmıyor mu?

 

 Onlar mandalinalarla meşguldular.

 Fernoz birine yaklaştı. Yere yattı. Çocuğun ayaklarını yalamağa hazırlandı ki ben

 fırladım. Büyü bozulmuştu. Fernoz’un o halini çocukların görmesini istemiyordum. Ev

 kahkahadan kırılıyordu.

 Köpeğin tasmasını tuttum. Güya saldırıyı önlüyordum. Çocukların birkaçı korkmuş

 ağlıyorlardı. Onları yatıştırdım.

 Bu kez dedim onlara, Fernoz ikişer mandalina daha almanıza izin verdi.

 Hırsızlık zehir olmuştu çocuklara. Hiçbiri bağışıma tenezzül etmedi.

 Bahçeden dışarı çıktılar. Ve derhal bir şey olmamış gibi oyunlarına devam ettiler.

 Kart Fernoz, çocuklarla çocuklaşmak istemiş olmalıydı.

 Onun, o davranışının altmış beş senedir aklımdan çıkmamış olması şimdi çok anlamlı

 geliyor bana.

Günümüzde, Ünyede mandalina ağaçları çok çok azaldı. Birkaç bahçede örnekmiş gibi bir iki ağaç kaldılar. Bahçeler bir bir arsa oldu. Arsalara çok katlı evler kuruldu.

Mandalina çiçeklerinin aşk ilham eden kokuları yok oldu. Bu kokunun yoğun şekilde var olduğu yıllarda beyaz sinek denen bir bela dadanmıştı ağaçlara. Onların akciğerleri olan yapraklarını dışkılarıyla sıvıyor özümleme yapmalarını önlüyordu beyaz sinek. Oysa ne kadar küçük, ne kadar zararsız gibiydiler. Beyaz bir bulut gibi uçuşuyorlardı ağaçtan ağaca.

İnşaatçılarla beyaz sinek elele verdi, bizi önce o aşk kokusundan sonra da kendi yetiştirdiğimiz mandalinanın eşsiz tadından mahrum ettiler.

 

 25/12/ 2007
İRFAN IŞIK