|
|
BILDIRCIN
AVI
DALGALAR ARASINDA KAYBOLAN
ÇOCUKLUĞUM
Ali
Rıza GÜLTEKİN*
gultekin_unye@yahoo.com
|
Günlerden
hangisi ya da ayın kaçıncı günü olduğunu hatırlamıyorum,
fakat hatırladığım Ağustos ya da Eylül ayı olduğudur. Bazıları
için Ağustos ve Eylül ayları bir şey ifade etmeyebilir;
fakat benim için Bıldırcın avının başladığı, çocukluğumun
derin izlerinden kurtulamadığım bir zaman dilimidir.
Her yıl Ağustos ayının ortasından Ekim ayının başlangıcına
kadar olan dönemde sahilde, ağlarla bıldırcın avcılığı
yapılır. Bu Ünye için ve özellikle de Ortayılmazlar Mahallesi
Türbe Caddesi için babadan oğula geçen bir gelenektir.
Çamlıktan, Devlet Hastanesi’nin alt tarafından (Topyanı’ndan)
İskender Deresi’ne, Uzunkum’a kadar olan deniz sahilinde
yapılırdı.
Bu avcılık aşağı yukarı 3 - 5 metre yüksekliğinde 30 -
50 metre uzunluğunda ağlarla yapılırdı. Bu ağlar İsa suruğu
yardımıyla daha öncesinden düzenli ve sistematik olarak
toplanmış olan ağlar, yine aynı sistem çerçevesinde direklere
gerilirdi. İsa suruğu fındık ya da özü kızıl diye bilinen
pek ekonomik değeri olmayan, ormanda sıkça bulunan bir
ağaçtan yapılırdı.
Hemen hemen her av yerinin bir özel ismi vardı ve herkesin
kendine ait bir av yeri vardı. Ortada yazılı bir kural
yoktu, fakat herkes bir birinin hakkına riayet ederek,
biraz da meslekî, kültürel, ahlâkî değerler çerçevesinde
her sene aynı yere ağlarını kurardı. Tabi bazen bu zinciri
kırıp kabadayılık yapanlar da olurdu; özellikle de gariban
kimselerin av yerlerini işgal ederlerdi. Neyse ki bu sayı
çok az olur, diğer avcıların müdahalesiyle de tatlıya
bağlanmaya çalışılırdı. O zamanlar biz Küçük Dere ve Yamandı
diye bilinen av yerlerine ağlarımızı kurardık.

Aynikola ve av
kurulan yer (beyaz arabanın bulunduğu yer) (İskender
Deresi)
|
Küçük
Dere ismini o zamanlar denize dökülen bir dereden almıştır.
Aynikola ve Askerî Gazino arasında kalan yerden akıp denize
kavuşuyordu. Şimdilerde bu dere sahile yapılan yol nedeniyle
kaybolmustur. Öteki av yerimiz ise Yamandı idi. Aynikola’nın
hemen üzerinde Calamarka Suyu’nun bitiminin Samsun tarafındaydı.
O
zamandan hatırladığım diğer av yeri isimleri ise; Minik
KuŞ, Yılan Deresi, Kör Mahmut, İskender Deresi, Saray,
Calamarka, Pas Pas (o zamanlar çok popüler bir av yeri
idi, Garipler ile Ada arasında kalan yerdeydi, en çok
bıldırcınların yakalandığı av yeri burasıydı, uzun Mehmet
ve kardeşleri bu av yerini kurardı), gibi isimlerdi.
 |
Bıldırcın
avcılığına gün doğmadan önce gidilirdi; gece sabaha
karşı sıcacık yataklardan kalkılırdı, yarı uykulu,
üzerimizi giyip, el fenerlerini kontrol edip, avlarımızı
ve tahtalamalarımızı kontrol edip yola çıkardık.
O zamanlar kurmalı saatler vardı. Çin yapımı, bir
çaldı mı bırakın bizi, sanki bütün mahalleyi kaldıracakmış
gibi çaldığını hatırlıyorum. Tabi ki o zamanlar sıcacık
yataktan ve derin uykudan kalkmak bizim için dünyanın
en müşkül işi. Azıcık daha uyumak için rahmetli babama
söylediğimiz, yapmadığımız cilve kalmamıştır, azıcık
uyuyalım, tamam hazırlanıyorum; en sonunda ben bu
gece gelmesem olur mu? Tabi uyku çok tatlı… Son noktayı
babam gür bir ses tonuyla koyuyor… Kalkın lan !!!!!!!!!!!!!
Tabi bu sesi duyup da kalkmamak mümkün mü? Eğer kalkmasak
başımıza ne geleceğini iyi biliyoruz!!! |
Bizim
evimiz Ortayılmazlar Mah. Türbe Cad. Cezmi Sider (Kel
Cemal)’in evinin bitişiği. Karılar’ın (eski Karılar Pazarı’nın)
50 metre kadar yukarısındaydı, halen de oradadır. Evden
av yerine gitmek için iki yol vardı. Birincisi kestirmeydi,
direk Çakırtepe’ye çıkan yoldan ki buralar o zamanlar
pek tenha ve sessizdi. Kısa diye bazen bu yolu takip ederdik.
Türbe Caddesi'nde evimizin
bulunduğu sokak
|
Çakırtepe’den
o meşhur çimenlikten, fındık bahçelerinin içerisindeki
patika yolu takip ederek sahile ulaşmaya çalışırdık, yolumuzu
küçücük bir el feneri aydınlatırdı, in cin uykuda sadece
biz uyanık idik, bir de Ağustos böceklerinin sessizliğiydi
geceyi bölen. Bu manzara o zamanlar çocuk olan beni ve
kardeşimi cok ürkütürdü, en ufak bir seste hemen babamıza
yapışırdık, babamın hiç korktuğunu hatırlamıyorum, ya
da bize hissettirmiyordu. Eğer biri höt dese hemen bırakmaya
hazırdık.
Neyse ki tarlalardan çıktıktan sonra bizim için büyük
sevinç kaynağı olan fırına varışımız aynı zamanda korkudan
kurtuluşumuz olurdu. Selâmun aleykûm!!! diye içeri girerken
çoktan odun ateşinde pişmiş ekmeklerin, pidelerin kokusu
bizi sarardı. Çıtır mı çıtır, taze mi taze, sıcak mı sıcak
pidelerden yemek çocukluğumdan bugüne hatırladığım ve
her zaman hatırlamaktan zevk aldığım hatıralardan biridir.
Av yerlerine giden diğer bir yol ise, Türbe Caddesi’ndeki
evimizden direk yalıya inmek ya da merkez Ortaokul arkasından
sahile ulaşmaktı. Bu yol biraz uzak, ama bizim için daha
güvenli idi. Çocuğuz ya her şeyden korkuyoruz. Belki şimdi
olsa yine korkarım gibi geliyor.

Bıldırcın
Ağlarının bulunduğu yerden bir gündoğumu manzarası
|
Türbe
Caddesi ve Karılar Pazarı
|
O
ıssız tepelerden gecenin zifiri karanlığında, Ağustos
böcekleri, baykuş sesleri hariç, bir canlı emaresinin
görülmediği yerlerde, bir de 12 Eylül’ün sokağa çıkma
yasağının olduğu dönemlerde, hele bir de polislerle
karşılaşmak var tabi. Hattâ bir keresinde Çakırtepe’de
devriye gezen polisler bizi yakalamışlardı. Babam
onlara avcı olduğumuzu ve ava gittiğimizi inandırmakta
pek zorluk çekmemişti, zaten iki küçük çocukla terorist
olunamazdı da. |
Türbe
Caddesi
|
Av
yerlerine ulaştıktan sonra ilk iş, kızılotlar arasına
saklanan İsa suruğunu bulup çıkarmak olurdu. Sonra
fenerlerin yardımıyla ağlar direklere gerilirken gün
yavaş yavaşta ışımağa başlamıştır, bir an önce ağları
kurmak için acele edilirdi, çünkü av saati yaklaşmaktaydı.
Aynı telaşı diğer avcılar da duyardı. Çoğu yalnız
ya da bir iki arkadaş gelirdi, bazen ailelerini de
getirdikleri olurdu.
Gün ışımasıyla birlikte güneşin doğum vakti de yaklaşırdı.
Güneş Fatsa tarafından deniz üzerinden bütün kızıllığı,
güzelliği ve haşmetiyle doğardı. Tabi bu olayı seyretmek
bizim için tarifi mümkün olmayan huzur ve mutluluk
kaynağıydı. |

Bıldırcın
yakalamak için kurulan ağlar
|
Güneş’in
o kıpkızıl hali ve deniz üzerine bıraktığı yakamoz
ve gökyüzünün kızıla boyanması ve bulutları sarması;
bir ressamın fırçasından tuvale dökülmüş gibi gelirdi
bana. Hayranlıkla seyrettiğim bu manzarayı şimdilerde
düşünmek bile bana büyük ama buruk bir mutluluk veriyor.
Bitmeyen bir filmin ortasında, Cennet bahçelerinde
zannederdim kendimi. Bir de dalgaların sesi vardı,
bütün yorgunluğuyla kumsalı ve kayaları döven ve beni
bu derin uykudan uyandırıp bir başka rüyaya sürükleyen.
|
Dalgaların
kıyıları o güzel sesiyle ve köpükleriyle yoğurması, kumsalda
izler bırakıp tekrar heybetle gelmesi için çekilmesi ve
tabi ki martı seslerinin bu büyülü atmosfere eşlik etmesi
çok sesli bir koronun görünümünü bende canlandırırdı.

Bıldırcın
denizden sabaha karşı gelerek bu ağlara çarpar
ve ağın altındaki kısma düşer
|
Denizden gelecek bıldırcınları
yakalamak için kurulan ağlar iki direk arasına
gerilir

Ağların
başında eski bir dost Fot.
Ali Rıza Gültekin
|
Aya
Nikola tarafında bıldırcın ağlarının kurulduğu düzlükler
|
Az
kalsın unutuyordum, bu koronun bir başka önemli
üyesi daha vardı. Gır gır sesleriyle senfoniye renk
katan balıkçı tekneleri, kayıklar. Onlar bu büyülü
dünyanın bitmeyen umutlarının aktörleriydiler, rızıkları
için sabahın erken saatlerinde Karadeniz’in derin
maviliklerine atmışlardı kendilerini…
Bütün
bunları şimdi düşünmenin bile buruk hazzını yaşarken,
dalga sesleri arasında kaybolan çocukluğumu arıyorum.
Kendimi çok bahtiyar addediyorum, böylesi güzel
bir mekânda doğmaktan ve böyle güzel insanlarla
bu Cennet mekânı paylaşmaktan.
Bütün
bunlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçerken
bu büyülü atmosferi ağa çarpan bir bıldırcın bozuyor.
Refleks olarak hemen torbalamayı kaldırıyorum, eğer
bıldırcın torbalamanın içerisinde ise yakalanmış
demektir. Hemen „Baba, Baba“ diye bağırıyorum, bir
büyük heyecan ile torbalamanın ucunu direkteki çiviye
geçirip hep birlikte dikkatlice bıldırcının ağdaki
yerine doğru dikkatlice gidiyoruz. Garibim halâ
ne olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da kaçabilmek
için çırpınıp duruyor, pıtır pıtır kalbinin attığını
duyuyoruz, biz de kaçırmamak için gayret sarfediyoruz.
Tüm bu mücadelenin galibi her zaman olduğu gibi
insanoğlu oluyor.
|
Bıldırcın
dikkatlice ağdan alınıp tahtalamanın içerisine konulup,
orada muhafaza edilirdi. Tabi zafer kazanmış bir komutan
edasıyla ikinci bir av için torbalama ipinin başına geçilirdi.
Bıldırcın avcılarında bir gelenek vardı : Bıldırcın eğer
gelirken ya da kaçarken görülürse öteki avcılar tetikte
olsun diye haberdar edilirdi ve şöyle bağırılırdı; "avardi
dere, avardi yamandi, avardi calamarka" gibi. Böyle
bir ses duyduğumuzda pür dikkat bekler, bir taraftan da
bıldırcının geliş istikametini kestirmeye çalışırdık.
Çoğu zaman deniz üzerinden gelirdi, bazen de sürü halinde,
çok eskilerde büyük sürüler halinde gelip ağlara çarpıp
, ağları yırttıklarını bir masal edasıyla avcılar anlatırlardı.
Ben öyle büyük sürülere tanık olmadım hiç, ama bir seferinde
7 tanenin bizim ağımıza çarptığını hatırlıyorum, ki bunlardan
3 - 4 tanesini biz yakalamıştık. Zamanla diğer kuş ve
canlılarda olduğu gibi bıldırcın sayılarında da bayağı
azalmalar oldu. Şimdilerde durum nedir bilmiyorum, ama
oldukça azaldığını tahmin ediyorum. Bıldırcını geliş istikameti
ve ağın neresine çarptığı ve torbalamayı kullananın tecrübesi
bıldırcının yakalanmasında çok önemlidir. Bizler genel
itibariyle başarılı birer avcı idik, gelen pek kolay kaçamazdı
bizden.
 |
|
Aya
Nikola'dan önce bıldırcın ağlarının kurulduğu yükselti
|
Güneş
doğduktan sonra belki 2 saat kadar beklenir, artık av
zamanının geçtiğine kanaat getirilip, tekrar özenle çer
çöpün içerisine girmesine izin verilmeden ağlar toplanırdı
ki gece geldiğimizde püsür olmuş bir ağla karşılaşmamak
için ve av yerlerinden ayrılınırdı. Genellikle kuyumcu
Ergün Amca ile eş zamanlı ağlar toplanırdı ve beraberce
eve dönülürdü. Bazen onun arabasıyla tabi. O zamanlar
arabaya binmek bizim için büyük eğlence, çoğu zaman da
yaya olarak yakın olsun diye Çakırtepe istikametinden
eve dönülürdü. Fındık bahçeleri arasından geçerken tahtalamadaki
bıldırcınları seyretme ayrı bir zevk kaynağıydı bizim
için.
| Güneş
doğduktan sonra belki 2 saat kadar beklenir, artık
av zamanının geçtiğine kanaat getirilip, tekrar özenle
çer çöpün içerisine girmesine izin verilmeden ağlar
toplanırdı ki gece geldiğimizde püsür olmuş bir ağla
karşılaşmamak için ve av yerlerinden ayrılınırdı.
Genellikle kuyumcu Ergün Amca ile eş zamanlı ağlar
toplanırdı ve beraberce eve dönülürdü. Bazen onun
arabasıyla tabi. O zamanlar arabaya binmek bizim için
büyük eğlence, çoğu zaman da yaya olarak yakın olsun
diye Çakırtepe istikametinden eve dönülürdü. Fındık
bahçeleri arasından geçerken tahtalamadaki bıldırcınları
seyretme ayrı bir zevk kaynağıydı bizim için. |
Bıldırcın
avı direklerinin kurulduğu tepecik
|
Eğer
hafta sonu değilse eve gelir gelmez üzerimizi değiştirir,
okul önlüklerimizi giyer, hemen sevgili annemin hazırladığı
kahvaltılardan apar topar atıştırıp okula yetişirdik.
Eğer öğlenci isek zaten sorun yok, doğru uyumak için yatağa.
Biraz uyuyup kendimize geldikten sonra tahtalamadaki bıldırcınları
okul harçlığımızı çıkarmak için satmaya çarşıya giderdik.
Tahtalamadaki bıldırcınları gören esnaf bizimle pazarlığa
tutuşurdu. Biz de babamızın verdiği sınırlar içerisinde
bıldırcınları satardık, kimi zaman istediğimiz fiyata
kimi zaman da aşağısına, ticaret bu ya. 75 lira, 100 lira,
125 lira tutturabildiğine.
Bütün bunlar olup biterdi de benim zihnimde sabah deniz
kenarında yaşadığım, dalga, deniz, martı, balıkçı kayıkları,
güneşin doğum anı hiç bitmezdi: sahilden denize baka baka
yürürken "acaba yarın sabah yine bu manzarayla karşılaşacak
mıyım?" diye düşünürdüm.
Bütün bir ümidimle ben şimdi dalgalar arasında kaybolan
çocukluğumu arıyorum, ama bulamadım. Bulan varsa bana
söylesin.
*Elâzığ
Emniyet Müdürlüğü - Emniyet Âmiri
Makale:
http://members.lycos.co.uk/unzile/bildircin.htm
adresinden alınmıştır.
Fotoğraflar : Y.Karaduman (2005)
|