
Nerede başlayıp, nerede bitireceğimi tam kestiremediğim
bir yazı bu. Tam olarak ne bir haber, ne bir makale,
ne de bir anı yazısı ama kesin olan bir şey varsa
o da duyguların aklın önünde yol aldığı bir yazı.
Bu nedenle hem muhtemel okuyucudan hem de yayınlamak
inceliğinde bulunursa, site sahibinden özür dileyerek
başlamak istiyorum.
Günün
mükemmel bir akşama devrilmekte olduğu saatlerde
Garipler Adası’nda (Aynikola) olmak için yola
çıktığımızda; güne dair izlenimlerimi yazıya dökmek
geçmiyor değildi içimden ama ne yazacağım konusunda
pek de kararlı değildim doğrusu.
Önceliği
bir ay kadar önce ilk kez gördüğümde dehşete kapıldığım
-abarttığım düşünülebilir ama “dehşet “ sözcüğü
duygularımın tam karşılığıdır - Çamlığın bittiği
noktadan başlayan ve yer yer Garipler Adası’ na
doğru uzanan nitelemekte ve adını koymakta zorlandığım
o “çirkin” duvara vermeyi tasarlıyordum.

Çirkin
duvardan bir görüntü
|
Amacım
biraz da o duvarı fotoğraflamak ve yazıya ekleyerek,
ilgili ve duyarlı insanları bilgilendirmekti.
Gerçi artık konu kamuoyuna mal olmuştu ve duyarlı
insanlar yazılarıyla, uyarı ve eleştirileriyle
ilgililerin dikkatini çekmeyi başarmıştı. İlgilenenler
internet ortamında da bu konudaki – en azından
yerel basında çıkan haberlere ulaşarak- gelişmeleri
izleyebilirler. Ancak yinelemekte yarar var, bu
yapılanın ne gezi bandı oluşturmakla, ne de başka
bir gerekçeyle açıklanabilir bir yanı olmadığı
kanısındayım.
Bu konudaki son kararı fotoğrafları izleyen okuyucuya
bırakıyorum.
Lütfen
duyarsız kalmayın, olumlu ya da olumsuz eleştirilerinizi
iki satırla Ünye Belediyesi’ ni web sitesine iletin.
 |
 |
|
Duvarların çeşitli açılardan çekilmiş görüntüleri
|
*
Bu yazı burada bitebilirdi aslında ancak gönlüm
bir türlü razı olmadı. İlk gençlik çağlarımızın
geçtiği yerlerdi buralar, bir zamanlar “çömlek”
fırınlarının dizildiği – kaç taneydi anımsamıyorum
şimdi- ve çayırın yüzüne tuğla kalıplarından boşaltılan
tuğlaların sıralandığı yerlerdi. Feneraltı-Beşler-Çamlık
Kayası-Garipler Adası güzergâhındaki yüzme rotasının
bittiği ve sahilden tekrar Feneraltı’ na yüründüğü
yerler. Şimdi yan yana dizili evlerden ya da yazlık
konutlardan oluşan bir yapı zinciri bölgenin tamamını
kaplamış durumda; bu kaçınılmazdı belki ama daha
estetik, sahil çizgisi ile daha uyumlu da mı olamazdı?
*
Tam da bu soruları sorarken kendime, sahil bandındaki
son bir-iki parselde ( Radar Gazinosu’ nun hemen
bitişiğinde ) çayırın yüzüne sanki inadına yayılan;
eski günlerden tanıdık bir
dost,
duvarları da, yapıları da unutturuverdi
Çocukluğumuzda
uğraşır didinir söker, soğanını Dondurmacı Topçu’
ya satar, harçlık yapardık. Tel örgüyü geçip,
çayırın yüzüne uzandım ve fotoğrafladım onları.
Hey! Yeni yetmeler. Siz hiç gerçek salep ve sütle
yapılan bir dondurma yediniz mi? Yiyemedinizse
çok şey kaçırdınız, inanın.
 |
 |
|
Garipler
Adası’nın üzerinde günbatımı
|
Gün akşama kavuşmak üzere, güneş bir hayli alçaldı. Bir
an önce kapağı Necmi Abi’ nin oraya atıp, günbatımını
eşimle akşam kahvelerimizi içerken karşılamak
niyetindeyiz. Bu arada ben ha babam deklanşöre
basıyorum. Bu dijital makineleri icat edenlerden
Allah razı olsun!
Bir yandan
kahveleri yudumlarken – ben çayı tercih ediyorum-
bir yandan da giderek kızıllaşın ve çamların ardından
batan güneşin yerkürede bıraktığı muhteşem izdüşümü
izliyoruz.
* Derken biri fotoğraf makinesinin ekranına giriyor.
Uzaktalar, patpatlarını duyamıyoruz ama belli
ki balıktan dönüyorlar. Sonra bi tane, bi tane
daha. Biri dümende, biri başaltında. Hadi söyleyin
bakalım ne gelir aklınıza. Önce Türk dilinin büyük
ustası Nazım gelir. Onun Kuvvayı Milliye Destanı
gelir. Laz Takaları gelir.
...
Ve çok uzak,
çok uzaklardaki İstanbul limanında,
gecenin bu geç vakitlerinde,
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları
:
hürriyet ve ümit,
su ve rüzgârdılar.
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan
beri vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı,
üç tondan on tona kadardılar
ve lâkin yelkenlerinin altında
fındık ve tütün getirip
şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
saman kayıklarının fenerlerini
peşlerinde bırakıp
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden
akıp
küçük,
kurnaz
ve mağrur
gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlarında insanları vardı
ki
bunlar
uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
* Ya sonra …
Sonra Karaoğlan gelir.
Bu satırların
yazıldığı saatlerde hala yaşam savaşı veren Şair,
Siyaset Adamı ve doğrultu tutarlılığı ve inandıklarından
ödün vermeyen kişiliği ile Bülent Ecevit gelir.
O’ nu övebilir ya da yerebilirsiniz ama, O’ nun
“Takalar” şiirini, bu denizlerin çocuğuysanız
illaki seversiniz
“takalar geçiyor allı yeşilli
takalar geçiyor dümenleri Lazlı
takalar geçiyor en nazlı
yelkenlilerden de güzel
güvenli sularda işsiz dönenen
gezi yelkenlilerinden çok duyarak denizi
takalar geçiyor enginlere
yamalı göğsünü gere gere
takalar geçiyor yükle yürekle
takalar geçiyor emekle dolu
günlük güneşlik kıyılardan kopmuş
denizlerde Anadolu
kıyılar kadın olmuş
açılır gider erkeği
takalar takalar toprağın
denizde çarpan yüreği”
“Takalar toprağın
denizde çarpan yüreği”, onların patpatlarını duyabiliyorsanız
eğer, bu betimlemeye şapka çıkarırsınız.
* Gün geceye döndü bile. Yunus Emre’ ye kadar
kaldırımda eşlik eden dostlar da çıktı nasılsa.
Derdimiz hep aynı. Yitip gidenleri yerine koyamama
kaygısı ortak payda. Söyleşmekle, söylenmek arasında
gidip geliyoruz.
Yunus Emre’ de çay molası. Bunun özlemini çeken ne çok
dost, arkadaş var büyük kentlerde koşuşturan.
Şu harika icatla bir poz daha çeksek, çıkar mı acaba?
Biraz daha imrendirsek dostları!
* Hocanım’a uyup evin yolunu mu tutmalı, yoksa iskelede
balık tutmaya çabalayanları şöyle bir kolaçan
mı etmeli. – Nerde iskelede üçüncü direkte tutulan
barbunlar ve yemi gavur etti diye cezalandırılan
mezgitler. - Sahi, iskele başında saatlerce dudaklarının
kenarında her daim duran cıgarasıyla heykel gibi
kıpırdamadan oturan ve sadece kefale olta atan
o a yaşlı adamı nasıl unutursunuz?
Şansımızı bir de iskelede deneyelim, bu son poz. Ne çıkarsa
bahtınıza.
Sabırla okudunuzsa eğer ne mutlu yazana!
Saygılarımla…
Murat
YILMAZ
Eğitimci
muryilmaz52@gmail.com
Fotoğraflar:
Murat Yılmaz Ünye.Mayıs.2006