Pek çok güzel şey gibi, çocukluğumuzun güzel bir rüyası olan Eski Camii de yıllar önce hayatımızdan çıktı. Şimdi, o mabedin gıcırdayan tahtaları üzerinde secdeye varmış hangi arkadaşıma sorsam, orada dedelerden kalan bir havayı teneffüs ettiğini hatırlıyor; o mübarek mescidi, benim hissettiğim gibi, çocukluğunun en saf rüyası biliyor, hüzünle yâd ediyor. Yerine yapılan Büyük Camii de elbette mabet olmak bakımından mübarek ve tazime layıktır, fakat onda Eski Cami’nin eskilerden kalma ruhu yok. İnsan, çatısı altında dedelerinin, atalarının namaz kıldığı bir mabedi niçin yıkar? Eski olduğu için mi? Halbuki, tam da bunun için yaşatmak icap etmez mi? Çok daha az masrafla o cami restore edilse, böylece hem memleketimizin uzun zamandır Müslüman diyarı olduğu gösteren bir nişane ayakta kalsa, hem de dedelerimizin namaz kıldığı bir mabette bugün biz de namaz kılma imkanına sahip olsak fena mı olurdu? Ünye’de bir çok insanın babası, annesi, dedesi ve ninesi ahiret yolculuğuna o camiden çıkmamış mıydı? 93 muhacirlerinin, Çanakkale kahramanlarının, İstiklal Savaşı gazilerinin alnını secdeye koyduğu mabetten ne istemiştik de yıkmıştık? Bunların hiç hatırası yok muydu?Ecdâd yadigârı Eski Cami’nin yıkılmış olması, bizdeki köksüzlük hevesinin somut bir ifadesidir. Ve öyle sanıyorum ki, Eski Cami’nin yıkılmasına memnun olan Ünyeliler’in bilinç altında bir şeylerden kurtulma arzusu vardı. Şehrin görünmez fakat en önemli unsuru olan, ruhundan! 

Ünye’de Şehir Kompozisyonu
Geleneksel medeniyetlerin hepsinde şehirlerin merkezinde mabed bulunur. Bütün yollar o mabede çıkar, şehrin ruhunu o bina temsil eder. Roma şehirleri bir pagan tapınağının, Hıristiyan şehirleri abidevî bir kilisenin, İslam şehri de bir Cuma mescidinin etrafında gelişirdi. Müslümanlar için model Hz. Pegamber’in Medine’siydi ve nitekim ilk İslam şehri Mescid-i Nebevî etrafında gelişmişti. İslam şehirciliği içinde, Osmanlı şehirleri de kendine mahsus bir karakter taşımakla birlikte bulundukları coğrafyaya göre şekil almışlardı. Edirne, Bursa, Manisa, Amasya vs. bu hususiyeti güzel aksettiren şehirlerdir. Osmanlı şehir tipleri içinde, sahil kasabalarının ayrı bir prototipi olduğunu görürüz. Boğaziçi’nin bugün her biri bir şehri andıran köylerinden Marmara, Ege ve Karadeniz’in kıyı kasabalarına kadar bu prototipin izlerini sürebiliriz. Eski zamanların Ünye’si de, Karadeniz sahilinde bu tip bir kompozisyonu bütün unsurlarıyla taşıyan nadir yerlerdendi. Ünye’nin, bu kompozisyonu nasıl yansıttığını daha kolay anlatabilmek için, Osmanlı kıyılarında yer alan herhangi bir sahil kasabasının vazgeçilmez unsurlarını sayalım:

 

 

 

 

Deniz ulaşımını sağlayan bir iskele

İskeleye yakın merkezî bir cami

Onun hemen yanında bir çarşı

 

Çarşı etrafında belli zamanlarda kurulan bir pazar

Pazarı ve iskeleyi iç bölgelere bağlayan bir şose yolu

İskeleye yakın bir kahvehane

 

  

 

Büyük bir çınar

Çeşme

Hamam

 

 

       

                                                                                                                                              

Kasabada veya çevresinde bir içme su kaynağı

Şehir merkezini çevreleyen eşraf evleri 

Kasabanın arka kısımlarında Müslüman ve Hıristiyan mahalleleri

Şehir dışındaki tepelerin birinde bir evliya türbesi

 

Ünye, böyle bir şehir kompozisyonu içinde yüzyıllar yaşamış, kendisine bağlı köyler ve nahiyeler ile geleneksel üretim-tüketim ilişkisini devam ettirmişti. Bu durum, Türkiye’nin 1950’lerde başlayan ekonomik ve sosyal değişimine kadar büyük ölçüde devam etti. Seksenden sonraki yozlaşma süreci ise bu unsurların kendi arsındaki ilişkiyi büsbütün ortadan kaldırdı. Bu süreci engellemek de mümkün değildi. Zira, bütün dünyada görüle gelen bir durumdu. Bu, halen devam eden bir kapitalistleşme dönemiydi. Bu süreçte üreterek zenginleşen Kayseri, Antep, Konya, Denizli hatta Çorum gibi Anadolu şehirleri de vardır; Erzurum, Sivas, Trabzon gibi eski önemini yitiren şehirler de… Anadolu’nun büyük kısmında ise, Ünye’de olduğu gibi, yıkılan hayat biçiminin yerine bir şey konamamıştır. Eski gitmiştir, yeni dönemin getirdiği ise sadece yeni tüketim anlayışıdır. Bu tüketim anlayışı, yiyeceklerimizden evlerimizi tefrişe, seyahat alışkanlıklarımızdan hastalıklarımıza kadar her şeyimizi ve tabii göze hemen çarpan bir şekilde binalarımızı değişmiştir. Ünye’de Eski Cami’nin yıkılıp yerine yenisinin inşa edilmesi de kanımca bu sürecin somut bir ifadesi olmuştur.                                                            

                                                                

Bu dönemde bütün Türkiye, dedesinden kalan antika bakır kapları alüminyum tencerelerle değiştirdi. Aynı şekilde, camilerden beş yüzyıllık antika halılar toplandı, eskileri alan dolandırıcılar naylon halıları serip ortadan kayboldu. El yazması kitaplar eskicilere satıldı. Ahşap evler yakıldı… vs. Taşınabilen eski eşyalar Avrupa’daki antikacıların yolunu tuta dursun, kıymetini bilemediği bütün değerlerini bit pazarında satan Türk Milleti de, kendini taksitle çelik tencere almaya, beyaz eşya dizmeye ve her yere beton dökmeye adadı. Hala aynı süreç devam ediyor. İflah olmaz beton tutkumuz, koskoca Türkiye’de elli yıllık geçmişi olan bir mahalle bile bırakmadı.

 

İnsan bunu kabul edemiyor. Geçmişine karşı bu kadar kayıtsız başka bir millet var mıdır? Sormadan edemiyor. Aynı süreçte sözde dindarlık, muhafazakarlık ve milliyetçiliğin siyasal olarak yükselişi de nasıl izah edilir bilemiyorum. Demek ki, “Bir şeyin hakikati kaybolunca adı yayılır.” dedikleri doğruymuş.

 

Eski Cami’nin Mimarı

Artık kalabalık şehirler gibi, Ünye’de de gelenekten beslenen bir hayat yok; büyük küçüğü, küçük büyüğü tanımıyor, her şey maddileşiyor. Ünye’ye her gelişimde, şehrin ruhundan daha çok şeyin kaybolduğunu görüyorum. Ve ne yazık ki, İstanbul’un varoşlarına benzetiyorum. Geçmiş duygusunun olmadığı, sefil maddi çıkarlar dışında kimsenin kimseyle insanî bir münasebetinin bulunmadığı İstanbul’un hastalıklı varoşlarına.

 

 

Ünye nasıl bu hale geldi?  diye düşünmek boşuna, bütün Türkiye bu hale geldi çünkü. Fakat Ünye için sembolik bir milat aradığım zaman, bana Eski Cami’nin yıkılışı en anlamlı tarih gibi görünüyor. Çünkü, yıkılanın yerine yapılan camiye bakınca zihniyet değişiminin ipuçlarını bulmak mümkün: Uzun çifte minare, ağaçsız avlu, çini taklidi fayanslar, makineden çıkma süslemeler, mermerle kaplı dış cephe ve yerden yükseltilerek alt katı dükkanlara ayrılmış bir kütle… Türkiye’yi doğudan batıya ve kuzeyden güneye gezseniz, her yerde hatta köylerde bile bununla aynı tip beton cami kütleleriyle karşılaşırsınız. Halbuki bizim Eski Cami’mizin bir benzerine Karadeniz sahili dışında rastlayamazdınız.

 

Şimdiki Büyük Camii, mimari açıdan eskisinin çok gerisindedir. Bir mimarî eser çok farklı açılardan incelenebilir: Estetiği, çevresiyle uyumu, gelenekle irtibatı, kullanımda sağladığı kolaylık, insan ve mekan ilişkisindeki orijinalitesi gibi… Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Eski Camii, dikkatli gözlere her açıdan şimdikinden üstün görünür.

 

Bir kere Eski Camii, çevresiyle uyumlu, sokakla barışık bir mabetti. Bulunduğu meydana kendi rengini veriyordu. Onu çevreleyen caddelerden kim geçerse geçsin, cami, ona varlığını hissettiriyordu. Çünkü insan seviyesindeydi, yüksek değildi. Şimdi Büyük Cami’yi çevreleyen caddelerden geçip gidenler camiyi fark etmez. Sokakta yürürken eğer kafanızı kaldırıp bakmazsanız sıra sıra dükkanlardan başka bir şey göremezsiniz. İnsan seviyesinden yükselterek hayatın dışına attığımız bu mabede girmek için bir çok merdiven çıkmak zorunda kalırsınız. Bu tecrit edilmişlik, mimarî açıdan başarısızlıktır ve dinimizi hayat dışına atmanın belki bilinçli belki bilinçsiz bir ifadesidir. Nitekim Büyük Cami bugün, namaz vakitleri dışında yaşamayan bir bina halindedir. Eski Cami’nin şadırvanından çocuklar su içer, hatta avlusunda oyun oynarlardı. Cami, etrafındaki esnafa kadar çevredeki havaya kendi rengini verirdi. Şimdi bunlar yok. Büyük Cami, şehrin hayatından koptu. Caminin avlusuyla sokak arasında hiçbir ilişki kalmadı.    

Yeni cami başka açıdan

 

Eski Cami, coğrafyasıyla da uyumluydu, Karadeniz’e özgü mimarî bir tarzı vardı. Tıpkı eski evlerimiz gibi ahşaptı ve kiremitle örtülüydü. Şimdi bizde bir kubbe çılgınlığı var. Köy camilerini bile kubbeli yapmaya bayılıyoruz. Yanına uzun minareler de kondurursak bu iş tamam zannediyoruz. Kubbe ve minare elbette cami mimarisinin güzel unsurlarıdır. Bu iki unsuru Osmanlılar kadar estetize ederek kullanabilen başka bir mimarî gelenek de yoktur. Fakat, Osmanlı mimarları bunları kullanırken bir ölçüye, bir geleneğe yaslanarak yapıyorlardı ve tenasübe azamî dikkat gösteriyorlardı. Bir köy mescidi, bir mahalle camisi inşa ederken kubbe yerine çatıyı tercih ederlerdi. İstanbul içindeki mahalle mescidlerinin bir çoğu, Boğaziçi köylerindeki pek çok camiler hep çatıyla örtülmüş yapılardır. Mesela, Emirgan’daki Abdülahamid-i Evvel ve Kadıköy’deki Osman Ağa Camileri bunun güzel örnekleridir. Şimdi biz çatıyı küçük görüyoruz. Cami yapacaksak illa kubbe ile örtmeli zannediyoruz. Sanıyorum, Eski Cami’yi yıkmak için uğraşanların böyle bir fikri de vardı.

 

Eski Cami, bütün maddi unsurlarıyla da Ünye’ye aitti. Temel taşları, tahtaları, kiremitleri ve her şeyi Ünye’nin taşından, toprağından ve ağaçlarından yapılmıştı. Yeni yapılan camide bunların belki hiçbiri Ünye’ye ait değil. Taşın toprağın bir anlamı olmadığını düşünenler olabilir. Fakat Yunus Emre hassasiyetinden birazcık olsun nasibiniz varsa ağacın, taşın ve toprağın da size söylediği bir şeyler vardır. Her zerre kendince zikreder çünkü. Tıpkı Yunus Emre’yle konuşan su değirmeni gibi:

 

Beni bir dağda buldular, kolum kanadım kırdılar

Dolaba layık gördüler, onun için inilerim

Dülügerler beni yondu, her âzam yerine kondu

Bu iniltim Hak’tan geldi, onun için inilerim

Ben bir dağın ağacıyım, ne tatlıyım ne acıyım

Ben Mevlâ’ya duâcıyım, onun için inilerim

 

Ne hazin, ne hazindir ki, bu güzel mısraların sahibi Yunus Emre’nin yüzyıllarca basit ama asil bir ahşap sandukayla korunan kabri de bizden kutulamadı. Ünye’nin Şehnûs’u, üstüne türbe diye dökülen tonlarca betonun altında kaldı. Vah halimize ki, evliyamızı bile soğuk ve bir o kadar çirkin mermer yığınına mahkum ettik.

 

Halbuki, Eski Cami’nin adını bile bilmediğimiz mimarı veya ustabaşısı, o eseri vücuda getirirken, farkında bile olmaksızın Yunus Emre hassasiyetine sahip bir medeniyetin çocuğu olarak hareket etmişti. Denilebilir ki, bizim Eski Cami’nin mimarı, bütün bir Ünye’ydi. İnsanı, taşı, toprağı ve ağacıyla bütün Ünye. Kim bilir, üzerinde namaz kıldığımız döşeme tahtaları hangi köyün hangi ormanından kimlerin emeğiyle gelmişti? Kiremitlerinin çamurunu kimler karmıştı? Minaresini kim örmüştü? Yıkmak ne kolay… Hiç düşünmedik ki, o eseri bize kadar bırakanlar ne şartlarda ve ne aşkla çalışmışlardı. Yıktık…  O camide kimler ne namazlar kılmış, kimlerin cenazeleri kalkmış, kaç Ramazan mukabele okunmuş, yaşlı gözleriyle Allah’a yalvaran hangimizin dedesiymiş… Düşünmedik, yıktık! Yerine beton

dökmek için.

 

                                               

Müezzinsiz Minareler

Seksenli yıllardan sonra minare de, millî bir takıntımız haline geldi. Zannediyoruz ki, bir caminin minaresi ne kadar uzun olursa, cami de o kadar güzel olur. Halbuki Osmanlı camilerinde minareler daima yapı ile uyumluydu. Minareler binadan bir miktar yüksek olur, caminin boyunu kat kat aşan yükseklikte minare yapılmazdı. Yapılamadığından değil, yakışmadığından yapılmazdı. Şimdi biz, küçücük bir köy camisine kırk metre uzunluğunda minare dikmeyi bir şey zannediyoruz. Ve tabii komik oluyoruz. Bir de, iki minare yapma hastalığımız var. Osmanlı’da ancak padişah ailesinden kişilerin yaptırdığı camilere iki veya dört minare yapılabilirdi. Bunlar özel statülü eserlerdi ve böyle eserlere selatîn camii denirdi. Her selatîn  camii iki minareli olacak diye bir kaide de yoktu.

 

Eski Caminin yerine yapılan yeni cami

 

Bugün bütün Anadolu’da görülen uzun minare dikme faaliyeti, İslam Dünyası’yla ortak en güzel bir geleneğimizi de öldürdü. Artık müezzinler minarelere çıkmaz, istese de çıkamaz oldu. Çıkılamayan minareler yapmayı marifet sayan bizler, mikrofonu da keşfettik. Ve tabii, bu aleti ezanın ve minarenin ruhuna aykırı olarak kullanmakta gecikmedik. Şehirlerde sesi çok açılmış hoparlörler bir ezan kakafonisi doğurunca da, Diyanet teşkilatımız İslam tarihinde eşine rastlanmayan bir tarzda bazı camilerden ezanı kaldırdı. Ne kadar teessüf edilecek durumdur ki, Ünyeliler bu yeniliği hemen benimsediler. Epeyce zamandır Ünye’de ezan Büyük Cami’den okunuyor. Diğer camilerin minarelerine ezan sesi kablolar vasıtasıyla naklediliyor. Vah vah… İnsan, bu hale de düşecek miydik? demeden edemiyor. Hangi cür’et camilerden ezanı kaldırabiliyor? İnsanın havsalası almıyor. Demek, teknik imkanlar en kuvvetli dini gelenekleri bile değiştirirmiş. Merkezi sistemle ezan okumak diye bir şey İslam kültüründe düşünülebilir mi? Filhakika ezan sünnettir, hiç okunmasa da olur. Fakat, ezan şeâir-i İslamiye’den olmakla belki namazdan da öte toplumsal bir mana kazanmıştır. Bir memleketin dar’ül İslam olmaklığının temsilî bir ifadesidir. Ayrıca insan kendi başına dahi namaz kılsa, ezan okuması sünnettir. Hal böyleyken, Ünye’de merkezî ezan diye bir garabettir gidiyor. Ünye bu kadar mı sahipsiz? Tabii camilerden ezan okunması terk edilince, sâlânın da kalkması mukadderdi, o da gerçekleşti. Şimdi, sormazlar mı bize: Madem ezan okunmayacak, sâlâ verilmeyecekti bu kadar yüksek yüksek minareleri niçin yaptınız?

Olacak şey midir, bir şehri Müslüman yapan en güzel adetlerin birer birer Müslümanlar eliyle kaldırılması? Bizim medeniyetimizde ölüm de hayatın içindedir, ölümü güzel bir davete dönüştüren sâlâ da. Çocukluğumda sâlâ okununca evlerin penceresi açılır, Rabbinin katına kimin çıkacağını, müezzin efendiler sanki öteden gelen bir sesle haber verirdi. Yaşlılar, benim sâlâmı filanca versin, diye vasiyet ederdi. Demek artık herkes için mukadder olan ölüme de bir saygımız kalmamış. Ahiret yolculuğumuzdan müminleri haberdar etme işini, belediyenin cızırtılı ilan servisine havale edenlerin bilinç altında ölümden de kurtulmak var mı acaba?

Şimdi, vakit kaybetmeden yapılması gereken şey bellidir: Birbirine yakın camilerde okunan ezanların kimisi çıplak sesle, kimisi sesi fazla açılmayan mikrofonla  devam etmelidir. Aynı usul sâlâya da getirilmelidir. Yeni yapılacak camilerin minarelerine de tahdit getirilmelidir. Bu iş -eğer mimar demeye layık bir mimar kalmışsa- mimarlara bırakılmalıdır. Camilerimiz, el emeği göz nuru eşyalar ile tezyin edilmeli, plastik levhalardan, çini taklidi fayanslardan kaçınılmalıdır. Madem ki, cami mutlak hakikate inanların ibadet mekanıdır, o zaman, orası için kullanılan her şey hakikî olmalıdır!

Bu kadar dert yandık yanmasına ya… Asıl mesele, bizde bir hakikat kalıp kalmadığı değil midir? Acaba diyorum, Eski Cami’yi biz yıkmadık da, o mu bizi terk edip gitti!

 

Yusuf Ziya BAŞBAY