Yazdan kalma bir öğleden sonrasında iftarı Eyüp'te, Eyüp Sultan'da yapmak için yola çıkıyoruz, hafta sonu ve havanın da güzel olası nedeniyle trafik hayli kalabalık. Haliç köprüsünde inerek sizler için Eyüp'ün bu güze görüntülerini çekiyoruz.

Fotoğraflarda; Haliç,ağaçlar içinde Eyüp camisi,Eyüp mezarlıkları (yeşil ve beyaz kısım),solda beyaz taşlı mezarlığın üs tarafında Fransız yazar Pierre Loti'nin yaşadığı müze-cafe görülmektedir. Mavi çatılı ve önünde çadırlar bulunan kiremit renkli bina ramazan eğlencelerininin yapıldığı "Feshane" dir. Burası Osmanlı'nın fes fabrikasıydı,


Padişah Abdülmecid'in fermanıyla ordunun fes ve aba ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştu, (Aptülmecid son Osmanlı Padişahı Vahdettin'in babasıdır.şapka devrimine kadar fes ihtiyacını bu fabrika karşılardı, restore edilerek halkın hizmetine sunuldu, içinde Ramazan dolayısı ile içinde resteurant, konser salonları ve çeşitli hediyelik eşya satan standlar vardır. Feshane'nin önünden Eyüp'ün içine giren yolda araç trafiği görülmektedir,öndeki yeşil alan ise çocuk eğlence parkıdır,karşıdaki yoğun binaların bulunduğu yer ise Gaziosmanpaşa semtidir.


E y ü p "K o s m i d i o n"

Bizanslıların "Kosmidion" dedikleri Eyüp 17. yüzyıldan sonra kalabalıklaşmaya başladı. İslami yaşam türü geleneklerinin ağır bastığı Eyüp'te Hristiyan cemaatleri deyaşamışlardır. İstanbul'un dinsel merkezi olarak ün yapan Eyüp, yoğurdu, oyuncak imalathaneleri, piknik alanları, yalıları, köşkleri ve tekke yapıları ile meşhurdu. Eyüp'ün tahtadan imal edilen oyuncakları, topraktan yapılmış dümbelekleri öten küçük su ibrikleri "Eyüp oyuncakları" diye anılırdı. Yakın yıllara kadar bu özelliğini korudu Eyüp Tahtadan kılıçlar,kamışlardan yapılan tüfekler, el arabaları başka oyuncakları olmayan o zaman çocuklarının rüyalarını süslerdi. Her güzel şey gibi onlarda kayboldu gitti.






 

Yetmişli yıllarda İstanbul'a geldiğim zaman yaşım bu oyuncaklarla oynama zamanını geçmişti fakat oynayan çocukları görmüştüm. Bu oyuncaklardan en ünlüsü yanlarından sıkılınca ipte perende atan tahtadan cambazdı.

Kahve fincanları, bardakları ve kahvehaneleri de ünlüydü Eyüp'ün. Haliçten çıkartılan çamurlu toprak kullanılarak seramik,testi çömlek üreten atölyeler vardı, bu çamur seramik yapmaya çok elverişliydi, pişince tatlı kırmızı bir renk alırdı. Eyüp, ticari çeşitliliği İle de adından söz edilen bir yerdi.

Adını, Peygamberimizin yakın dostu,ordularının sancağını taşımış ve O'nu evinde misafir etmiş bir Sahabi'den alan Eyüp, cami, türbe, mezar, çeşme,anıtmezar gibi birçok eşsiz tarihi ve kültürel eserlerle doludur,adeta açık hava müzesi ve tarih arşivi gibidir. Burası Osmanlı'nın mezarlıklar kenti idi, Eyüp Sultan'a yakın olarak gömülmek arzusunda olanların türbe ve mezarları bütün düzlük yamaç ve tepeleri doldurdu,yeşillikler içindeki mezarlar ve mezar taşlarında hat ve taş süsleme sanatının şahaser örnekleri görülür.

Mezarlıklar arasındaki taş yollarda tarihin içinde geçmek dinlendirir insanı. 19. yüzyılda Eyüp'ü gezen bir yabancı yazar; "Başka hiçbir yerde ölüm tasvirini güzelleştiren Müslüman sanatı bu kadar zerafetle gözler önüne serilemez, şahane bir güzelliğe sahip bir mezar şehridir Eyüp" diye yazmıştır.

Eyüp'e girmeden, Bizans surlarının Haliç'e köşe yaptığı Ayvansaray bölümünde bir çok sahabi mezarı vardır,bunlardan en önemlisi peygamberimizin süt kardeşinin surların dibindeki mezarıdır. Hz. Peygamberi gören,O'na iman edip arkadaşlık yapan O'nunla aynı yıllarda yaşamış. O'nu görmüş, konuşmuş kimselere "Sahabi" denirdi,sahabiler seçkin bir nesildi, Allah Kur'an-ı Kerim'de onları övmüş, peygamber de kendilerine saygılı davranılması konusunda tavsiyede bulunmuştur. Eyüp Sultan'da bunlardan biridir.

Asıl adı Halid Bin Zeyd'dir sonradan Ebu Eyyüb el Ensari adını almıştır, Türkler kendisine Eyüp Sultan demişlerdir. Hz. Eyüp 620 tarihinde hanımı Ümmü ile Müslüman olmuş, peygamberle birlikte Medineye göç etmiş, hayatta bulunduğu müddetçe yanından ayrılmamış, birlikte Bedir,Uhud ve Hendek savaşlarına katılmış,Mekke'nin fethinde bulunmuş, bu savaşlarda peygamberin sancağını taşımıştır.

Bugün, kara surlarının Haliç surları ile köşe yaptığı semtin adı Ayvansaray'dır çoğunlukla surların iç tarafında duvara yakın yerlerdeki türbe ve mezarlarında birçok sahabi oduğu gibi, İstanbul'un başka yerlerinde de sahabi mezarları ve enteresan hikayeleri vardır, sizleri sıkmamak için bu konuyu başka bir zaman başka bir başlık altında anlatmak üzere
Eyüp Sultan'a geri dönelim.

İstanbul'a Neden Geldiler?
Yıl 669, Hicri 49
Emevi orduları İstanbul yolunda

Hz. Peygamberin vefatından 37 sene sonra Emevi orduları İstanbul'u fethetmek için Arabistan'dan yola çıktılar, ilerlemiş yaşına rağmen Hz. Eyüp ve birçok sahabi Muaviye'nin ordusu ile birlikte İstanbul önlerine geldiler.Hz. Eyüp'ün katıldığı bu son seferdi o, Medine'den binlerce kilometre uzaklıktaki bu kuşatmaya katıldığı zaman 80yaşındaydı.



Büyük bir savunmayla karşılaşan Arap orduları, İstanbul önünde birçok şehit
vererek kuşatmayı kaldırıp şehitlerini burada bırakarak ülkelerine geri döndüler İşte, surların dibindeki bu mezarlar, Emevi ordularının 669 yılında gerçekleştirdiği Bizans kuşatmasında şehit olan insanlardı, bunların içinde.peygamberimizin süt kardeşi de vardı.

Hz. Eyüp'te bu şehit olanlar arasındaydı, kuşatma esnasında hastalanarak yatağa düşmüş, durumu ağırlaşmış bir vasiyetinin olup olmadığı sorulduğunda, surlara en yakın bir yere gömülmeyi istediğini söylemişti.Kuşatmanın sonuna doğru vefat etti, vasiyeti aynen yerine getirildi ve cenazesi bugün türbesinin bulunduğu yer gömüldü.

Bizans İmparatoru IV. Kostantin bu muazzam bir asker topluluğu tarafından yapılan muhteşem cenaze törenini surlardan hayretle izlemişti. Hz. Eyüp'ün kabri Bizanslılar döneminde varlığını korudu.Zaman zaman burayı ziyaret ediyorlar kuraklık zamanlarında yağmur duası yapıyorlardı mezarın başında, bazı hastalıkların şifası için bile gelenler vardı. Türklerin yüzyıllar boyu bu mezardan haberi olmadı. Asırlar sonra mezar ortadan kayboldu, ancak muhit ziyaret mahalli olmaya devam etti. Bazı kaynaklar İstanbul'un fethine kadar Bizanslıların burayı ziyaret ettiğini yazarla


Sekiz yüz sene sonra

Hz. Eyüp'ün vefatından 800 sene sonra 1453 yılının bahar aylarında (6 Nisan) Sultan II. Mehmet (Fatih) önderliğindeki Türk orduları İstanbul'u kuşattı . Fatih Sultan Mehmet,Hz. Eyüp'ün kendisinden 800 sene önce buraya geldiğin,burada şehit düştüğünü ve kabrinin buralarda olduğunu biliyordu.

Fetihten sonra hocası Akşemsettin'e kabrin nerde olabileceğini sordu, Akşemsettin parmağını uzatarak bulunduğu tepeden aşağıdaki Eyüp semtini gösterdi, birlikte işaret edilen yere geldiler, hocası burayı bir gece önce rüyasında görmüştü,mezarın bulunduğu nokta tayin ve tespit edild, baş ve ayak uçlarına Akşemsettin tarafından birer çınar fidanı dikilerek mezarın yeri sabitlendi.

Fatih Sultan Mehmet hocasının tespitinden emin olmak için bir gece çınar fidanlarını yerlerinden söküp 7-8 metre ileriye diktirtti,ertesi günü mezar yerinin kazılması için gelindiğinde Akşemsettin çınar fidanları ile ilgilenmeyip ilk belirlediği noktayı işaret etti, fakat çınarlar yerlerinde kaldılar.

Bu konuda anlatılanlar çok çeşitlidir; bazı kaynaklar toprağın beş-altı metre derinlikte kazılarak,üzerinde Hz. Eyüp'ün adının yazılı olduğu mezar taşlarının bulunduğunu, mezarın açıldığını, cesedin çürümeyip aynen kaldığını, büyük bir kalabalık ve ülema topluluğunun önünde Fatih Sultan Mehmet''in duygulanıp diz çökerek ellerini ellerini yüzüne kapayıp ağladığını yazarlar. Aynı kaynaklar cesedin mezardan çıkartılıp yerleri değiştirilen 7-8 metre ilerideki çınar fidanlarının bulunduğu yerde tekrar düzenlenip cenaze nqmazı kılınarak kabrine konulduğunu naklederler.

552 yıllık çınar
552 yıl sonra bugün


Fatih Sultan Mehmet'in, mezarın baş ve ayak uçlarından söküp 7-8 metre ileriye diktiği iki çınar ağacı aynı yerinde yüzyıllardır kaldı. Fotoğraflarda görülen cami avlusunda cami ile türbe arasında demir parmaklıklar içindeki yılların yorgunluğuna , yarı yan yatmış bu iri gövdeli ulu çınar baş ve ayak uçlarından sökülüp buraya alınan fidanlardan baş ucundakidir, ayak ucundaki ise yılların yorgunluğuna dayanamayıp 1915 yıllarında kurumuştur.

Kabrin bulunmasından hemen sonra Fatih Sultan Mehmet buraya bir türbe yapılmasını emretti, türbe o günden buyana Müslümanların Kabe'den sonraki en kutsal inanç merkezlerinden biri oldu. Türbe orijinal haliyle pek fazla değişikliğe uğramadan günümüze kadar geldi,mimarı bilinmemektedir. Sekiz köşeli plan üzerine oturtulan türbe binasının tam ortasında Hz. Eyüp'ün kabrinin üstünde, ahşap sandukası bulunmaktadır.

Sandukanın üzeri siyah atlastan yapılmış bir örtü ile kaplıdır,bu örtü Sultan İkinci Mahmut tarafından konulmuştur. Sandukanın etrafındaki gümüş şebekeyi Üçüncü Selim, sedef kakmalı kapı ise bir marangoz olan Sultan Apdülhamit tarafından yapılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet Eyüp Sultan Türbesi'ni yaptırdıktan beş yıl sonra 1458 yılında Eyüp Sultan Camisi'ni yaptırdı, camiye ilave olarak, bir medrese,bir hamam, bir imaret birde Çeşme inşa edildi. Sadece hamam ve türbe günümüze kadar gelmiştir. Cami 1766 Yılında depremden büyük zarar görmüş, tamamen yıkılarak 1800 yılında bugünkü cami hizmete açılmıştır. 1823 yılında minarelere yıldırım isabet ederek yıkılmıştır. Bugünkü minareler o yıla aittir.

Yıl 2005
Bir Ramazan Akşamı


Eyüp Belediyesi, bu ibadet ayında iftarlarını bu kutsal mekanda açmak, Hz. Eyüp'ün kabrini de ziyaret ederek manevi huzur ve mutluluğu tatmak isteyen İstanbullu ve Türkiye'nin çeşitli yerlerinden gelmiş insanlar için kolaylıklar sağlamış, çevre düzenlemeleri yapmıştır.

İftardan sonra Feshane Fuar Kongre ve Kültür Merekezinde, Hacivat-Karagöz, ip cambazı, Nasrettin Hoca, Keloğlan, İbiş ve meddah gösterileri ile kültür ve sanat tarihimizden örnekler sunulmaktadır.

Belediyenin meydandaki iftar çadırında Kanal 7 canlı iftar programı yapmaktadır. Verilen bilgilere göre her akşam 4000 kişiye iftar yemeği dağıtılmaktadır. Çadırdan dağıtılan iftar paketlerini alan veya yemeklerini evlerinde hazırlayıp beraberlerinde getiren insanlar yerlere serdikleri halı ve kilimler üzerine yayarak oruçlarını açmakta,
böylece Eyüp Sultan'da iftar etmenin manevi hazzını yaşamaktadırlar.


Kaynaklar:
- Dr .Mehmet Efendioğlu (Eyüp Belediyesi yayınları)
- Haldun Hürel (İstanbul'u geziyorum gözlerim açık) Dharma Yayınevi 2004

www.unyeses.net
Ekim, 2005 İstanbul

Fotoğraflar ve metin : Yaşar Karaduman