Güneşin denizden doğup denizden battığı Ünye, sahip olduğu doğa değerleri ile de en büyük övgüyü hakeder.
Koyun, Kalabozu (Kalebozuğu) mevkiinden başlayıp Burunucu’nu dönerek Aynıgola (Ayanikola) Kilisesi Öreni’ne kadar uzanan falez ( Yalıyar) 1-2 metre yükseklikten başlayarak inişli çıkışlı 15-20 metre yüksekliklere ulaşarak bölgeyi çevreler.

Karadeniz Sahil Yolu, Burunucu’na kadar olan bölümünü bozup değiştirmeden önce, falez en yüksek konumuna burada ulaşır, sonra aynı yükseklikle Fener yanına varırdı.

Feneraltı dediğimiz oluşum, Falez’in burasının taş ocağı olarak kullanımından sonra bugünkü haline gelmiştir. Haznedar Sarayı’nın surları ve ek binaları buradan çıkarılan taşlarla inşa edilmiştir.

Feneraltı mevkii ile doğusunda kalan Burunucu’na kadar uzanan aralıktaki falez harika oluşumlar sergiler. Fokfok Havuzu ile Fega Mağarası buradadır.

 

 

     

 

              

 

      Üstte Fokfok’tan iki fotoğraf

     Alta Fok balıklarının yaşadığı ve yavruladığı mağara FEGA nın girişi    

 

 

 

Deniz kayaların altından açtığı bir kanalla iki kaya kütlesi arasındaki boşluğu doldurmuş, doğal ama küçücük bir havuz oluşturmuştur. Havuzda yüzen cesur gençler dibe dalarak hayli derinde ve uzun olan bu kanalı geçer öteki tarafta açık denize ulaşmayı başarırlardı. Bu gençler, Fokfok’un kat kat yükselen kenarındaki kayalardan havuza düşmeyip, karşı taraftaki kayaya çarparak parçalanmayı göze alıp dalışlar yaparlardı. Hele Fokfok’un 3. katı dediğimiz en yüksek ve havuza en uzak kısmından balıklama dalmak çok büyük cesaret ve hüner işidir.

Şaşılası bir gerçek var ki, burada hiçbir kaza olmamış, kanal geçişi sırasında da boğulup kalan olduğu duyulmamıştır.

 

Fokfok’un içinde, deniz seviyesindeki kayalar saçaklı mantar görünümünde oyulmuş durumdaydı. Her dalga saçak altındaki oyuntuyu doldurunca burada sıkışan hava patlayarak fokurdar. Arda arda gelen dalgalarla patlayan hava Fok Fok Fok diye ses salardı çevreye.

 

Bu ad ne zaman, kimler tarafından verilmiştir, kimse bilmez. Ancak dilleri ne olursa olsun buralara binlerce yıl önce iskan eden insanlar tarafından verilmiş olduğu düşünülebilir. Çünkü isim dalgaların çıkardığı sesin duyumundan çıkan bir isimdi.

 

Fokfok kendisine uzak, yakın tüm Ünye gençliğinin yüzmek için seçtiği tek doğal havuzdur. Fokfok’un 10 metre doğusunda, falezde, gene dalgaların oyduğu bir mağara vardır. Oraya da Fega adı verilmiştir. Bu ad, Fokların mekanı olmasından kinaye bir addır. Bu ad Türkçe’dir, bize aittir. 

 

 

      

 


 

  

       Üstteki fotoğrafta Fokların yaşadığı mağaranın FEGANIN dıştan görünüşü

                                              ve Fega havuzu.

                   Alltaki fotoğrafta ise FEGA’nın içi ve kumsalı görülmektedir.

 

 

Fega’nın içinde deniz, mağaranın yarısına kadar uzanır. Diğer yarısı kumsaldır. Foklar (Akdeniz Fok’u) bu kumsalda dinlenir, çiftleşir, doğururlardı.

                  

Şimdi 70 yaş üzerinde olan tüm Ünyeliler’in görüp bildiği foklar, Fokfok’un tenha olduğu saatlerde Fega’nın 50-60 metre önünde birdenbire su yüzeyinde belirirler. Tedirgin, kuşkulu, son derece yavaş hareketlerle yüzerek hiç dalmadan yaklaşır, Fega’ya girerlerdi. Akdeniz Fokları belgesellerde gördüğümüz çeşitli foklardan daha küçük, ama kocaman güzel kara gözlü, beyaz seyrek bıyıklarıyla daha sevimli yaratıklardı. Bazen, Fokfok’un kalabalık olduğu saatlerde göründüklerinde uzun süre oldukları yerde dururlar, adeta izin isterlerdi Fega’ya girmek için. Duyarlı ve sevgi dolu gençler hemen kayaların arkalarına saklanarak ortalıktan yok olurlar, foka izin verirlerdi. Sonra da hep birlikte Fega’nın girişine gelirler, bağırıp çağırarak onları yakından görmek için ürkütürlerdi. Fokların insanlara zarar vermesi söz konusu olmamasına rağmen gençler gene de korkarlardı 

 

 

   

 

 

      

   Fega’dan ve Fokfoktan Feneraltı sivritaşa bakış.
   Alta Fega’dan Dikilitaş’a bakış, Dikilitaş ve Fokfok.


Foklar diye çoğullaştırarak anlatışım, Karadeniz’de pek çok fok olduğunu bildiğimdendir.  Ama ben hep tek fok gördüm. İki ya da üç kez arkadaşlarımla Fega’ya girdiğimde, kumsaldaki fokun daha biz tam olarak içeri girmeden büyük bir telaş ve gürültü ile ve bize sürünerek yanımızdan geçip denize dalışını seyrettim. Yüreğim gümbürdeyerek…

 

İçeride fok olmadığı zamanlarda Fega’ya sayısını bilemeyeceğim kadar çok girdim. Ama her girişimde fokun kumsala çıkarken ve denize dönerken bıraktığı yüzgeç izlerini hep gördüm. Şunu da belirtmem gerekir. Bu izler hep bir tek fokun izleri idi.

 

Fega bizim denizimizde yaşayan foklardan sadece birinin evi miydi? Eşiyle burada çiftleşip, sonra onu kovar mıydı? Acaba erkek miydi? Yoksa dişi mi? Bu soruların hiç birini, hiç birimiz bilemedik.    

 

             
  

         Feneraltı Sivritaş

     

         Foklar Fega’da 1950’li yıllardan sonra görünmediler. Çünkü bir takım silahlı gençler su yüzünde gördükleri fokları hedef alarak vurmaya başladılar. Sırf silah kullanmaktaki ustalıklarını göstermek için. Bir fokun bu şekilde öldürülüşüne tanıklığım var.  Birkaç arkadaşım da başka fokların öldürülüşünü görmüşler. Bu acımasız ve anlamsız düşmanlık, fokları Ünye’ye küstürdü. Karadeniz’in başka falezlerindeki başka fegalara göçtüler.

Pek çoğu balıkçı ağlarında balık hırsızlığı yaparken ağlara takılıp boğuldular, ya da avcılar tarafından kendilerine rakip oldukları için öldürüldüler. Yok oluşa bir başka sebep de denizimizdeki balık azalması idi. Beslenme güçlükleri ve karaya çıkma zorunluluğu yüzünden uğradıkları felaketler eklenince bir bir yok oldular.

 

2003 yılında bir gazete haberinde Karadeniz’de 3 tane fok kaldığını öğrendim. Bu haberden 1 yıl sonra da bir arkadaşım Tilla Çay Bahçesi  yakınındaki kayaya çıkmaya çalışan bir su samuru gördüğünü söyledi. Benim Karadeniz de su samuru olamadığı hakkındaki bilgim kesindi. İçime tarifsiz bir sevinç doldu. Sevgili fokumuz Fega’daki evine dönmüş olmalıydı.

 

Haftalarca Falez’in en yüksek yerinden denizi gözledim. Ama onu hiç göremedim.

 

 

 

            Balık Kartalları

                

 

 


 
Ünye’nin doğusunda Tacülbatbey İşhanı’nın yanından bugünkü limana kadar olan 5 km’lik alanda, 50’li yıllarda deniz doldurularak yapılan Karadeniz Sahil Yolu’nun yok ettiği, öyle bir muhteşem kumsalımız vardı ki..  Bu 5 km’lik kumsalın eni bazı yerlerinde 200 metreyi geçiyordu.

 

 

           

 

          Ünye’nin 1935 yılında Fotoğraf Sanatçısı Ahmet Şen tarafından çekilmiş bir fotoğrafı

                           Bugün yok olan kumsal tüm haşmetiyle görülmektedir.

 

 

Liman’ın yanından Cevizdere, onun 2 km batısında Lahna Deresi, Ünye’nin hemen doğusundan da Tabakhane Deresi kumsalı yararak denize ulaşıyordu. Deniz, Cevizdere’nin debisi fazla olduğundan önünü kum setiyle kapatamıyordu, ama öteki 2 derenin suyu azdı. Bu yüzden denize ulaştıkları yer sık sık kapanıyordu. Bu nedenle dereler de bazen sağ, bazen sol tarafa dönerek menderesler çiziyor, kumsalın bazı noktalarından kendilerine yol açarak bir şekilde denize ulaşıyorlardı.

 

 

Kumsal her zaman ıssız ve sessizdi. Kıyıda  ya da tatlı suda havyar döken balıkların yumurtlama mevsimindeki çırpıntılarda ( Dalgaların kırılıp köpürerek ıslattığı alan) yerden yükseklikleri 80cm’ye ulaşan devasa büyüklükte kuşlar beliriyordu. Çelik gibi sert bakışlı, denize dönük kıpırtısız duran, koyu kahverenkli kuşlardı bunlar. Kimi vakit onlarcası, kimi vakit daha azı dere ağızlarına yakın meydana gelen çırpıntıya konar denize bakarlardı.

Biz onlara doğan derdik. Yüzmek için oralara gittiğimizde yanlarına yaklaşamazdık. Böyle büyük kuşların çocuk kapıp uçurdukları, sonra da parçalayıp yedikleri hakkında çok masal dinlemiştik çünkü. Kalabalık gittiğimizde bile onlar sanki bizden korkmamışlar da rahatsız olmuşlar gibi, yavaşça çöker 2 metreye ulaşan şahane kanatlarını açar havalanırlardı. Kondukları yerde bıraktıkları pençe izlerini dalgalar silmeden koşar ölçerdik. Bu izlerin yetişkin bir erkeğin parmakları açılmış eli büyüklüğünde olduğunu söyleyebilirim.

 

 

          

 

Bir gün, çırpıntıda duran doğanları seyrederken havadaki bir başkasının Tabakhane Deresi’nin ağzına pike yaptığını gördüm hayretle. Tekerleklerini indirmiş bir uçak gibi bacaklarını göğsüne doğru uzatmış, pençeleri açık büyük bir hızla deniz yüzeyine indi. Sol pençesi ile suya vurdu. Ve hemen havalandı. Yumulmuş tırnakları arasında yarım metre kadar olduğunu sandığım bir balık vardı. Balığın cinsini tanıyamadım. O zamanlar denizimizde bu irilikte kefaller, levrekler, kötekler (Aklevrek), mavruşgiller ve bunların hepsinden daha bol 30-40 cm boyunda istavritler vardı. Evet 30-4- cm irilikte istavritler, bugünkülerle kıyaslanamayacak kadar iri. Bu kocaman istavritler oluklu kiremitlerin içinde fırına verilirdi. Bir tanesi iki adamı doyuracak irilikte istavritlerdi bunlar.

 

Daha sonraları bu kocaman balıkları, denizden koparıp kaldıran kuşların, doğan değil de Anadolu’da yaşayan yırtıcıların en büyüğü olan Balık Kartalı olduğunu öğrendim.

Havyar dökmek için, ya da yunuslardan kaçarak kıyıya gelen balıkları avlayan harika kartallara bir zaman sonra ortakçılar türedi. Bunlar balıkçılardı. Kartallara balık getiren yunuslar, bu sıralarda balıkçıların hedefi oldular. Avcılar piyade tüfekleri ile denize açılıyorlar, dost canlısı sevimli yunusları vuruyorlar, Ünye’ye getirip kumsalımızda 5-7 cm kalınlığındaki yağ deposu derilerini yüzüyorlar, varillerde kaynatıp eritiyorlar, sıvı yağı sanayide dericilere satıyorlardı.

 

 Kumsala atılan yüzülmüş yunusların çürüyen leşlerinden ve varillerde kaynayan yağlı derilerden öylesine iğrenç bir koku yayılıyordu ki, Ünye’yi yaşanılamaz bir yer haline getiriyordu. Sahilimizi tekneleri ile birlikte balıkçılar istila etmişti. Kumsalımız önce balıkçılar sonra da yol yapımı yüzünden yok olunca, soylu balık kartallar bir anda yersiz yurtsuz kaldılar. Gittikçe seyrekleştiler, sadece havada görünür oldular. Sonra da foklar gibi küstüler Ünye’ye,  bizi terk ettiler

 

        

 

Ben yıllarca nerede olduklarını soruşturdum. Ünye’den Trabzon’a kadar olan sahilde, kartalların konup avlanabileceği büyüklükte içinden ırmak akan ıssız bir kumsal yoktu. Terme-Çarşamba-Sinop’a kadar olan sahilde kartalları tanıyan bir kişi bile çıkmadı.

 

Tam kırk yıl ben onları özlemle anlattım durdum. Sonra, bir gün Ankara’ya giderken Sungurlu’ya gelmeden önce Delicesu kıyısında çok tanıdık çok soylu bir duruş sergileyen dostlarımdan birini gördüm. Hemen durdum, arabadan indim bir üzüm bağının içinden omcaların arkasına saklana saklana ve sürünerek ona 30 metre kadar yaklaştım. Arkası bana dönük ırmağı gözetliyor olmasına rağmen, geldiğimi sezdi. Başını geri döndürerek çelik gibi bakışlarını gözlerime dikti. Sonra çok bildik bir yavaşlıkla kalkış pozisyonunu aldı. Korkusuz, telaşsız, rahatsız ettiğime sitem edercesine şahane kanatlarını açtı, hafif bir sıçrayışla havalandı. Irmağın karşı yakasına kadar uçtu sonra geniş bir daire çizerek döndü. Biraz alçaldı.. tam üstümden uçarak geçip, gitti.

 

 

     

 

Kanatlarının havayı yırtarken çıkardığı uğultuyla sanki bana veda ediyordu…

 

İRFAN IŞIK

Emekli Öğretmen-Yazar-Araştırmacı