
Memleketimi;
doğup büyüdüğüm yeri, her gün ayağım takılan
taşlarını arşınlayıp bileğimi incittiğim bozuk
yollarını, üzerime sıçrattığım pis sularını,
yağmur yağdığında tıkanan rogarlarını ve etrafa
saçılan lağım sularını, tozunu, sahildeki o
pis kokusunu özledim…
Hiç
aklıma gelir miydi bütün bunları özleyeceğim?
İnsan
bu işte gün geliyor, toprak çekiyor her halde,
hepsini özlüyor. O zamanlar, yaşlıların eski
püskü, ahşap ve her türlü konfordan uzak evlerde
tek başlarına yaşamayı; kaloriferli, çoluk çocuklarının,
torunlarının yanında, her türlü hizmetleri yapılmış
olmasına tercih etmelerini şimdi daha iyi anlıyorum.
Kader
öyle tecelli ediyor demek ki… İşte ben de bunca
yıldır ayrı kaldığım ilçeme, Ünye’me geri dönüyorum,
geri dönüyorum demek belki yanlış olur, ona
yeniden kavuşmaya, kısa bir süreliğine de olsa
kucaklaşmaya gidiyorum.
 |
Az
değil, aradan tam yirmi beş yıl geçmiş.
Bu zaman zarfında gelip gidenlerden bilgi
almama rağmen son zamanlarda pek haber alamaz
olmuştum ata ocağından. Her gün daha fazla
artmaya başlayan arzularımı gerçekleştirmek
üzere hazırlıklarımı yapıyorum: Bir hafta
önce özene bezene seçtiğim, küçük, şirin
bavulumu açıp; üç gömlek, iki pantolon,
birkaç çorap, havlu ve ıvır zıvır ne varsa
içine yerleştirdim. Ön taraftaki küçük cebine
de Ünye’ye ait birkaç hatıra ve resimleri
koyup fermuarları çekerek kilitledim. Bir
an önce oto gara ulaşmalıydım. Gurbet kahrı
çekmeyen bilmez şu anki halimi. |
Bir
an önce bu evden çıkmak istiyordum. Yirmi yıldır
kahrımı çeken mütevazı, küçük evimi Allah’a
emanet edip ayrılıyorum yine gelmek üzere. Ancak
kaderin bizi nereye, neye sürükleyeceğini bilemeyiz.
Kapıya çıktığımda anahtarları cebimden çıkarırken
ellerimin titrediğini, neredeyse heyecandan
dizlerimin bağının çözüleceğini hissettim. Önce
derin bir nefes aldım. Yavaş ve dikkatlice anahtarlıktan
dış kapı anahtarımı seçtim. Kilidin alt ve üst
kilitlerini üç kere çevirdim. Artık emniyete
almıştım evimi. Aslında buna hiç de gerek yoktu;
çünkü evde kayda değer kıymetli bir eşyam da
yoktu. Ama her şeye rağmen kapımı iyice kilitlemeliydim.
Evden
çıktığımda karanlık basmıştı. Ankara’dan Ünye’ye
altı yedi saatte gidiyordu otobüsler. Bu süre
yirmi beş yıldır değişti mi değişmedi mi bilmiyordum.
Nasıl olsa şimdi öğreneceğim.
Acaba
çok değişiklik olmuş mudur, tanıdık arkadaşlara
rastlayabilecek miyim, onlarla karşılaşırsam
nasıl bir manzara ortaya çıkar acaba? Bu durumda
onlara sıkıca sarılmalı, memleketimin sıcaklığını
bütün varlığımla hissetmeliyim. Evet öyle yapmalıyım.
Tanıdık her kim bulursam onu sıkıca kucaklamalıyım.
Çok
da vefasızmışım ben. Bunca yıldır nasıl da gidip
görmemişim memleketimi? Şimdi hangi yüzle sana
geldim, bak seni ne kadar seviyorum, seni özledim,
diyebilirim? Bunda ne kadar inandırıcı olurum?
Bu duygu bütün heyecanımı, hevesimi söndürdü
birden. Ama olsun. Tamam, vefasızlık yapmış
olabilirim ama işte buradayım. Sana geldim ya
sonunda sen ona bak. Bu aynı zamanda hatayı
anlamak anlamına da gelir. Hatayı affetmek büyüklere
yakışır. Sen her zaman büyüktün Ünye…
Ne
zaman taksiye bindim, oto gara geldim, otobüse
bindim fark edemedim. Bu heyecanımı ve hayallerimi
düşünürken yol bitmiş, otobüse binmiştim. Genellikle
yolculukta uyurum. Bir an önce Ünye’ye kavuşmak
düşüncesiyle uyumaya karar verdim. Otobüs hareket
edip gereken hizmetleri yaptıktan sonra uyumaya
çalıştım. Ama nafile. Bir türlü gözüme uyku
girmiyordu. Ne zaman uyumuşum bilmiyorum. Uyandığımda,
Ünye yirmi dört kilometre, yazan levhayı görünce
toparlandım ve koltukta doğruldum. Etrafı incelemeye
başladım. Buralar hiç de tanıdık gelmedi önceleri
bana. Otobanda gidiyorduk. Yol çok da kalabalık
değildi. Her halde sabah olduğu için öyleydi.
Ünye
Levhasını gözler oldum. Ünye on kilometre levhasından
sonra sağ tarafta irili ufaklı evler, siteler,
villalar görmeye başladım. Etrafta büyük bir
sessizlik vardı. Herkes tatlı uykusunda, in
cin top oynuyordu. Ne garip bir durum. Hayat
devam ediyor, dünya dönüyor, yolcular yollarında,
insanlar sıcak yataklarında bütün olup bitenlerden
habersiz tatlı uykularında, nasıl uyuduklarından
ve Ünye’ye çok eski bir dost ve hemşerilerinin
geldiğinden habersiz yatıyorlar…
| Gün
ışımaya başlamıştı oto gara geldiğimde.
O zamanlar bir oto garı yoktu Ünye’nin.
İlk farklılık buydu gözüme çarpan. Çevre
yolu yapılmış, şehrin dışında bir yerde
kurulmuştu oto gar. Çok da güzel olmuş.
Otobüsten indiğimde küçük bavulum elimde
öncelikle etrafı şöyle bir inceledim. Burası
neresiydi? Nereye kurmuşlar oto garı diye
çok dikkat ettim ama bilemedim nerede olduğumu.
Oto garın lavabosuna uğradım. Ellerimi ve
yüzümü iyice yıkayıp kendime geldim. Kafeteryaya
giderek önce bir kahve içtim. Günlük gazetelerden
birkaç tane aldım. Onları gözden geçirdikten
sonra saat dokuza doğru artık şehre gitmeliyim
diye düşündüm. |
 |
Şu
an şehirde hareketlilik başlamış olmalıydı.
Önce nereye gitmeliyim diye düşündüm. Bunun
için bir taksiye binmeli, meydana yakın bir
otel bulmalı ve meydandan şehir gezime başlamalıydım.
Öyle de yaptım. Terminaldeki taksilerden birine
bindim. Yaklaşık beş dakika içinde meydana geldik.
Takside
gelirken etrafı gözlemekten, tanıdık birine
rastlayıp rastlayamamak düşüncesiyle taksiciye
bir şey de sormamıştım. Zaten ne sorabilirdim
ki? Kimsim, kimlerdensin, diye sorabilirdim
belki ama sorup öğrenseydim bu ne işime yarayacaktı?
Genellikle yolculukta konuşmak adetim de değildi.
Taksici beni Kılıç Otelin önünde bıraktı. Kılıç
oteli biliyordum. Ama bu benim tanıdığım Kılıç
Otele hiç benzemiyordu. Eskiye nazaran çok lüks
ve yerleşimi farklıydı. O zaman karşısında Saray
Camii, etrafında evler, Hamidiye Yokuşu ve hükümet
konağı vardı. Bunları göremedim. Taksiden inince
önce etrafı dolaştım. Karşımda küçük Saray Camiyi
görünce neredeyse heyecandan bayılacaktım. Evet
karşımda Saray Camii… Hiç değişmemiş. Taş duvarları
ve ahşap çatısıyla karşımda duruyordu. Peki
ama buradaki evler, hükümet konağına ne olmuştu?
Bu
daha ilk, demek ki daha çok sürprizle karşılaşacağım,
düşüncesiyle önce otelden içeri girip yerimi
ayırttım. Camii tarafından bir oda rica ettim.
Odama çıkıp üzerimi değiştirdim. Bir duş aldıktan
sonra üzerime spor bir şeyler giyerek dışarı
çıktım.
Bütün
bunları sanki otuz kırk yaş heyecanıyla anlatıyorum
ama yaşlıyım, yorgunluğum hareketlerime de yansımış.
Eskisi gibi çok hızlı hareket edemiyorum. Gözlerim
de öyle çok iyi görmüyor, ama dışarıdan bakanlar,
sende daha çok iş var, diyor. Ama ben kendi
durumumun farkındayım. Artık bu vücut bu yükü
taşımıyor. Ünye’ye geleli kendimi çok zinde
hissediyorum. Bu da beni korkutuyor. Bu heyecan
ile koşturmak, her yanı gezip dolaşmak istiyorum.
Bakalım buna sağlığım ne kadar müsaade edecek?
İlk
iş olarak saray Camisinin şadırvanında şöyle
eski günleri yad ederek bir abdest aldım ve
camiye girdim. Ayağımı içeri atar atmaz; bu
camide kıldığım namazları, dedemle birlikte
akşam ve yatsı namazlarına gelişimi, ramazanlarda
mukabele okuyuşumuzu, sakalı şerif ziyaretlerimizi,
… daha pek çok şeyleri hatırlayıp duygulandım.
Öğle namazını cemaatle kıldım. Caminin imamı
iki yıldır burada görevli olan genç bir imam.
Adı Salih. Ünyeliymiş. Ama ben ailesini tanıyamadım.
Çok da güzel bir sesi vardı. Hayran kaldım.
Nasıl olsa gidene kadar daha çok görüşecektik,
camiden çıktım.
Camii
çıkışında her zaman olduğu gibi, sağa yöneldim.
Karşımda koca çınar. Çınar ağacının etrafı düzenlenmiş,
eski taş duvarların üzerine demir parmaklıklar
yapılmış, içeri girmek yasak, levhası konulmuş.
Ağacın dalları tek tek kırılmış, geriye sanki
sadece kökler ve kocaman gövde kalmış.
 |
Çınarın
kuzey tarafındaki binalar yıkılmış yerine
eski Süleyman Paşa sarayını andıran bina
yapılmış, evde oturanlar var. Binaya dışarıdan
bakıldığında sanki saray. Bir müddet bu
binaya baktıktan sonra yıllar önce bunun
olmasını ne kadar arzu ettiğimi düşündüm.
Demek ki benim gibi düşünen insanlar da
varmış. Ama ben hiçbir şey yapamadım. Başkaları
iş yapıyorlar, mücadele ediyorlar, biz terk
edip gittik buralardan. Sonra da uzaktan
uzağa kendi halimizce nostalji yaşamaya
kalktık.Söylenecek, sitem edecek, kızacak
hiçbir haklı yönümüz yok. Burayı çok seven
burada kalır, mücadele ederdi . Evet böyle
düşünüyorum. |
Mahcup,
güney tarafa yöneldim. Sanki meydan genişlemiş.
Deniz tarafında uzun sık çamlar arasında Ziraat
Bankası binası yerinde duruyordu, ama bankanın
karşısında, Saray camii önündeki hükümet konağı
yoktu. Etrafı duvarla çevrili, tarihi bir bina
vardı. Duvarın ortalarında tahta bir kapıdan
insanlar girip çıkıyordu bu tarihi evin bahçesine.
Sahi burada bir de öğretmen evi vardı, sonra
türbe… İşte, şu meydanın ortasında kalmış, ilk
bakışta şadırvan havası olan ve etrafına bir
ferahlık veren çöl ortasındaki yeşilliği andıran,
etrafı estetik bir mimari ile yapılmış türbe.
Öncelikle
şu karşıdaki tarihi binaya uğramalıydım. Buranın
sahibini belki orada görebilir, sohbet edebilirdim.
Çünkü orada bir zamanlar ilk okul arkadaşlarımdan
Hakan oturmakta idi. Sürekli orada oturdular
mı, sattılar mı, yaşıyorlar mı, öldüler mi onu
da bilmiyorum ama bir ihtimal… İlk aklıma gelen
isim. Hayret kolay kolay isim hatırlamam. İçeri
girdim. Şaşırmamak elde değil. Burası müzeye
dönüştürülmüş. Dışarıda bir levha falan da görmemiştim.
Acaba dikkatimden mi kaçmıştı? Olabilir, dışarı
çıkınca bakarım, diyerek binanın içine girdim.
Etrafta çok da dikkatimi çeken bir şey görmedim.
Eski usûl perde, halı, kilim, ev eşyaları, mangal,
sürahi, kap kacak, vs. Yukarı katlara çıkmaya
pek aklım kesmedi. Aslında burayı daha sonra
gezebilirim düşüncesiyle bahçeye geri döndüm.
Bu sefer daha dikkatli bakınca kuyuyu, kuyunun
tepesindeki çıkrığı, etrafında misafirlerin
oturması için yapılmış sedirleri, bu sedirlerde
oturmuş sohbet eden birkaç genci fark ettim.
Eski bir taş değirmeni, birkaç öküz arabası
tekerleği, düven, boyunduruk, etrafta ve duvara
yaslanmış vaziyette duruyordu. Aynı zamanda
bahçede rengarenk çiçekler ve her çeşit gül
bulunmakta, çiçek bahçesi içinde araya serpiştirilmiş
masa ve sandalyeler bulunmakta idi. Çok güzel,
buraya tekrar gelmeli ve biraz kalmalıyım, diye
düşünerek dışarı çıktım.
Tahta
kapıdan dışarı çıktığımda karşımda Ziraat Bankası
binası eski mütevazı haliyle karşımda duruyordu.
Ancak bir fark vardı ki merdiven basamaklarından
sonra bulunan düzlük bölmede masalar ve sandalyeler
bulunmakta, birkaç masada bazı insanlar oturmakta
ve bir şeyler okumakta. Hayret, acaba burası
kafeterya mı olmuş diye düşünürken, binanın
ikinci tat pencerelerinin alt duvarında ışıklı
bir tabelaya gözüm ilişti. Dikkatlice okuyunca
buranın: Ünye Çok Amaçlı Halk Kütüphanesi, olduğunu
gördüm. Bu beni daha da çok heyecanlandırdı.
Adımlarımı sıklaştırarak doğru oraya yürürken
hemen karşımda trafik polisi gibi duran, ferah
türbenin önünde ister istemez durdum. Buranın
eski halini hatırlayınca çok sempatik buldum
türbeyi. Eski aleladelik, bir kenara atılmış,
sahipsiz bir mezar görünümünü terk edip, etrafına
güven veren; her an nöbette bulunan bir asker
edası ve yorgun yolcuların dinlenebileceği bir
ferahlık yeri halini almıştı. Dört tarafında
bulunan ağaçlar ayrı bir güzellik vermişti türbeye,
demir muhafazalıklar dışında. Üç ihlas bir fatihayı
şerif okuduktan sonra geçmişlerime de dua ederek
oradan ayrıldım.
| Merdivenlere
gelmeden, çam ağaçlarının boylarının ne
kadar da çok uzamış olduğunu fark ettim.
Ağır, fakat istekli adımlarla, bir yandan
elimdeki bastona, sol elimle de orta yerde,
benim gibi yaşlıların rahat çıkabilmeleri
için yapılmış olsa gerek, demir korkuluklara
tutunarak merdivenlerden yukarı çıktım.
Düzlükte masalarda kitap okuyup çay ve kahvelerini
yudumlayan gençleri görünce heyecanım bir
kat daha arttı. Ünye’de gençler her fırsatta
okuyorlar demek ki, diye düşündüm. Hem nasıl
olurdu; kütüphane ve kafeterya. Olacak iş
değil. Bu nasıl olurdu? İçeri girdim. İçerisi
de kafeterya idi. Peki burası nasıl kütüphane
olabiliyordu? |
 |
Şaşkınlığımı
gizleyemedim. Etrafta hizmet etmeye çalışan
şık giyimli, önlüklü genç ve güzel bayana buranın
nasıl bir kütüphane olduğunu, kitapların nerede
bulunduğunu sorunca, güzel bayan yüzüme bakarak
tatlı bir tebessümle; bey amca siz buyurun şöyle
oturun, ben size şimdi getiririm kütüphaneyi,
dedi. Ben pek anlamamıştım ne demek istediğini.
O benim kolumdan tutarak bir masaya oturttu.
Aradan çok geçmeden elinde elektronik bir alet
ve bir kitapla yanıma geldi. Masama bunları
koyduktan sonra: Bey amca öncelikle ne yemek
içmek istiyorsunuz onu söyleyin, sonra da hangi
kitabı okumak istiyorsanız şu elinizdeki elektronik
alete yazınız hemen getirelim. Ayrıca şu katalogdan
da seçebilirsiniz istediğiniz kitabı, diyerek
yanımdan ayrıldı. Ben bu olayın şokundan daha
kurtulamadan şaşkın etrafıma bakınmaya başladım.
Bu nasıl olabilir? Etrafta masalarda oturan
her insan sessiz elinde kitap, içeceğini ve
yiyeceğini bitiriyor. Aynı zamanda kitaptan
başını kaldırıp etrafa bile bakmıyorlar. Önce
nerede bulunduğumu, bunun bir rüya olabileceğini
düşündüm. Yok hayır rüya değildi. Kafam iyice
karışmaya başladı. Bu yaşta bu kadar şaşkınlık
beni ürkütüyordu. Sakin olmaya çalışarak kendi
kendime, her türlü yeniliğe, farklılığa ve sürprize
karşı hazırlıklı olmalıyım, diye düşündüm. İstediğim
bir kupa çay idi. Çayı getiren servis elemanı
elektronik aleti nasıl kullanacağımı göstererek
ilk kitabımı birlikte tercih ettik: Öncelikle,
ne tür kitap okumak istediğimizi, sonra bu türden
hangi yazarı tercih ettiğimizi ve daha sonra
da hangi kitabı istiyorsak onu işaretleyerek
tercihimizi yaptık. Bu iş bana eğlenceli de
geldi. Çok geçmeden bir başka görevli kitabı
getirdi masanın üzerine koyarak yanımdan ayrılırken
sordum. Evladım burası kütüphane mi oluyor?
Evet bey amca, dedi delikanlı. Peki buranın
bir müdürü, personeli var mı? Kaç kişi, kimler
diye sorunca o da gülümseyerek: Bey amca biz
burada bir müdür, beş büro elemanı ve on servis
elemanlarıyla hizmet veriyoruz. Dışarısı ve
bu kat servis bölümümüz. Üst katta kitaplar,
büro işleri ve araştırma servisimiz bulunmaktadır.
Herhalde buraya ilk defa geliyor ve yabancı
olmalısınız deyince, evladım buranın müdürü
kim, diye sordum. Erol bey olduğunu öğrenince
…. Erol mu? Evet, dedi büro elemanı. Görebilir
miyim, deyince; tabii, hay hay, buyurun ben
çıkarayım sizi, dedi ve kolumdan tutarak beni
yukarıya, müdürün odasına çıkardı. Müdür odasının
kapısı açıktı ve müdür kitaplara yumulmuş, burnunun
üzerinde tuttuğu gözlüklerinin üzerinden dik
dik baktı uzun süre. O da artık yaşlanmış, benim
gibi o da saçlarını ağartmıştı. Ama hâlâ çalışıyordu.
Eski halini düşünüp tanımaya çalıştım. Hatırladım.
O idi. Tabi o, evet o… Ama o beni tanıyamadı.
Ancak adımı duyunca heyecanlanıp ayağa kalktı.
Masanın hemen önüne gelerek kollarını açıp beni
kucakladı. Ben de onu… Sıkarak kucakladım. Kısa
hasb-ı halden sonra eskilerden ve yenilerden
sohbet ettik.
Kütüphane
hakkında bilgiler aldıktan sonra ona bir zamanlar
nerede, hangi şartlarda hizmet ettiğini, rahatsızlıklarını
hatırlatınca; hiç hatırlatma, neydi o günler…
diyerek daldı.
Ben
aldığım kitabı açıp okuyamadan, ısmarladığım
çayımı bile yudumlamadan, Erol bey’in odasında
sohbete daldık. Yaklaşık bir saat sohbet etmiş,
zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Müsaade
istedim. Daha ne tür yenilikler ve sürprizlerle
karşılaşacağımı da merak ettiğimi söyleyerek
ve akşam otelimde görüşmek üzere kütüphane den
ayrıldım.
Alt
kata kadar çıkardı beni Erol Bey. Dış düzlüğe
çıktığımda biraz durdum ve etrafı iyice gözden
geçirdim. Evet meydan bayağı genişlemiş. Şehir
ferahlamış sanki. Meydanda bir zamanlar karınca
ordusu gibi dolaşan arabalar ve insanlar yoktu.
Etraf sakindi. Araçlar ne insanlar belli bir
düzen içinde hareket ediyorlardı. Anlayacağınız
eski keşmekeş ortadan kalkmış. Eski tarihi bir
bina meydanın kenarında, evet bu Ünye’nin eski
hamamı. Acaba şu anda ne olarak kullanılıyor,
diye geçirdim içimden. Nasıl olsa öğreneceğim.
Eski hamamın sağ tarafından yukarı giden yol
Kadılar Yokuşuna giden yol. Acaba orası şimdi
ne halde? Konak Sineması son viraneliği ile
hâlâ orada mı acaba? Sinemaya benzer bir bina
da gözükmüyor. Sol tarafta belediye binası da
ortadan kaybolmuş, kütüphane koskoca meydanın
ortasında kalmış. Yıllarca üzeri Deniz Kulübü,
altı Cücür Kitabevi olan bina da ortalarda görünmüyor.
Merdivenlerden
yavaş yavaş indim. Sağ tarafa döndüm. Karşımda
çınar ağacı; bu dünyadan elini eteğini çekmiş,
artık hiçbir işe yaramayan, bir an önce ölümü
beklenen bir yaşlı gibi boynu bükük ve sesiz
sedasız bana bakıyordu. Etrafındaki demir parmaklıklar
da buna işaretti zaten. Yanına yaklaşmayın.
Ne olur ne olmaz. Bize bir faydası yok ama belki
bir zararı dokunabilir. Bunca yıllık hatırı
olduğu için onu ortadan kaldıramıyoruz. Mesajları
veriyordu. Zavallı çınar! Kahramanlar ayakta
ölürmüş. Çınar da öyle… Meydana hakim…
Meydan…
Evet, meydandan hiç bahsetmedim. Meydanı gözüm
mü görüyor ki etrafımda gördüğüm bütün bu yenilikler,
değişiklikler ve güzellikler karşısında. Hem
daha meydanın neyini merak ediyorum ki… Anlattıklarım
size meydanın nasıl olduğunu hala anlatmadı
mı? Doğrusu bu konuda bir şey diyemeyeceğim;
çok sade, ferah, düzenli bir meydan. Çınarın
etrafının demir parmaklıklarla kapatılmış olduğunu
daha önce söylemiştim. Sadece çınarın meydan
tarafına yüz – yüz elli metre kare genişliğinde
ve bir, bir buçuk metre yüksekliğinde bir platform,
bu platforma çıkmak için de beş, altı basamaklı
uzun merdivenler yapılmış. Her halde törenlerde
kullanmak için olsa gerek.
Bu
ara meydandaki Atatürk heykeli sökülmüş, yerine
eskisinden daha güzel, kurtuluş savaşı motifleri
bulunan bir zemin üzerinde sancaklar arasında
ayakta, bir elinde Türk bayrağı, bir eliyle
ilerileri işaret eden bir heykel yapılmış.
Heykelin
zemini çiçeklerle çevrili. Bu bölümün üç basamak
altında çelenk sunma törenleri için hazırlanmış
kısa ve etrafı dolaşan bir düzlük bulunmakta.
Heykel bu şekliyle meydanın bir parçası gibi
durmaktadır. Zaten meydan etrafındakilerle bir
bütünlük içinde. Birbirinden kopuk ve ayrı değil.
Sadece
birkaç saat içinde gördüğüm bunca değişiklik
karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Otelime gidip
dinlenmeli miydim yoksa geziye devam mı etmeliydim?
Şaşkın, meydan ortasında, çınarın dibindeki
pistin basamaklarına oturdum.
Hükümet
konağı, Ziraat Bankası, Belediye binası nereye
gitmişti? Öğretmen evi neredeydi? Atatürk Parkının
akıbeti ne olmuştu? Acaba Tabakhane Deresi ıslah
edilmiş miydi? Ünye Niksar yolu ne alemdeydi?
Kale restore edilmiş miydi? Okullar hâlâ kırık
dökük ve sınıflar kalabalık mıydı? Bir zamanlar
oturup edebi sohbetler yaptığımız ve ilk edebi
dergiyi, Sükût’u çıkardığımız yer, Küllük namıyla
andığımız Harun Güneysu’nun çay ocağı ne olmuştu?
Suluhan esnafı yine o eski kültürel faaliyetlerine
devam ediyor muydu? Koskoca bir alan olarak
boşuna duran eski şişelemenin yeri ve etrafındaki
pazara ne oldu? O zaman şehrin içinde kalan
şehir stadı ve kapalı spor salonu, otobüs, minibüs
garajları ne olmuştu?
Kafam
iyice karışmaya başladı. Bunalmaya da başladım.
Hepsi birden teker teker aklıma geliyor ve merak
ediyordum. Sadece şu meydan bu kadar değişmişse
diğer yerler de doğal olarak değişmiştir. Meydanda
Kütüphane dışında resmi bir kurum kalmamış,
o da pek resmi bir hüviyet taşımamakta. O halde
resmi dairelerin bulunduğu bir yer, bir başka
meydan belki de vardır… Yok yok daha fazla düşünmemeliyim.
Karnım acıkmadı mı benim. Acıkmış acıkmış. Şuradan
otele gidip birkaç lokma bir şeyler atıştırayım.
Balkondan şöyle bir temiz deniz havası çekeyim.
Gerisi Allah kerim…
Yahya
Cumhur TAPÇI
03 - 05 . 11 . 2006