|
Unutulmuş
Bahar Çiçekleri

Yalınız bir kız, gelip geçerdi
sokak aralarından.
Yürürken saçları uçuşur savrulurdu.
Yol
boyunca limon dallarında çiçekler açardı,
oysa
bahar gelir geçerdi sokaklardan,
kimse
bilmezdi.
yürek
nihandı, aşk nihandı da
nihan
olan didede aşikâr ‘bir kutlu ızdıraptı’.
Ve
yağmur öyle aşikâr yağardı da köhne sokak lambaları
altından,
bakardın kimseler ıslanmazdı.
kaldırım kenarlarında
limon
çiçeği açan şehirlerim olmadı sonra benim.
Ay
ışığı gümüş kelebekler gibi saçlarıma konmadı.
Bir
gençlik yangınıydı, yandı, yandı.
Kül
etti her şeyi, bir erguvana çevirdi
Bir
bulut nasıl gererse usul usul dolunayı,
bir ahir zaman dilberinin yüzü
de
öylece örtüldü ipek yaşmakla
Baharlar geldi geçti,
saçlarında uçuştu dolunay gölgelerinden
gümüş kelebekler.
Uçuştu gencecik mezarlar ülkesinde.
Bir
gül yangınıydı; yandı, yandı.
Çiçeğe şehir kültürünün bir unsuru olarak bakılır.
Şehir kültürünün; yani yerleşik medeni hitamesi.
Yepyeni b yetin. Bu mânâda Yunus’un ‘sarı çiçeği’
milletimizin asırlar sürmüş göçünün de bir ir medeniyete
ait bir bahar kasidesinin girizgâhı
Sarıçiçek bir bozkır izlenimi bırakıyor bende. Onu
güller, laleler, sümbüller ve karanfiller arasında
düşünemiyorum. O bahçelerin malı değil, o daha çok
hür yamaçlara ait.
Köyde
büyümemizin bir sebebi midir bilmem ama, çiçeklerin
hâlini ve dilini hatta üç beşinin haricinde adlarını,
hususiyetlerini pek bildiğimi söyleyemem. Bütün
bunlar serin bahar yellerinin, en evvel köy çocuklarının
yüreğinde esmediği anlamına da gelmez. Bahar zamanları,
ilk mektebin paydoslarında, kekik kokan dağların-tepelerin
yolunu tutup laleler toplamaya çıktığımızı hatırlıyorum.
Kuzukulağı denilen küçük yapraklı, bugün bile yüzümü
ekşitmeden hatırlayamadığım, ekşi otlardan toplardık
sonra. Bembeyaz yoğurtçuklar, sapsarı leylek çiçekleriyle
bezenirdi dağlar. Lale soğanları kazardık ve saksılara
dikerdik. Kıpkızıl ve en tabiisinden kır laleleriydi;
geride kaldı. Çocukluğumuz gibi.
Sonra Şehirler…
Ardından
büyük şehirlere göçtük; meydanlar, otobüs durakları,
yabancı simalar… Çiçekleri hatırlamıyorum o şehirlerde.
Büyük bulvarlar, beton bloklar ve gürültülere karışan
karanlıklardır hatırladığım ilk gençlik akşamlarında.
Belki üniversite yıllarım bir istisnaydı. Ege’de
dağları zeytin ağaçlarına emanet bir küçük şehirdi.
Neden bilmiyorum ama -gerçekten bilmiyor muyum-,
bir istisnaydı. Genç bir yürek taşıdığımız için
miydi, O genç yüreğin kabuğunu kırdığı için miydi
bir istisnaydı. Bir başka yağmurun altında ıslanmaktı,
bir başka bulutun perdelemesiydi gökyüzünü. Belki
de gizlenmek ve de gizli kalmak o en insanî olduğundan
dolayı idi ki başkaydı. Her şey nihandı; gençlik
nihandı, okul yolu nihandı, yürek nihandı, aşk nihandı
da nihan olan didede aşikâr ‘bir kutlu ızdıraptı’.
Ve yağmur öyle aşikâr yağardı da köhne sokak lambaları
altından, bakardın kimseler ıslanmazdı.
Bir
de yağmurun altında sokaklar olurdu. Kimselerin
geçmediği gece yarısı sokaklarıydı onlar. Yalınız
bir kız, kimselerin kimseciklerin görmediği bir
kız gelip geçerdi sokak aralarından. Yürürken saçları
uçuşurdu öylece her yana. Çiçeğe durmuş portakal
ağaçlarına, ince gül dallarına, sakin yüzlü çocuk
uykularına tutunur savrulurdu saçları. Uzak ay ışıkları
dalgalanırdı yumuşak. Bir gümüş kelebek tufanı olurdu
ay ışıklarından, bir dolunay gölgesi düşerdi sulara.
Yol boyunca limon dallarında çiçekler açardı, kimsenin
geçmediği gece yarılarında. Oysa bahar gelir geçerdi
sokaklardan, ürkek yüreklerden ve kimse, dedim ya,
bilmezdi.
Yeniden çiçekler…
Sonra
bahar çiçekleri: Erguvan, hanımeli, birkaç dal gül.
Sayarsan bir de akasya. Budur benim baharım. Limon
çiçekleri, laleler, krizantemler, mimozalar, reyhanlar
unutuldu çoktan. Kimi çocukluktan, kimi üniversite
sonrasından; ama unutuldu. Bir hatırası bile kalmadı
aşikâr. O yangın kül etti her şeyi. O yangın, o
kıvılcım, o ateş.
Karanlık sokaklarında kaldırım kenarlarında limon
çiçeği açan şehirlerim olmadı sonra benim. Ay ışığı
gümüş kelebekler gibi saçlarıma konmadı. Bir gençlik
yangınıydı, yandı, yandı. Kül etti her şeyi, bir
erguvana çevirdi. İnsanın yüreğini erguvana çeviren
değil miydi bahar denilen; o kızı saçlarından tutuşturan.
Oysa gece yarıları bir hanımeli kokusu değilse dağılan,
nedir Allah aşkına şehir dediğin
Bir
gül bu sokaklara yangınlarda…
Erguvan, hanımeli, birkaç dal gül. Gül hep en sona.
Daha çok zaman ayırmak için midir, onunla iken başka
şeyleri düşünmek istemeyişimizden midir? Kim bilir;
ama en sona. Değil mi ki bizim diyarımızın en güzel
gülleri ay ışığında ve bir nihavent şarkı gibi “yıldızların
altında
Gül
bir yangın, akıllara ziyan. Gül ki kızıl rengi ile
o en karanlıkta nümâyân. Gül ki kan; ‘eğilip arza
muttasıl kanarken’, aşığından da öylece kan uman.
Gül ki ateş; yürek bir mumdan gemiyse eğer, aşk
bir diyardır fatih kumandanları bekleyen. Sonra
gönül, bir sırça saray, gülizarlar içinde. Güldan
bir tahtta ve gülablar içinde sen ki sultansın ey
gül.
Gül,
ey gül; senin ülken ya se fer ya tahammül
Bir
kutlu seferdi. Ve bir yürek kutlu seferlerden göçen
kervanlar ardında kaldı. İşte öylece yandı, yandı.
Tahammülfersa yangınlar içinde, gül mevsimleri içinde
yandı yandı. Hani yangınlar içinde İbrahim’di; hani
dağlar yamacında Ferhat’tı, hani uzak yollarda Kerem’di.
Şimdi karşında yenilmiş ordular gibiyim ey gül.
Baharlarımda hazan, şehirlerimde talan.
Geçti
devrân. Yandı, yandı. Bir bulut nasıl gererse usul
usul dolunayı, bir ahir zaman dilberinin yüzü de
öylece örtüldü ipek yaşmaklara. Sarıldı her tarafı
bembeyaz kumaşlar içine. Gencecik ölümlerle doluverdi
ihtiyar baharlar. Baharlar geldi geçti, saçlarında
uçuştu dolunay gölgelerinden gümüş kelebekler. Uçuştu
gencecik mezarlar ülkesinde. Bir gül yangınıydı;
yandı, yandı.
Fatih
ORDU
http://www.unyem.com/
Yağlıboya
resimler: http://www.neclaperi.com/
Güller:
http://www.manzara.net/
|