|
ARAŞTIRMA
|
Yuvarlak Camlı Kubbeler
Ve
Buharın Büyüsü
|
|
|
"Siyah
kadife üstüne beyaz sim işlemeli
Hamam bohçası vardı anneannemin
Hamama giderken bir gün beraber düzmüştük
Dört yaşında mı idim beş yaşında mı
Gümüş hamam tası
Fildişi beyaz tarağı
Çeyiz sandığından çıkardığı
Hamam kesesi
Beyaz havlusu naftalin kokardı"
Yüreğine
sığdıramadığı özlemini
Çeyiz sandığına sığdırmıştı
En gizemli anıları saklardı sandığında
Açınca hemen koşar başına
İçindeki masal dünyasına dalardım
Düğünde
giydiği şeyleri
Peştamalı eteği beyaz sim işlemeli yeleği
Kenarları iğne oyalı çemberi
Genç kızlığında hazırladığı çeyizleri
Köyünü doldurmuştu sandığa
(Şiirin
devamı makalenin sonunda)
|
1856
yılında karanlık fırtınalı, yağmurlu soğuk bir gece,
Karadeniz’in azgın dalgaları kabardıkça kabarıyor,
yelkenlinin direkleri fırtınadan kırılacakmış gibi
sallanıyordu. “Yelkenleri toplayın”, diye bağırdı
Ali Kaptan, ambarlarda 170 yolcu vardı Rusya’nın
Karadeniz kıyılarından, sürgüne gönderilen Çerkezleri
almışlardı Ünye’ye getiriyorlardı, tayfalar sırılsıklam
olmuşlardı gecenin yarısını geçmişti daha t Ünye’de
olmaya iki saat vardı.
Ünye’de
ise Demirköprü
sahilinde halk yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı,
büyük bir ateş yakılmıştı. davul ve zurnalar hem
Ali Kaptan ve tayfalarını hem de gelenleri
karşılamak için hazırdı. Derya
Hamamı da denizciler için yakılmıştı geceden.
İki saat sonra Ünye’ye yaklaşıldığında deniz sakinleşti,
Ali kaptanın “Gurbet”
isimli iki direkli yelkenlisi sahile yakın demirledi,
yolcular gelirken yanlarına alabildikleri yatak
ve yorganları ile sandallarla sahile boşaltıldılar,
davullar ve zurnalar çalmaya başlamıştı. Ali Kaptan
üç pare top atışıyla Ünye’yi selamladı.
Ünyeliler çalan davul ve zurnalardan ve top atışından
Ali Kaptanın seferden döndüğünü anladılar. Ali kaptan
ve tayfaları davul zurna eşliğinde Ağalar Mahallesindeki
Derya hamamına geldiler. Seferin yorgunluğunu kirini
pasını attıktan sonra sabahın alaca karanlığında
herkes evlerine gitmek üzere daracık sokaklarda
kayboldul. Seferdeyken bir oğlu olmuştu Ali Kaptanın,
adını Veysel koydular.
Yaşar
Argan “İpekyolu” adlı eserinde, (kaptanlar Ünye’ye
her gidiş ve gelişlerinde Ünye’yi top atışı ile
selamlardı, her gemi top atışından anlaşılırdı.)
demektedir. Yaşar Argan’ın gemi dediği,
tek veya iki direkli 15-3o metre uzunluğunda
yelkenlilerdi. Bunlarda korsanlara karşı yelkenliyi
savunmak amacıyla birkaç top bulunurdu.
Ünye
o yıllarda ticaret yolları üzerinde bulunduğundan,
Ermeni ve Rum tüccarların buraya yığılması nedeniyle
bir ticaret merkezi olmuştu. Gelenler yolun verdiği
yorgunluğu ve kiri pası Ünye hamamlarında atarlardı.
1800-1900 yıları arasında Ünye’de dört hatta beş
hamam kayıtlarda yer almaktadır. 1869 Trabzon salnamesinde
Ünye’de beş hamam olduğu yazılıdır. (Trabzon Hicri
1287. Sah.96-97- “Tarih Boyunca Ünye-Osman Doğan
sah.363). (“Salname” ise devlet yıllığı demektir,
araştırmacılar birçok bilgileri bu “Salname” lerden öğrenirler.)
Bu
hamamlar, Çifte Hamam,
Saray Hamamı, Derya Hamamı, kiliseden çevrilen Çarşı
hamamı ve Demirköprü Hamamıdır. İki sene sonra
yayınlanan bir
salnamede ise hamam sayısı dörde düşmüştür. Fikir
adamı ve edebiyatçı Semsettin Sami “Kamusü’l-A’lam”
adlı eserinde 1889 yılında üç hamamdan bahsederken,
Servet-i Fünun dergisi 22 Temmuz 1902 tarihli sayısında
dört hamam vardır der. Kapanan hamam büyük bir ihtimalle
bugünkü Niksar Caddesinin başındaki “Demirköprü Hamamı”dır.
Bugün
ise, bir tek Çarşı
Hamamı zar zor ayakta durmaktadır. Saray Hamamı
ve Çifte Hamam harabe halinde duvarlarında ve kubbelerinde
otlar bitmiştir. Derya
Hamamı ve Demirköprü Hamamı günümüze ulaşamamıştır,
Demirköprü hamamı hakkında ise sadece zayıf rivayet
ve tahminler vardır.
Çifte Hamam
Elimizde
başka fotoğrafı olmayan Çifte Hamamın
Zamana
yenik düşmüş kubbesi
Çifte
hamam bakırcılar arastasının başında (burada eskiden
bakırcılar esnafı yerleşikti bugün bir veya iki
tane kalmıştır.) apartmanların arasında sıkışmış
vaziyettedir. Çift kubbesi görkemlidir, bu nedenle
çifte hamam denilmiştir. Kubbeler belirli bir şekilde
zamana direnmektedir. Fakat hamam genelde zamana
yenik düşmüş, duvarlarında kubbelerinde otlar bitmiştir. Tahminen 1780 yıllarında Rum ahali tarafından
Ermeni ustalara yaptırıldığı tahmin edilmektedir.
Ermeniler o yılarda taş ve duvar işçilinde hamam,
köprü, yol ve saray inşaatlarında ileri idiler.
Çifte hamamın bir özelliği de aynı anda kadınlar
ve erkeklerin birbirlerini görmeden yıkanmaları
idi, kubbenin biri kadınlara biri erkeklere aitti,
kapılar ayrıydı, kimse birbirini görmezdi. Böyle,
erkekler ve kadınlar için bölümleri bulunan hamamlara
çifte
hamam diğerlerine tek hamam denmiştir. Bu hamam kırklı yılarda
faaliyetine son vermiştir.
Eren
Tokgöz’ün yaşlılardan dinlediği bir hikayeden naklettiğine
göre, içeride kasa olarak kullanılan yerin arkasındaki
duvarda altın dolu bir küpün varlığından söz edilmekte
idi. Orta Çarşı caddesi esnaflarından Ermeni vatandaşımız
Karakin
usta bir gece buraya girmiş ve anlatılan altın dolu
küpü bulmaya çalışmış, içeriden gelen su ve insan
sesleri ve gürültüler üzerine korkarak kendini dışarı
zor atmıştı. Bu olaydan sonra ciddi bir rahatsızlık
geçiren Karakin usta, hamamda çarpıldığını söylemiş
ve define aramaktan vazgeçmiştir.
Geçmişte
halk arasında anlatılan bir öyküye göre, genç yaşta
ölen Rum kızı Anastasia’nın gece gelerek bu hamamda
yıkandığına inanırlardı Rumlar. Anastasia düğün
gecesi eski nişanlısı tarafından vurularak öldürülmüştü.
Anastasia’nın beyaz gelinlikle sabaha yakın bir
saatlerde gelerek içeride yıkandığı ve gün ağarmadan
gittiği söylenirdi. Bugün bir harabe halinde zamana
direnen Çifte
Hamamın mimarisi dikdörtgen planlıdır, soğukluk
ve sıcaklık mekanlardan oluşmuştur. Dışta kesme
taşlar kıllanılmıştır. İki büyük kubbesinde aşağıya
ışık veren camlı yuvarlakdelikler vardır ve kubbelerden
biri zamana yenik düşerek delinmiştir.

Saray Camii
|
Saray Hamamı |
Süleyman Paşa meşhur
sarayını
yaptırırken yanına bir çeşme bir cami ve bir de
hamam yaptırmıştı. Bu hamamın, çifte hamamdan 30
yıl kadar sonda yıl kadar sonra 1808 lerde yapıldığı
tahmin edilmektedir. Saray caddesinde, yolun kenarında
bulunan bu hamam, Osmanlı geleneğine uygun olarak
saray, cami, çeşme ve hamam kompleksinin tam olmasa
da bir külliyenin bir parçası olarak, saray halkına
ve saraya gelen misafirlere hizmet vermek için yapılmıştır.
Sarayla ve biraz aşağıdaki Saray Camisi ile birlikte aynı yıllarda yine taş işçiliğinde önde
olan ve saray yapımında çalışan Ermeni mimar ve
işçiler tarafından yapılmıştır.
Saray 1855 yılında rüzgarlı bir gecede mutfağında
çıkan yangın nedeniyle kül olmuş, bugün sadece yapıldığında
denizin vurduğu duvarları kalmıştır.
Yanan Süleymanpaşa Sarayı
Bazı
kaynaklar ve Ünye’li tarihçiler sarayın 1837 yılında,
hatta bazı yerde 1830 yılında yandığını yazmakta
fakat satır sonuna bir soru işareti koymaktadırlar.
Oysa, Faransız yazar Xavier De Hel “Voyage en Turquie et en Perse” adlı eserinde sah. 366-369 da (Tarih Boyunca
Ünye. Osman Doğan) sarayda arkadaşı ressam Jule
Laurens ile misafir edildiğini yazar.
Sarayın
bugün elimizde bulunan iç ve dış çizimleri o yıllarda
sarayda misafir edilmiş bu ressam tarafından çizilerek
günümüze ulaştırılmıştır. Bu nedenle sarayın daha geç tarihlerde 1850-60
yıllarında yanmış olması muhtemeldir.
Sarayın çeşmesinden kalan kısım
Çeşme
ise harabe ve parçalanmış halde durmaktadır. Camiden hamama ve daha yukarılara kadar olan
bölge sağlı sollu saray arazisi sayılırdı, saray
deniz kenarında çınarın dibinden başlar yukarıda
hamamla sona ererdi karşı tarafta ise cami, bitişiğinde
biri bugün hala duran saraya ait ikici derecede
akrabaların oturduğu evler ve saray hizmetkarlarının
kaldıkları binalar ve saray ahırlar vardı. Yangında
sarayla birlikte hizmetkarların kaldığı binalar
ve saray ahırları da yanmıştı.
Prof.
Dr. Sait Kapıcıoğlu “ Kavakdibi Kargası Memo”
adlı kısa hikayesinde huylu saray hanımlarının evde
ölen bir hizmetkardan dolayı o binaya bir daha girmediğini
yazar. Sait Hocanın Kavakdibi
Kargası Memo muhtemelen bu yangını görmüştü,
tarihini biliyordu. Çarşı hamamının kilise mi hamam
mı olduğunu da biliyordu… Saray Hamamı atmışlı yıllara
kadar kullanılmıştır bugün harabe bir haldedir.
Dikdörtgen planlıdır iki gösterişsiz alçak kubbeden
oluşmuş olup kesme taşlardan yapılmıştır. Giriş
yan cephedendir, taş işçiliği Ermeni ustalar nedeniyle
çifte hamamla benzerlik gösterir.
Derya
Hamamı
Seferden
dönen Ünyeli kaptanların ve tayfaların bir bayram
havası içinde karşılanıp, yorgunluklarını ve kir-paslarını
attıkları, bunun yanında Ünye’ye gelen zengin tüccar
ve misafirlerin de yıkandıkları yorgunluk attıkları
Derya Hamamı günümüze ulaşamamıştır. Yazılı ve sözlü belgelerden öğrendiklerimize
göre bu hamam, Ağalar Mahallesi denilen bugünkü
yalıkahvesinde düğün salonu olarak kullanılan kilisenin
yakınlarında idi. Bu hamama, kaptanlar, birinci
derecede tayfalar, Ünye’ye mal almaya gelen Rum
ve Ermeni tüccarlar, zengin yerli halk, eşraf, subay
ve devlet erkanı giderdi. Denizcilik Ünye’de çok
gelişmis bir iş kolu idi, denizciler ve kaptanlar
varlıklı ve saygın insanlardı, hepsinin muhteşem
konakları vardı Canik Sancağında Ünyeli kaptanlar
çok meşhurdular. Yelkenlileri genelde iki direkli
olup yirmi otuz tayfalı yirmi-otuz metre uzunluğunda
on ve yirmi ton arası yük taşıma gücüne sahiptiler. Bunlardan Hanhanoğlu Murtaza Kaptan, Kunduzoğlu
Mehmet Kaptan, Köleoğlu Ali Kaptan, Çuhadaroğlu
Salih Kaptan, Sarıhacızade Emin Kaptan, Hacıabbasoğu
Mehmet Kaptan, Kalyoncuoğlu Hasan Kaptan, Uzun Ali
oğlu dır. Bunlardan bazılarının
soyundan gelenler halen Ünye’de yaşamaktadırlar..
Ünye’nin
son kaptanlarından Yaşar kaptan, makalenin başında,
hikayesinden bir parça aktardığımız Köleoğlu Ali
Kaptanın torunudur.
Ünyeli
kaptanların kullandıkları yelkenliler ve çektirmeler
Ünye’de yapılırdı Ünye bu konuda Karadeniz sahilinde
ileri bir konumdaydı. Derya Hamamından günümüze bu tatlı hatıralardan
başka bir şey kalmamıştır. Ancak buradan iki sokak
ilerde ismi “DERYA SOKAĞI olan dar bir sokak vardır.
Hamamın bu sokakta olması da muhtemeldir.
Çarşı Hamamı
Kilise
olduğu iddia edilen Çarşı Hamamı
Bugün
Ünye’de varlığını
sürdüren tek hamam
“Çarşı Hamamıdır” Mimari tarzıyla bir
hamamdan çok bir kiliseye
benzemektedir.Halk arasında bugüne kadar
aktarıla gelmiş sözlü anlatımlara göre Rum kilisesi
olarak buranın tahminen
1790 yıllarında yapıldığını ve adının Hagia
Minea (Aya Minas)
olduğu söylenmektedir.. İçindeki duvar ve
tavanlarda aziz resimlerinin varlığından uzun zaman
söz edilmiştir.. Ancak bugün bu resimlerden hiçbir
iz yoktur. Tartışmalar bu gün de sürmektedir. Bazilika
türünde inşa edildiği anlaşılan bu yapının hamama
dönüştürülmesi sırasında duvardaki aziz resimlerinin
ve fresklerin birkaç kat badana ile kapatıldığı
söylenmektedir. Bazilika, iç kısmı, ortadaki yüksek, yandakiler
alçak olmak üzere üç salona ayrılmış dikdörtgen
kilise mimarisi demektir. 1820 yıllarında çıkan
bir yangında zarar gören kilise 1835 yılında tamir
edilmiştir.
Hamamın
mimarisi geniş bir avlu ve ona açılan iki hücre
ve dört büyük odadan oluşmuştur. Son zamanlarda
ise buranın kilise olarak inşa edildiği sonradan
bozma ve eklemelerle1900 yıllarında hamama çevrildiği
kesinlik kazanmaktadır. Yine, Eren Tokgöz’ün sözlü
aktarımlardan bize ulaştırdıklarında, kendisinin
bu badananın altında aziz tasvirlerini gördüğünü,
hatta badananın biraz kazındığında fresklerin ortaya
çıktığını söylemektedir. Buranında mimarisi ve taşları
da diğer hamamlarla benzerlik göstermektedir. Bu
da onsekizinci yüzyılda Ermeni taş ustalarının bu
işlerde ileri olduğu anlamına gelmektedir.. Bu hamamda
büyük bir ihtimalle Ermeni ustalar tarafından yapılmıştır.
Yine sözlü anlatımlardan edindiklerimize göre bu
hamamda bir aziz
kurnası vardı,
bu kurna diğerlerinden farklı biçimde yapılmıştı
burada yıkanmanın uğur getireceğine inanılırdı bu
aziz kurnasının hangisi olduğu bilinmemektedir..
Dikkatli bir araştırma ile belki bulunabilir. Bu
ve diğer hamamların kitabeleri günümüze ulaşmadığı
için kesin yapılış tarihleri bilinmemekte, ancak
mimari tarzı ve taşların özelliğinden tahmin edilmektedir.
Demirköprü Hamamı
Varlığından
bahsedilen fakat günümüze ulaşmamış beşinci hamam
ise, 1870 yılarında Ünye-Niksar yolunun açılması
ile hareketlilik kazanan birçok han ve depo konakların
yapıldığı bugünkü Niksar Caddesi başında olması
tamamen bir varsayımdır. Bu hamama ait hiçbir belge
ve bilgi kayıtlarda yoktur. Sadece bir yerde Ünye’de
beş tane hamam olduğu belirtilmektedir.
Burada, sahil kenarında bulunan yük iskelesi,
tüccarların konakladığı hanlar ve depolardan dolayı
bir insan trafiği vardı.
Bu hareketlilik içinde bir de hamam olması
akla yatkın gelmektedir. Bir de bu caddenin başında
yakın zamana kadar bulunan su terazi denilen taştan
bir kulenin bulunması, suyun kaynağı olan Balıkdeğirmeni’ne
yakın ve şehre suyun ilk giriş noktası olması burada bir hamamın olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
Böylece
Ünye’deki dört hamamın fonksiyonlarını şu şekilde
sıralamak mümkündür.
Derya
Hamamı faaliyette bulunduğu yıllarda denizcilere,
kaptan ve birinci sınıf tayfalara, Ünye’de alış
veriş için bulunan zengin tüccarlara, varlıklı yerli
halka devlet erkanına hizmet verirdi. Bir dönem
sonra yelkenli ve kürekli teknelerin yerlerini buharlı
gemilere terk etmesi nedeniyle hamam da eski işlevini
yitirmiş 1910 lu yıllarda bakımsızlıktan yıkılmıştır.
Saray
Hamamı önceleri saray halkına ve saray misafirleri
için yapılmış, Cumhuriyetten sonrada işlevini atmışlı
yılların başına kadar sürdürmüştür. Çifte Hamam
Ünye’deki en büyük hamamdır, yapıldığı yıllarda
yalnız Rum ve Ermeni olmak üzere Hıristiyan tebaya
hizmet amacıyla yapılmıştı bu hamama Müslüman halk
gitmezdi.
Müslüman
ahali kendilerinin de bir hamama ihtiyaçları olduğunu
belirterek bugünkü çarşı hamamı
1900
yıllarının başında artık kullanılmayan kiliseden
hamama çevrilmişti.
Ünye’de Hamam Kültürü
Hamam, Arapça olup, aslı bizim kullandığımız
kelimeyle hemen hemen aynıdır, “Hammam”dır.
Hamam
kültürü, buharlı ısıtılmış göbek taşları, kubbeli
yıkanma ve ter atma geleneği Türklere Romalılardan
geçmiştir. Roma hamamları, alttan ısıtmalı taşlar
üzerinde buharlı ortamda bulunup vücuttaki toksinlerin
atılması usulüne dayanırdı. Türkler bunu biraz değiştirerek
bir göbek taşı ilave ettiler. Daha sonra Türklerin
geliştirdiği bu kültür bütün dünyaya Türk
Hamamı olarak yayılmıştır. At üstümde birkaç
çadırla Malazgirt’ten sonra Anadolu’ya yayılan Türk
boyları zamanla yerli halktan gördükleri bu sistemi
kolay benimsemişlerdir. Bunda Müslümanlığın genel
ve vücut temizliğine verdiği önemin de rolü olmuş
ve bir hamam kültürü oluşmuştur.
Yıkanma
ve temizlenme bazen bir bayram edasına büründürülmüş
günlük yaşamın içine monte edilmiştir. Osmanlının
hamam sefaları meşhurdur çalgılı sazlı sözlü yemekli
hamamlar günümüze kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Hamam
aynı zamanda bir kısmet bulma ve bir kısmet arama
mekanıdır. Analar bir taraftan oğullarına eli ayağı
düzgün birini ararken kızlarda kendilerini beğendirmek
için salınırlardı. Hamamlar, hanımların en çok dedikodu
yaptıkları hep bir ağızdan konuştukları bir yer
olarak edebiyatımıza da girmiştir.. Bu nedenle günlük
hayatımızda hamamla ilgili birçok deyim vardır.
Çok gürültülü ve hep bir ağızdan konuşulduğu zaman.
(Burayı kadınlar hamamına çevirdiniz) deriz diğer
bazı olumsuzlukları belirtmek içinde yine.( Hamama
giren terler, handa hamamda gözüm yok) deyimlerini
günlük hayatta çok kullanırız.
Evlerde
de yıkanma yerleri bulunmasına rağmen kadınlar haftada
birgün komşuları ile anlaşarak topluca hamama gider
hem eğlenir hem yıkanırlardı. Ünye’de bir hamam
adabı vardı, törensel bir hamam hazırlığı vardı
bir hamam bohçası vardı. Çok çeşitli olaylar ve
önemli günler hamama gidilerek anlam katılmaya çalışılırdı.
Bunlar sırasıyla, gelin hamamı, nişan hamamı, loğusa
hamamı, asker hamamı, sünnet hamamı, adak hamamı,
bebeğin kırk hamamı, damat hamamı, bayram hamamıdır,
bazıları yöremizde halen yapılmaktadır.
Gelin
Hamamları Ünye’de evlenme ritüellerinden biridir.
Düğün gününden birgün önce hamam tamamen kiralanır
veya devetlilere o gün gelin hamamını yapılacağı
bildirilirdi. Davetlilerde bu davete uyar ve gelinle
birlikte hamama gelirlerdi. Hamamda hem yıkanılır
hem de çalgılı sazlı sözlü bazen de yemekli eğlence
yapılır buna hamam düğünü de denirdi.
Hamamlara
gelen sular ise,
saray için yapılmış, saraya gelen suyoluna
bağlıydı. Süleyman paşa Sarayı yapılırken sarayın
suyu Balıkdeğirmeni dediğimiz yerden getirilirdi.
Balıkdeğirmeni denilen yer Ünyenin çok yakınında
Döşemedibi mahallesindedir. Su burada bir kaynaktan
çıkmaktadır. Burası geçmişte aynı zamanda bir mesire
yeriydi. Niksar Caddesinin başında ve Cumhuriyet
meydanında yakın zamana kadar bu suyolunun kot farkından
doğan yükseklik ve alçaklıklarını dengelemek için
su kuleleri yani halkın su terazisi dediği kule
şeklindeki taş kuleler vardı.
Bu
Makalenin yazarı sünnet hamamından sonra
Çarşı
hamamının önünde sünnet giysileri ile.
Sünnet
çocukları da sünnet kıyafetleri içinde atın üzerinde
bir şehzade gibi sünnetten önce hamama götürülürlerdi.
Sünnet kıyafetleri bu günkü gibi çeşitli ve süslü
değildi bir tek başa takılan fes şeklindeki şapka
süslenir genelde takım elbise şeklinde şeyler giyilirdi.
Sünnet çocuklarını hamamdan sonra at üzerinde davul
zurna ile şehirde dolaştırmak gelenekti. Binilecek
at da süslenirdi başına renkli kurdeleler bağlanır
alnına yuvarlak bir ayna asılır eğerin üzerine üzeri
sim işlemeli kadife bir örtü serilirdi. Ben de sünnetimde
de böyle bir atla davul zurna ile dolaşmıştım. Şapkamın
kenarlarına dedemin anneme düğün hediyesi olarak
verdiği altınları sıra ile çepeçevre dizmişlerdi.
Sonra Davut Usta isimli aksakallı zayıf uzun boylu
bir sünnetçi sünnet etmişti beni. Yatakta sünnet
şapkamı da yanıma koymuştum bir sürü para olmuştu
içinde. Davut Usta Ünye’de tek sünnetçiydi birkaç
kuşağı o sünnet etmiştir Ünye’de.
Ünye’de
sokaklar sıcak yaz aylarında denizden gelen serin
havayı alabilmek için denize dik düzenlenmiştir.
Bu sokaklardaki Ünye Evlerinde de banyo yapma ve
yıkanma düşünülmüş, bunun için yerler yapılmıştır.
Bunlar genelde evin bacalı ve ocak bulunan odasında
dolap şeklinde kapaklı ve, ocakların yanında olurlardı.
Kapakları açıldığında yıkanma yeri olurdu. Döşeme
beton ve su gider yeri, evin duvarını deler doğrudan
bahçeye akardı. Burada üzerine oturmak için bir
tabure veya kütmen denilen oturmak için bir oturak
bulunurdu. Bir kapta ısıtılan su baştan aşağı dökülerek
yıkanılırdı. Bazı konak ve evlerde burası banyo
yapmak dışında yatak ve yorganların konulduğu bazen
yüklük bazen de musandara denilen yer şeklinde kullanılırdı.
Banyo yapılacağı zaman yatak ve yorganlar kaldırılır
veya akşamdan, yatmak için boşaltılmış olurdu. Banyo,
ocakta ateşte sacayağı üzerine konulan bakır güğümde
veya odanın ortasında yanan sobanın üzerinde ısıtılır,
sonra yine bakır bir kazanda yine Ünyelilerin deyimiyle
ılıştırılır, yıkanan kişi yalnızsa bir tasla veya
bir yardım eden tarafından başından aşağı dökülerek
yıkanılırdı. Bizim evimizde de böyle bir yıkanma
dolabı vardı, küçükken burada dolaba girerek yıkanmak
bana çok gülünç gelirdi.
Evlerde yıkanma yerleri olsa bile Ünyeliler aynı zamanda belirli
zaman aralıklarında hamama da giderlerdi. Hamamlar
öğleden önce erkeklere öğleden sonra kadınlara açıktı.
Saray hamamının çalıştığı yılarda hamamın biri erkeklere
biri kadınlara tam gün hizmet verirdi. Beş altı yaşına kadar erkek çocuklarda götürülürdü
hamama. Annem birçok defalar beni de götürmüştür.
Çocuklar biraz irice olunca kadınlar kızarlardı.
Annemin üzeri simli mor bir hamam bohçası vardı. Bu bohçanın
içine, havlu, (şampuan henüz yoktu), yıkanmak için
bir kalıp kerpeten marka Hacışakir sabunu konurdu,
(ben halen bazen bu sabunla banyo yaparım, bu sabunun
kokusu yıllar içinde hiç değişmemiştir, bana mutlu
çocukluk günlerimi hatırlatır.) temiz giyecekler,
hamam tası bazıları takunya, kına, fırça, sürme,
ilif, kese, peşgir, tarak, ayna bile koyardı. Sonra
annem bohçayı koltuğunun altına alır bende yanında
hamamın yolunu tutardık. Soyunup içeri girdiğimizde
beni göbek taşına oturtur, Sen burada dur kirlerin
yumuşasın derdi.
| Hamam İçin Gerekli şeyler |

Peştamal
|

Kese
|

Hamamtası
|
Göbektaşında otururken başımı kaldırır kubbeden içeri ışık
gelmesi için yapılmış camlı yuvarlak deliklere bakar
o deliklerden buharlı atmosfere sızan renkli ışık
huzmelerinde ve
sabun köpüğünün gökkuşağı renklerindeki kabarcıklarında
çocuksu hayallere dalardım. O günlerde beynimin
çektiği fotoğraf karelerinde, göbek taşına oturmuş
veya yatmış etli butlu kadınlar, genç ihtiyar buharın
içinde bir sürü insan, gürültü, sıcaklık, sabun
kokusu nalın sesi, göbek taşında getirdikleri zeytin
yağlı biber dolmalarını atıştıran kadın fotoğrafları
vardır.
Daha sonra babamla gittik hamama. Büyüdük delikanlı olduk bu
kez yalnız gittik. Sıcacık havlulara sardı bizi
hamamcılar, halen sırtımda bu havluların sıcaklığının
hissederim. Yıkanma bitince, çıkacağın zaman görevli
havluları getirir,peştamal atılır, havluya sarılıp
dışarı çıkardınız, size herkes “sıhhatler olsun
“derdi, giyinme yerine gelindiğinde, burada kahverengi
minderler ve yaslanma yerleri vardı, üzerinizdeki
havlular sıcak yeni havlularla değiştirilirdi, birde
uzanacağınız yere bir havlu serilirdi.. Sonra sıcak
veya soğuk bir şeyler içerdiniz. Meşrubat olarak
(Coca Cola henüz yoktu) Canbula Muharremin hamamın
yanındaki imalathanesinde yaptığı “Çataltepe Gazozu”
içilirdi. Muharrem bir müddet sonra meyvalı meşrubat
da yaptı. İşte, unutamadığım şeylerden biri bu sıcacık
havlu ve Muharremin Çataltepe Gazozu… Çocuktum,
ufacıktım, her şey tozpembeydi, her şey güzeldi.
Şimdi
evlerimizde en önem verdiğimiz yerlerin başında
banyomuz gelmektedir. Sıcak ve akar bir su her an
hazır vaziyettedir. Bir sıcacık banyo ile günün
yorgunluğunu ve stresini atarız.
Eski
Ünye evlerinde banyo için su önce kuyulardan, sonraki
yıllarda sokak başlarına yapılan çeşmelerden sıra
kavgasıyla güğümlerle veya çömlekçi Bekir Ustanın
yaptığı testilerle eve taşınırdı. Bazı Ünye evlerinde
ise yağmur suyunun toplandığı sarnıçlar vardı bu
evler su ihtiyaçlarını bu sarnıçlardan karşılarlardı.
Suyun evin içine girmesi, musluklardan akması yıllar
aldı.
Yaşar Karaduman. “Ünyenin Hamamları”.Aralık.2005
|
Anneannemin
Simli
Hamam Bohçası
Yaşar
Karaduman
Hocakızı derlerdi anneanneme
Sessiz nur yüzlüydü
Askere uğurlarken dayımı
Zeytinlik sokağındaki evden
Sarılıp sarılıp oğluna
Hüngür hüngür ağladığı gitmez
Gözümün önünden
Siyah
kadife üstüne beyaz sim işlemeli
Hamam bohçası vardı anneannemin
Hamama giderken bir gün beraber düzmüştük
Dört yaşında mı idim beş yaşında mı
Gümüş hamam tası
Fildişi beyaz tarağı
Çeyiz sandığından çıkardığı
Hamam kesesi
Beyaz havlusu naftalin kokardı
Yüreğine
sığdıramadığı özlemini
Çeyiz sandığına sığdırmıştı
En gizemli anıları saklardı sandığında
Açınca hemen koşar başına
İçindeki masal dünyasına dalardım
Düğünde
giydiği şeyleri
Peştamalı eteği beyaz sim işlemeli yeleği
Kenarları iğne oyalı çemberi
Genç kızlığında hazırladığı çeyizleri
Köyünü doldurmuştu sandığa
Yeşil
tepelerin çiçeklerini
Dumanlı yaylaları
Tepeleri sisli dağları
Ünye'ye
bakarken Zeytinlik sokağından
Önde kırmızı kiremitli çatılar
Biraz aşağıda şehrin ayağına serilmiş deniz
Asarkayanın ardından
Karşıda köyünün yeşil tepeleri görünürdü
Ocak başında kahve yaparken dedeme
Ak düşmüş uzun saçlarını tarardı
Dedemin kahvesinden bana da artırır
Bıldır bu zamanda yerde kar vardı derdi
Zemheri
soğuklarında
Başımızı bağlardı geceleri bizi yatırırken
Üşümeyelim diye
Soba yoktu yattığımız odada
Dedem sabaha kadar öksürürdü
Beyaz
çarşaflı yer yatakları hep serili dururdu
Bir masalın içinden gelmiş iyilik meleği gibi
Yaşadı anneannem
Tertemiz yüzü ve kalbiyle
Zeytinlik
sokağındaki bu ev
Çocukluğumun Kaf dağındaki sarayıydı
İçinde sarnıcı
Akşamları dedemle kahve içtiğimiz ocak başı
Ve önündeki dut ağacı
Yedi
numaralı gaz lambasının ışığında
Bize çorap örerdi
Ocak başında her akşam
Dedemin bir türlü göynümeyen töngelleri konuşulurdu
Ve bahçedeki Arap dedenin
Bir türlü üstü kapanmayan mezarı
"Hele
bir Abrul beşi geçsin
Seninle balcan ve tomatis dikeriz bahçeye
Türbeye annene de götürürsün fidelerden
Eşeğe binersin bahçeye gidersin dedenle"
derdi
Dünyaya çocukların gözünden
Bakardı anneannem,
Her
masal gibi bu da bitiverdi bir gün
Ne simli hamam bohçası kaldı
Ne gümüş hamam tası
Ne naftalin kokan havlusu
Ne de dünyasını sığdırdığı çeyiz sandığı
Yalnız burnumun direğini sızlatan
Anıları kaldı anneannemin
Şimdi
tepe mezarlığında
Bir servi ağacının dibinde
Başucundaki taşta iki satır yazı
Bir yanında kızı
Bir yanında dedem
Aynikolo'nın serin rüzgarına karşı
Huzurlu yatıyor
Anneannem
|
Bıldır :
Geçen sene
Abrul:
April, Nisan
ayı
Balcan:
Patlıcan
Zemheri:
Karakış
Tomatis:
Domates
Töngel:
Bir çeşit meyve
Asarkaya:
Ünye’ye hakim bir tepe
Göynümek: Yumuşamak
Türbe:
Ünye’de bir mahalle ismi
Aynikola: Ünye’de deniz kenarında
bir yer
Naftalin:
Dolaplarda uzun zaman
duran giyecekleri
“Güve” denilen küçük böceklerden
korumak içim
Çamaşırları arasına serpilen
kokulu bir toz.
Sim :
Kadife kumaşların üzerine
işlenen gümüş veya altın
Renkli metalik iplik
Kafdağı:
Masallarda
peri kızı ve saraylarının bulunduğu bir dağ
Rehber Ansiklopedisi
Osmanlı Bankası Araştırma Merkezi. İstanbul
Vikipedi.com
Tarih Boyunca Ünye –Osman Doğan
İpekyolu Ünye-Yaşar Argan
İstanbul Ansiklopedisi. Reşat Ekrem
Koçu Atatürk
Kütüph. İst.
İstanbulu Geziyorum Gözlerim Açık. Haldun
Hürel
Ünyeden sözlü anlatımlar
focus dergisi.com
Osmangaziden Atatürke- Reşat Ekrem Koçu.
Atatürk Kütüph.İst
Fotoğr. Eren Tokgöz, Mürselin Güney,
Ufuk Mistepe, Yaşar Karaduman
Başlıktaki kubbe resmi, Hürrem Sultan
Hamamı Sultanahmet.İst.
Makaleyi değişik bir düzenleme ile http://members.lycos.co.uk/unyezile/hamam.htm
‘de
Yazar isimi ve site adı belirtilerek,
kısmen veya tamamen alıntı yapılabilir.
Tüm hakları www.unyeses..net ‘e aittir.
|