Foto-Makale

Yaşar Karaduman’ın iskeleyle ilgili yazısını okuyunca duygularımın dillendirildiğini gördüm. Aynı şeyleri düşünmüşüz. Evimin penceresi tam iskelenin karşısında. Gelişmeleri günbe gün yaşamaktayım. Eksik bazı yönleri kalmış, eklemeden edemedim. Her gün önünden en az iki kez geçtiğim şu iskelenin başına gelenleri bir de ben dillendireyim dedim.

Benzer duyguyu Murat’ın yazısını okurken yaşamıştım. Attığım başlık böyle bir göndermeyi içeriyor.

“Köprü” dediğimiz Ünye iskelesi ve kısaca “park” dediğimiz sahilinde tüm çocukluğumuz saklıdır. Denizinde kulaç attık, yüzdük. İskeleden atladık, kumsalında güneşledik. Oyun oynadık.

Bir gün, oyun oynadığımız, kıyısında soyunarak elbiselerimizi saklayıp denize girdiğimiz o alan bize kapatıldı. “Restoran” yapıldı. Bu ara bizler büyüdük. Sonraki kuşak uzun dönem çocuk bahçesiz yaşadı. Bizim gibi köprüde, parkta yüzenler olmuyor değildi, ama işin şevki kalmamıştı. Ünye’nin o bölgesi maalesef denize sırtını dönmüştü. Sonradan eklenen “gotik” özentili arabesk kapısı ve binasıyla sahilde yürüyenlerin denizle bağlantısını kesen bir restorandı artık.

Onarıma alınan iskeleye gelince.. 


Fotoğr. 1

Karaduman’ın yazısını okumadan önceydi, benzer bir fotoğraf çekmiştim. (Bkz. 1 no.lu fotoğraf.) Bende bıraktığı ilk izlenim, iki ileri bir geri mehter marşıyla ilerleyen bir mehteran bölüğü. Hani şu Viyana kapılarına dayanan Osmanlı ordusunun mehter takımı. Uzun değneklerine takılı zillerini sallayarak ilerliyor.

Akşam alacasında, aynı yerden geçerken, iskelenin yeni lambaları bu defa daha kasvetli göründü. Londra, 18. yüzyıl. Times nehrinin kenarı. Buckingham sarayı ile Westminister kilisesi arasında kalan, nehrin tam yola bakan kıyısı. Elektrik öncesi dönemde yağla çalışan, kandilli sokak lambaları. Karındeşen Jack öykülerine dekor teşkil eden bir ortam. Sis çökmüş Times’ın üzerine.

Kadın’a sormuşlar: “Bu işe yaramaz kocayı nerden buldun” diye. “Anamın evindeyken hiç yoktu ya!”, cevabını vermiş. 


Fotoğr. 3
Onarımı tamamlanmış iskelenin son hali. 09/09/2006, (foto.3)

Daha önce iskelenin başında ışıklı bir “Ünye” yazısı yer almaktaydı. Hani yoğun deniz trafiğinde neresi olduğu bilinsin diye. Ada vapuru yolcularının alışık olduğu bir durum.

Derken ışıklı yazı, yerini ışıklı bir başka nesneye bıraktı. Havai fişeği görünümünde bir nesne. Aynısından şehrin birkaç yerine daha diktiler. İskeleye yakın, park alanı içinde bir tane kaldı. (foto.4) Bize Ünye Festivali günlerini hatırlatmaktaydı.


Fotoğr.4

 
Asfaltın Niksar kavşağı kısmında ışıklı bir “laz takası” vardı ki, o neyi çağrıştırsın diye dikilmişti bilmiyorum.
İskelenin başındaki ışıklı nesne de tarih olunca, parlak bir ampülle bu güne geldik. Şu anki lambalara fazla bir şey diyemiyorum. Beteri olabilirdi, ne bileyim… Bir zamanlar sahilimizde yer alan tropik ağaç görünümlü lambalar falan.. Fatsa’da da plastik “muz ağacı” kullanılmıştı.

 Işıklandırma bununla bitmedi. İskelenin gövdesi, alt kısım boydan boya renkli ışıklarla bezendirildi. Gece iskele, deniz rengarenk. Sarı, mavi ve yeşil. Ahmet Kabayel “kırmızı ışık konulmamış diye eleştiriliyor” diyene kadar, kırmızının yokluğunu fark etmemiştim. Sahi, kırmızı neden yok?

Onarımın ilk günlerinde çektiğim (foto.1) bu görüntünün hemen yanında, pek dikkat çekmeyen, ama asıl önemli olan bir detayı da görüntülemiştim. ( Foto.2 )

Kiraztepe, Şehmuz mevkiinin Saraçlı Mahallesi kısmında bulunan, Roma dönemine ait iki lahit. Ünye’deki en önemli buluntulardandı.

Onarımın son günlerinde böyle kırık – dökük bir durumda görünce, tansiyonum yükseldi. Birden şekerim arttı.. (Foto. 5 ; 6 ve diğerleri)


Fotoğr.2


Fotoğr.5


Fotoğr.6

 Elinde telsiz tutan, iskele onarımıyla ilgili “ilgili”ye sordum, “bu kenarı kırık taş parçası ne biliyor musun” diye. “Lahit”e benzer bir şeyler söylemeye çalıştı, hafiften tebessüm ederek. Hep de boş değildi yani. Aşağı düşen parçaları gösterip (foto.6) kaybolmamasını tembihledim. Üstünde boya kutuları olan diğerini kırmamaları ve boyamamaları konusunda uyardım.

 

Oysa bir açık hava müzemiz olsaydı, bu ve benzeri buluntuları orada sergileyebilseydik. Yıllardık çöplük gibi kullanılan ve moloz doldurulan eski halı sahanın arka kısmı, böyle bir iş için ideal bir yer olurdu.

Denizi doldurup birilerine rant kapısı sağlamak yerine, denizle irtibatlandırılan bu şekilde küçük kontak noktaları oluşturmak fena bir fikir mi?.

Bir kentin sırtını denize dönmemesi için, öncelikle sahili denizle ilgili alanlara ayırmak gerekir. Örneğin Yalı Kahvesi. Kayıksız bir yalı, çıplak ve şekilsiz olurdu. Derme çatma kulübeleri, çadır ve branda bezleriyle görüntüsü bozulmuş bir yalı yerine, düzenli, denetlenmiş pırıl pırıl kayıklarla bezenmiş bir yalıyı yeğlemek hoş olmaz mı? Onca hoşluğun arasında, denize dökülen kanal - kanalizasyon karışımı, çirkin görüntülerin ve kokuların da halledilmesi gerekirdi.

İskele’den başladığımız yolculuğu, Garipler’e doğru bir başka zamanda sürdürmek dileğiyle,

Ahmet Derya Varilci
Ünye, 09/09/2006
Fotoğraflar: A.Derya Varilci