Orijinleri, Kurna Köyü olan Ömer Ağa ailesi Ünye’ye inip mahallemizde bizim en yakın komşumuz olmuşlardı. Ortaokulda okuyan bir oğulları vardı. Çok başarılı olduğu konuşuluyordu. Ünye ortaokulunun ilk öğrencilerindendi. Ben henüz ilkokula başlamamıştım. Benden en az 8-10 yaş büyüktü. Adı Yusuf Çam’dı.

Hangi yıl olduğunu bilmediğim bir zamanda “Gençliğin Atatürk’e Cevabı” isimli diyeceğim ama kesin bilgim yok, ya da konusu her neyse, Türkiye çapında, orta öğrenim gençliğinin de katılabileceği bir kompozisyon yarışması açılmıştı. Çocukluğumda, hafızama öyle yerleştiği için midir, yoksa bu aralarda gerçek konusunu bulmak için kendimi zorlamamdan mıdır nedir? İlle de Atamızın “Ey Türk Gençliği” hitabıyla başlayan, ileri görüşlülüğünün tanığı ve akıl dolu nutkuna Türk gençliğinin yanıt vermesi isteniyordu bu yarışmada tekrar edeyim, bu kesin bilgi değil, sadece, deli gönlümün öyle olması için çırpındığı bir istek

 

İşte bu yarışmaya Ünye ortaokul öğrencilerinden de katılanlar olmalı ki bir zaman sonra yarışma sonuçlandığında, Yusuf Çam’ın yazdığı yanıt derece almış diye bir bomba patladı Ünye’de. Çok küçük olmama rağmen ilgilenmesem bile konuşulanlardan gene de bir şeyler anlıyordum. İlk üç derece dışındaki bilmem kaçıncı sıraya kadar derecelendiren yazılar mansiyon kazandı diyordu konuşanlar.

 

 

 

 Yıl 1958 Ünye ortaokulu

 

Yusuf Çam da bunlar arasındaymış galiba. Bu, o denli büyük bir onurmuş ki kazanılan ödülleri Atatürk bizzat verecekmiş gençlere. Bunun içindir ki mahallelimiz Yusuf Çam’ı sıra ile evlerine davet ederek onu, önce kendileri bir akşam yemeği ile ödüllendiriyorlardı. Sıra bize geldiği akşam Yusuf Çam bir tuhaf eziklik içinde olmalı ki babam, “evladım nen var? Seni üzecek bir şey mi oldu? Anlat da açıl” dedi. Yusuf’un ailesi ile çok yakın ilişki içindeydik. Bu yakınlığın verdiği güvenden olmalı ki Yusuf ağlamaklı bir sesle anlatmaya başladı.

-Hacı Bey amca sınıfımızda çok çalışkan bir arkadaşım var. İkimizde köylüyüz. Hiç akrabalığımız yok ama onun soyadı da Çam. Bu benzerlikler bizi çok yakınlaştırdı.

 

Zaman zaman birbirimizin evine gidip ders çalışıyoruz. Bu yarışmanın açıldığı günlerde adı Ömer Çam olan arkadaşım bize gelmişti. Bir ara bana, “Yusuf gözlerini kapa, ben aç diyene kadar da açma” dedi. Gözlerimi açtığımda iki eli de arkasındaydı. Bana, “şimdi hangi elimi istiyorsun” diye sordu. Ben”de sol dedim. İki elinde de katlanmış kağıtlar vardı. Sol elindekini bana verdi. Meğer iki tane Ata’ya cevap kompozisyonu hazırlamış, ikisini de beğendiği ve aralarında tercih yapamadığı için birini, bu yolla bana vermeyi uygun bulmuş, böylece ben onun bana verdiği kağıdı sadece imzaladım, ikimiz de zarflayıp Ankara’ya postaladık.

 

Yazık ki onun gönderdiği yanıt hava aldı benimki ise ödül... Ama ben bu yükü çekemiyorum. Yarın okula gidip öğretmenlerime, her şeyi anlatacağım dedi. Babam derhal, “akın ha!” dedi, “böyle bir şey yaparsan hem sen, hem arkadaşın çok zor durumda kalırsınız, y7arışmada ödül kazanan, hiç tanımadığınız gençlerin de başarılarına şüphe ve gölge düşürmüş olursunuz, üstelik bu ödülün gerçek sahibi olayı kendi yarattığı için onun gözünde sen aşağılanmış olmuyorsun ki dedi”. Yusuf, “Ömer Çam’da buna benzer şeyler söylemişti zaten” dedi, ikircikli bir kararsızlıkla. Ertesi gün tekrar geldi bize rahatlamış gibiydi. Onunla karar aldık. Bu olayın gerçeğini bir siz bir de ikimiz bileceğiz dedi.

 

Aradan yıllar geçtikten sonra ben Ömer Çam’a bu olayı anlattığımda hayretler içinde kaldı. “Onu, kimsenin bilmediğini sanıyordum” dedi. Yusuf bana sizden söz etmemişti. Yazık.. Demek ki Yusuf kendisine de vefasızlık etmiş. Bu makaleyi yazarken şimdi yarışma konusunu ona sormamış olduğum için kendimi yiyip bitiriyorum.

 

Ömer Çam Ünye merkez ilkokullarından birine atanınca, onunla abi kardeş arkadaşlığı kurmak için her türlü yolu denedim ve başardım. Başardım diyorum, çünkü o yaklaşılamaz görüntü veren bir adamdı. Göbeği göğsü dışarıda, başı dik, bakışları sert, ciddi suratlı, uzun ve geniş adımlarda yavaş yavaş bir yürüyüşü vardı ki …yaklaşmak ne mümkün. Her gördüğüm zaman. Nasıl denir? Üstünde, alçak dağları yaratan adam edası vardı. Sonraları anladım ki o benim verdiğim anlamda anlaşılmak için öyle davranmıyordu. Bu onun doğasıydı. Zaten sonuna kadar da hep öyle davrandı. En yetersizle tartışırken ya da kızdığı zaman, en pespaye olanı bile muhatap kabul edişi alçak gönüllülüğünün deliliydi. Sevecen ve şakacıydı. Devasa bilgisini sergilerken sanki başkasından naklediyormuşçasına pozlara bürünmesi, karşısındakini ürkütmüyordu. Bir ansiklopediydi adeta. Her konuda ama aklınıza gelebilecek her konuda bilgi sahibiydi. Konuştuğu kişinin bilgi seviyesinden aşağı olduğu hiçbir konuşmasına şahit olmadım. O kişi bir uzmansa eğer ancak o zaman haddini bilen saygıdeğer bir kişilik oluyordu. Böyle olduğu zamanlarda bile muhatabı, onun belleğinin gücüne ve bilgisine hayranlık duyuyordu. Nasıl olurdu da bir insan bu kadar ince ayrıntıyı unutmazdı. Birlikte yaşadığınız bir anınız varsa, onu size yıllar sonra şimdi yaşıyormuşsunuz gibi anlatışı karşısında şaşırıp kalıyordunuz.

Bir kültür etkinliği kapsamında Mehmet Akif gecesi tertip etmiştik. Son konuşmacı oydu. Konferansına başlar başlamaz önceki konuşmaların ne derecede kısır ve ne sıradan konular seçtiklerini hemen gösterdi. Sonra, köpüren fırtınalı bir deniz gibi Akif şiirlerini peş peşe sıraladı.

 

  

Solda Ömer Çam bir bayramda konuşma yaparken yaparken kürsünün yanındaki Osman Hoca.

Osman Öztuncer. Sağda Orhan Bora ile iskelede

 

Safahatı okuyanlar bilirler o şiirlerin çoğu bir öyküdür. Sayfalarca uzar gider şiirler.

Ömer Çam okudukça kısılan sesi daha güzel bir tonla yankılanıyor, bu ton şiiri daha da güzelleştiriyordu. O okuyor okuyordu. Böylece yüzlerce sayfalık koca SAFAHAT’ın birkaç bölümünü ezberden okudu. En son ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ’NE DESTANINI okumaya başlamıştı. Öylesine yorulmuş öylesine bitkinleşmişti ki hiç olmayan şey oldu. Güçlü, güzel ve heybetli bir atın hiç yoktan tökezleyip durakladığını göz önüne getirin aynen benzer bir şey oldu. Şiirin bir yerinde takıldı o şiiri okumaya devam ediyormuşçasına, hemen önünde oturan öğretmen Kemal Çınar’a parmağını uzatarak hatırlat dedi. Kemal, takıldığı dizenin ilk kelimesini fısıldar fısıldamaz coşkun bir çağlayan gibi devam etti. Ben dinleyenlerin onun şiirin o bölümünü unuttuğunu sezmediklerine bahse girmeye hazırım.

İlkokul öğretmenliği çok dar geldi ona. Orta öğretim öğretmeni oldu. Ünye özel lisesinin kurulmasına ön ayaklık etti. Bir süre de, bu okulun müdürlüğünü yaptı. Artık ortaöğretim öğretmeliği de dar geliyordu ona. Yüksek öğrenime geçti hatta bu disiplinlerden birinde idareci bile oldu. Osmanlıca biliyordu. Yüksek öğrenime geçtiği zamanlarda Kur’an Arapçasını ilerletme gayreti içindeydi. Kendini dine vermişti. Alkollü diye kolonya bile kullanmak istemediğini öğrendiğim de hani küçük dilini yuttu deyimi vardır ya aynen öyle oldum. Yaşamı içindeki tekamülünü anlatmaya çalışırken şunu da belirtmem gerekir. Tüm artıları yanında her insan gibi onunda zaafları vardı. İlkokul öğretmenliği sırasında sıkı bir dindar gibi davranmıyordu. Toleranslıydı az olmakla birlikte içki bile içerdi, küfürbaz değildi. Çok çok kızdığı insana sert bir sesle hayvan derdi, hayvan, hayvan işte. Kızdığı kişiyi böyle aşağılarken yüzünün aldığı renk ve görüntü ne denli etkilendiğinin resmini verirdi. Yüzü, kızarmakla morarmak arasında bir renk alır, çehresi çarpılır alnı mum gibi sararırdı. Renkten renge girerdi yani.

Kendisi ile aynı okulda çalışan çok esmer, hafif şehla gözlü bir erkek öğretmen arkadaşımız vardı. Ömer Çam’ın bir konferansında “o ne demek açıkla” diyerek sözünü kesti. Oysa o, ilkokul öğrencilerinin bile anlayacağı bir dille konuşuyordu. Ömer Çam soruya karşılık vermedi. Adam inatla iki kez daha açıkla deyince. Sararıp morarmaya başladı. Gözleri kocaman kocaman açıldı, yüzünün büründüğü rengin aksine bir ses tonuyla:

-Bir öğretmenin bu denli cahil oluşu beni cok rahatsız etti dedi dinleyicilere. Sanırım sizde öylesinizdir. Sonraları ben ona bu olayı hatırlatıp adama hayvan diyerek saldıracağını sanmıştım dedikçe o “hayvanları o yaratığa benzeterek aşağılama” diye beni azarlardı.

Bilgi derinliği, çevresine etkisi, oluşturduğu sevgi ve saygı, yaklaşılamaz görüntüsü, çekememezlik ve düşmanlıklar kazandırmıştı ona.

Bu durumu açıklayan Ömer Çam’la ikimizin yaşadığı utanç verici, aynı derecede de iğrenç, o zaman ki arkadaşlarımızın tümünün bildiği bir olay var.

 

Bir gün ortaokuldaki derslerimize giderken onunla yolda karşılaştım üstünde, sıradan öğretmenlere bir servet karşılığında mal olabilecek değerde yeni diktirdiği paltosu vardı. Onu yolda giymiş olmalıydı ki düğmelerini iliklemiş kuşağını henüz bağlıyordu. Selamlaştık. Hava çok soğuktu. Ellerini cebine soktu. Ve o anda, allak bullak oldu. Dondu kaldı. Arkanı dön dedi bana. Okula git benim bugün derse gelemeyeceğimi söyle… Ben telaş ve korku ile neden bu kadar rahatsızlandın neyin var dediğimde. Dersten çıktığında bana uğra dedi. Ben bizim okulda olacağım.

 

Ortaokuldaki dersimi nasıl bitirdim bilemiyorum. Yanına gittiğimde onu hasta göreceğime, kendimi öylesine hazırlamıştım ki birden şaştım. Hiç de hasta görünmüyordu. Gülmeye çalıştı ama hala mosmordu. Nen var nen var diye devamlı soruyordum. İki kelimelik cevap verdi. Bu kez ben dondum kaldım. Verdiği cevabı burada tekrar edemeyeceğim. Ancak cevabından anladığım o değerli paltosunun cebine insan dışkısı konmuş olduğuydu.

 

O benden ayrıldıktan sonra okula gelmiş, hizmetliye hissettirmeden paltosunun cebini kesip atmış. Paltoyu hizmetliye hediye etmiş, adama bunun cebi niye yok dersen seni gebertirim ha, demiş. Sonra da ellerini, onlarca kez yıkamış yıkamış.

Teselli sözcükleri gereksizdi, işi şakaya vurdum.

-Bunu yapan seninle söz düellosu edecek değildi ya dedim. Elbette kendine yakışan silahla savaşacaktı. Kahkahalarla güldü güldü. Açıldı.

Ertesi gün okula gittiğimde olayı herkesin duyduğunu öğrendim. Tarifsiz üzüntü içinde kaldım olayın tek tanığı ben olduğum için onun dedikoduyu çıkaranın ben olduğumu sanacağını düşünüyordum. Arkadaşlar nasıl oldu nasıl oldu diye beni sıkıştırırlarken çat kapı o içeri girdi. Seni rahatlatmak için geldim dedi. Kulağıma eğildi beni daha çok aşağılamak, alay konusu yapmak için olayı yaratan yaymış dedikoduyu dedi. Sakın üzülme. Hiç kızgın değildi. Yaşadıklarımızı beni anlat diye sıkıştıranları kahkahadan kırarcasına bir bir anlattı. Neye kızar, sinirlenir, onu ne memnun eder, sevindirir bilinmez bir adamdı.

Bir tek konuda ben ondan fazlaydım. Ona göre metinleri çok hızlı okuyordum. Bunun için beni hep ölesiye kıskandı.

Ruhu şad olsun…

 

İRFAN IŞIK

Ünye.30.11.2007

 

 

 

 

  

 

  

 Ömer Hocanın ve eşinin Kartal Maltepe Gülsüyü Mezarlığındaki

 Ünye taşından yapılmış kabirleri.

 

 

Fotoğraflar, Ufuk Mistepe, İbrahim Gürkan arşivi

Başlıktaki Fotoğraf, Meçhulasker İlkokulu beşinci sınıf.

Fotoğrafı gönderen   Feride Yurtsever Caneroğlu-Samsun (Öğrencisi)

Mezarlık Foto. Yaşar Karaduman (Öğrencisi)

 

Ömer Çam ile ilgili başka makale için aşağıdaki linki açınız

http://www.unyeses.net/ocam.htm