Bahtiyar, çocukluk arkadaşımdı, okul arkadaşımdı. Babası Rasım Emmi mahallemizin renkli simalarından biriydi. Rasım Emmi’nin evi Türbe mahallesinin en sonunda, Türbe mezarlığının dibinde iki katlı küçük bir evdi. Sağ tarafından iri çakmak taşlı, Rumlardan kalma yoldan Türbe mezarlığına, soldan yine mezarlıktan geçilerek Tepe mahallesine gidilirdi.

Buraya, Türbe Mahallesi ve Türbe Mezarlığı adı, üst tarafta bulunan mezarlıkta kim ve nerden geldiği bilinmeyen “Halka Baba” veya “Halka Dede” nin türbe şeklindeki mezarından dolayı verilmişti. “Halka Baba” muhtemelen Horasandan gelmiş ve Ünye’de yaşamış velilerden biri idi. Burası eskiden Osmanlı Mezar taşlarının ve mezarlarının bol olduğu bir yerdi.

Rasım Emmi, askerliğini bahriye olarak yapmış alçak boylu şişman sinirli yapılı hiç gülmeyen biriydi. Herkes ona “Bahriyeli” derdi. Arifin hanının karşısında,  caminin köşesinde ayakkabı tamirciliği yapardı. Rasım Emmi’nin üç çocuğu vardı. Kız olan en büyük çocuğu biz çok küçükken evlenmiş Ünye’den gitmişti. İki oğlundan biri olan Bahtiyar benimle yaşıttı. Diğer oğlu Bahri, bizden bir yaş büyük olmasına rağmen iri yapılıydı, uzun boyluydu, annesine benzemişti. Babası gibi hiç gülmeyen sinirli bir çocuktu, Elmalıkta yaptığımız mahalle maçlarında kesinlikle kavga çıkarır, kendisi gibi geçimsiz olan Erdoğan’la ve dilsiz Zeki ile kavgaları hiç eksik olmazdı. Annelerini doğumda kaybetmişlerdi. Doğum için gittiği Samsundan bir sabah cenazesi gelince Türbe mahallesinde kıyamet kopmuştu.

Eskiden cenazeler mahalle de evin yanında bir yere perde gerilerek ve en yakın camiden getirilen bir teneşir üzerinde yıkanırdı. Bahçenin bir köşesinde kazanda su ısıtılırdı. Bahtiyarın annesini de böyle yıkamışlardı.

Hemen hemen benim hayatımda hiç konuşmadığım Rasım Emmi, buna rağmen mahallede sevilirdi. Komşuları Hızarcı Şükrü ve Pehlivan Recep’le hiç problemleri olmamıştı.


Bahtiyar okul arkadaşlarıyla ilkokul 3.sımıfta
(bu makalenin yazarı, sağda öğretmenin yanında)

Ben, Bahtiyar, Hami, Hami’nin kızkardeşi Muteber, biraz aşağıda Yıldız, İbram, Salih ve Tarık hepimiz aynı yıl başlamıştık okula. Yıldız da genç yaşta ayrıldı aramızdan. İbramın tek gözü sakattı, görmüyordu, okulun müdürü onu eve gönderdi sen okula gidemezsin, gözün görmüyor diye. Çok üzüldü İbram. Elinde çantası siyah yeni önlüğü ile kuyunun başına oturup ağladı. Bir daha hiç okula gidemedi İbram, ogün bugün okuma yazma bilmiyor. Hami de uzun yıllar Ünye dışında memuriyetlerde dolaştı durdu tam Emekli olup Ünye’ye geldiğinde kansere yakalandı ve kısa zamanda ayrıldı aramızdan.

Bahri, ortaokulu bitirdikten sonra sanat okuluna gitti, torna tesviye okudu ama askerden geldikten sonra polisliğe müracaat ederek polis oldu. Polislik mesleği bu aşırı sinirli yapılı Bahri için hiç de uygun bir meslek değildi. Bir gün hiç gereği yokken müdahalede bulunduğu bir kavgada arada kalarak bıçaklandı ve genç yaşta hayata veda etti.

Mahalle arkadaşım, çocukluk arkadaşım, okul arkadaşım Bahtiyar’a gelince babası ve abisine göre ılımlı bir çocuktu. Herşeye uyardı, aramızda ona Deli Bahtiyar derdik. O da ani tepki vermesi ile meşhurdu. Çocukluk yıllarımızda haftada iki kere kavga eder üç kere barışırdık, Kel Cemalin bahçesinde yumurta çalmaya giderdik Bahtiyarla, ne dense yapardı arkadaşlarına uyan bir çocuktu. Ortaokuldan sonra o da sanat okuluna gitti., oradan da askere, yıllarca görüşemedik.

Askerden sonra Almanya’ya gitti dediler. Uzun yıllar orada kaldığını biliyordum. Bir yaz günü Ünye’de karşılaştık, pahalı bir spor araba vardı altında evlenmemişti. Uzun uzun konuştuk eski günleri. Oturup Çamlık Restoranda denize karşı çocukluk günlerimizi andık. Restoranın sahibi de çocukluk arkadaşımızdı, o da katıldı sohbetimize..

Sonra gitti Bahtiyar.

Bir ara duyduğumda orada uyuşturucuya alıştığını söylediler. Herhalde bir müddet de hapiste yattıktan sonra sınırdışı edilmişti. Fazla bir birikim yapamamıştı. Hızlı ve pahalı bir yaşam sürdüğü Ünye’de iken gördüğüm spor arabadan belliydi.

Ünye’ye dönmüş burada bir tanıdığın beyaz eşya satan dükkanında çalışmaya başlamıştı. Oysa çocukluğunda uysal yapılı herkesle iyi geçinen ileriye dönük umut verici bir duruşu vardı. Uyuşturucu ve benzeri şeyler, hızlı yaşam ona yakışmamıştı.

Birgün kamyondan üzerine düşen bir buzdolabının altında kalarak hiç umulmayan bir yerde hiç umulmayan bir zamanda bahtsız ve acı bir şekilde hayata veda etti.

Kırk yaşındaydı.

Yaşar Karaduman, İstanbul, Nisan 2005
yasar.karaduman@gmail.com