“Sarı Yazma”

Hababam Sınıfı
Romanının yazarı

Rıfat Ilgaz ve

ÜNYE


On iki yaşında bir çocukken etkilendiği
Ünyeli Fırıncı Mustafa ve
Sarı yazma romanının
Ünye ile ilgili bölümleri
Siz okuyucularla birlikte yapacağımız bir araştırma denemesi

Ünyeli fırıncı Mustafa kim di?

Hemen hemen küçükten büyüğe hepimizin en az bir defa seyrettiği “Hababam Sınıfı” filmlerinin senaryolaştırıldığı “Hababam Sınıfı” Romanlarının yazarı Rıfat Ilgaz daha küçük bir çocukken dokuz on yaşlarında üç yıl kadar Ünye’de kalmıştır.

Babası o yıllarda Samsun Terme İnhisar (Tekel) memurluğuna tayin olur, görevi içinde, çevrede, Ünye’de dahil, kaçak tütün ekimi ve satışını denetlemekte vardır. Ünye o yılarda Samsun’a bağlı bir kasabadır, bu tarihten birkaç yıl sonra halkın büyük itirazlarına rağmen Ordu’ya bağlanacaktır.

Terme, bataklık ve sivrisineklerin bol olması nedeniyle, baba Ilgaz aileyi, kendi kasabalarına benzediği ve deniz kenarı olduğu için Ünye’de bir ev tutarak buraya yerleştirir, kendisi de Rıfat Ilgaz’ın anlattıklarından çıkardığımız kadarıyla Terme’den Ünye’ye gider gelir. Fakat o yıllarda ulaşım ya at sırtında ya da ya da paytonla yapılır. Doğru dürüst bir yol yoktur ve yollar tehlikelidir, Kurtuluş Savaşı henüz bitmiştir, her taraf asker kaçakları ve eşkiyalarla doludur.

Beşinci ve altıncı sınıfları Terme’de okuyan Rıfat Ilgaz Ünye’de iken bir fırıncının kendisine okumak için verdiği romanlardan etkilenmiş okuma ve yazma sevgisi bu yılarda Ünyeli fırıncı Mustafa sayesinde ortaya çıkmıştır. O yıllarda Ünye’de tuttuğu kısa kısa günlüğü, atmış yıl sonra hayat hikayesi olarak Sarı Yazma adıyla karşımıza çıkacaktır. Sarı yazma o yılların Ünye’sinden belgesel nitelikte kıymetli bilgiler vermesi bakımından önemlidir.




Rıfat Ilgaz memur bir ailenin çocuğu olarak Kastamonu’ya bağlı sahil kasabası Cide’de dünyaya gelmiştir. İlkokulu beşinci sınıfa kadar Cide’de beş ve altıncı sınıfı, babasının memuriyeti dolayısı ile Terme’de okumuştur. 1930 yılında öğretmen okulunu bitirmiş bir müddet öğretmenlik yaptıktan sonra, edebiyat fakültesinde okurken yazdığı bir kitap
yüzünden tutuklanarak öğretmenlikten ayrılmıştır. 1946 yılında tekrar öğretmenliğe dönen Rıfat Ilgaz ellili yılarda gazetelerde de yazmaya başlamış Hababam Sınıfı romanlarını da o yıllarda yazmıştır. Hababam Sınıfı yatılı okulda kendi yaşamıdır. Yetmişli yıllarda emekli olur ve Cide’ye yerleşir. Daha sonra İstanbul’a gelir.

1940 yılların toplumcu şairlerin en önemlisi sayılan Rıfat Ilgaz’ı biz Hababam Sınıfı yazarı olarak biliriz, fakat bundan başka atmışa yakın, şiir hikaye, roman, öykü dalında basılmış eserleri vardır.

Bazı eserlerinde komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile aralıklarla beş yıl hapis yatmıştır. Eserlerinden bazıları şunlardır: Hababam Sınıfı serileri, Halime Kaptan, Karadenizin Kıyısında, Karartma Geceleri ve birçok çocuk, hikaye ve şiir kitapları.

1993 yılında vefat eden Rıfat Ilgaz’ın Cide’de doğduğu ve yaşadığı ev müze yapılmıştır. Adına her yıl temmuz ayında bir festival düzenlenmektedir. “Sarı Yazma Festivali

 “Sarı Yazma”dan Ünye ile ilgili kısa bölümler

“Ünye iskelesinde İstanbul’dan gelecek vapuru bekliyordum. Tellal Çınarlı kahvenin önünde Reşitpaşa vapurunun Samsun’dan hareket ettiğini yolcusu ve yükü olanların iskelede hazır olmalarını bildiriyordu. Vapur ikindiye doğru fenerin uzandığı burundan görünmüştü, vapur yaklaştıkça yolcuların gidip gelmeleri görülüyordu güvertede. Sandallar daha vapur demir atmadan ayrılmışlardı iskeleden  Ağabeyim çıkacaktı vapurdan ondan aldığımız telgrafa göre, gene de belli olmazdı, bir Karadenizli olarak  vapur yolculuğunun cilvelerini bilirdik, çıkmazsa kötüye yormamalıydım belki bilet bulamamış olabilirdi, koyunlar yer bulurdu da bu Karadeniz vapurunda insanlar bulamayabilirdi. Üç dört sandal yanaşmış ağabeyim çıkmamıştı, kötü kötü şeyler düşünürken elime biri yapışmış beni kendine doğru çekmişti:

-Nerdesin seni arıyorum bir saattir?
-Hoşgeldin abi dedim geçmiş olsun, hani eşyan?
-Ne eşyası, bir bavul zaten onu da acenteye bıraktım.
-Haydi bir payton tutalım annem bekler sonra” dedim


Ünye Cumhuriyet Meydanı (1925)
Ünye iskelesi o yıllarda bugünkü Niksar Caddesi’nin başındaydı bu köprü nedeni ile şehrin o tarafına Demirköprü Mahallesi denilirdi. Vapur açıkta bir yerde demirler kayıklar yolcuları gemiye götürür gelenleri de alır geri gelirdi, yazarın ilerideki pasajlarda aktaracağım ifadesine göre bu gidiş geliş bir saat sürerdi bir çok kayık ve sandalla yapılırdı.

Bu vapurlar, Karadeniz’de İstanbul’dan Trabzon’a kadar gider ve tekrar geri dönerdi ve hemen hemen her limana uğrardı. İstanbul-Zonguldak-İnebolu-Sinop-Samsun-Ünye-Ordu-Giresun ve Trabzon’a kadar gider her limanda yolcu indirir, yük indirir ve yük ve yolcu alırdı. Sonra tekrar Trabzon’dan başlar geriye dönerek daha önce uğradığı limanlara tekrar uğrardı. Ünye’de bu yükleme ve boşaltma iki-üç saat kadar sürerdi. Ünye’den yolcu ve esnafın İstanbul’a gönderdiği, fındık, kendir, fasulye, mısır, elma ve benzeri şeyleri alırdı. Bu vapurlardan en meşhuru, benim yetişemediğim fakat adını çok duyduğum Gülcemal vapuru idi. Hatta Ünye’de bir deyim vardır, (Sakın Gülcemal vapuru gibi her yere uğramadan git gel ) derler.

Gülcemal vapuru dört direkli, iki bacalı siyah bir vapurdu İngiltere’den 1911 yılında satın alınmış, Titanik’in inşa edildiği tezgahlarda yapılmıştı. Çanakkale savaşlarında İstanbul’dan cepheye asker taşımış, mübadelede Yunanistan’dan Trakya ve Karadeniz’e göçmen taşımış, bir defa da Amerika’ya Türkiye’den yolcu götürmüştü.

Karadeniz’e yolcu taşıyan iki siyah vapur daha vardı: Tarı ve Cumhuriyet.. Tarı vapuru daha çok yük alırdı insanlar bu vapurla yolculuk yapmak istemezlerdi, bakımsız ve o yıllarda çok eski bir vapurdu. Cumhuriyet ise en gösterişli olanı idi. Ucunda yelkenli gemilerde olduğu gibi uzun bir direk vardı, buna halk, bastonlu vapur ve ucundakine de boynuz derdi.

Bu hikayeden yirmi beş yıl kadar sonra bile, ben küçük bir çocukken bu yükleme ve boşaltma işi yine aynen yapılırdı, bir farkla oda zamanla küreklerin yerini motorlar almıştı ve köprü bu sefer şehir merkezinde bir yerdeydi. Gemi daha fener burnundan görünür görünmez yolcu ve yüklerle iskelede hazır bekleyen motorlar ve onların çektiği “çapar” denilen yük mavnaları hareket eder, gemi demir atma yerine geldiğinde onlarda geminin yanında olurlardı. Gidecekler boşaltılır, gelenler yüklenir geri dönülürdü. Motorlar ve yük mavnaları büyük olduğundan tek sefer yeterli olurdu genellikle. Daha beş yaşlarında bir çocukken babam beni alır götürür, kaptan köşkünün üstüne oturturdu. Babam o yıllarda ağabeyi Yaşar Kaptan’la birlikte motorları ile, bu deniz taşıma işini yapıyorlardı. Çocukluğum bu motorların üzerinde geçmiştir. Amcam’ın adı da benimki gibi Yaşar’dı, Yaşar Kaptan derlerdi, son kaptandı, ondan sonra motorlar, deniz taşımacılığı, mavnalar  ve kaptanlık bitti Ünye’de.




Sonra beyaz gemiler gelirdi, İskenderun-Samsun-Ordu-Giresun-Ankara.  İzmir, Ege. İlk dört gemi birbirinin aynısı idi bir kuğu gibi bembeyaz gelirler, Ünye’nin tam karşısına sahilden bir mil kadar açıkta demirlerlerdi. Ankara da beyazdı biraz yaşlıydı diğerlerinden, ben en çok Ankara vapurunu sever hayranlıkla gelişini ve gidişini izlerdim.

Trabzon tarafından gelen vapurlar Ünye’den yük ve yolcularını aldıktan sonra kalkış düdüğünü çalıp Ünye’yi selamlarlar sonra, bembeyaz nazlı bir kuğu gibi burnunu gideceği yöne çevirir yavaş yavaş hareket ederdi, fener önlerinde kıyıya çok yakın geçerlerdi,   buradan vapurları seyretmenin zevkine doyum olmazdı, çocukluk yıllarımın en taze kalan hatıralarından biridir bu vapurlar. Yolcularını uğurlayanlar,  vapur fener burnunu dönünceye kadar iskelede beklerlerdi, son motorlarda geri gelir o günkü uğurlama ve karşılama işleri bitmiş olurdu.

Rıfat Ilgaz’ın aşağıda aktaracağım pasajları çok ilgi çekicidir, burada siz sevgili okuyucularımdan konuya ilgi duyanlardan yardım isteyeceğim, önce pasajı aktarayım:

“-Haydi payton tutalım annem bekler sonra” dedim.

Ünye’nin havası çok güzel, suyu da, hatta Üçpınar’dan daha iyi: Bir kuyu var kapımızın önünde , herkes suyunu oradan alıyor. Acenteye bıraktığı bavulu aldık, bir arabaya bindik: Millet Bahçesinin oradan yokuş yukarı vurduk. Atların zorlandığını gören paytoncu atlamıştı arabadan:
Deh imansızlar, iki çocuk bunun kemali be.. boş arabayı bile zor çekiyorsunuz, kalpazanlar.. diye sesleniyordu. Ağabeyimle ikimizin ağırlığında bir adamdı.Kaldırımlarda sarsıla sarsıla ilerliyorduk, ağabeyim bu yolculuktan hiç hoşlanmışa benzemiyordu, oysa ben ilk defa biniyordum Ünye’de paytona, sarsması beni hiç ilgilendirmiyordu. Yaylıdan çok başkaydı bu paytonlar, önemli günlerde binilirdi Ünye’de. Annem sokak kapısında karşıladı bizi.
Merdiveni çıkıp ta pencerenin önüne oturunca yol boyunca gözümüzden kaybolan deniz birden çıkıvermişti karşımıza. Ağabeyim havanın serinliğine aldırmadan pencereyi açmıştı. Bir ylın bunalımını çıkarırcasına geniş bir soluk aldı:
-Oh, dedi deniz havası bir başka oluyor, güzel yerden tutmuşsunuz evi.
Bir anda babamı anımsamıştım. Biz evi güzel yerden tutmuştuk ama babamız Terme’de bu sıcakta yanıp kavruluyordu sivrisinek ve sıtmayla boğuşarak.
Ertesi günü öğleye doğru kalkabilmiştik. Öğleden sonra mahallenin arka sokaklarından fenere diden yola çıktık. Terme’den gelen babamızı karşılayacaktık. Kayaların arasında çocuklar denize giriyorlardı, el ele tutuşarak kayalıklardan indik, Ünyelilerin fok-fok dedikleri iki kaya arasına çivileme atlayan küçük dalgıçları izledik bir süre. Ağabeyim iyi yüzücü olduğu halde buraya atlayamayacağını söylüyordu, ya atlarken kayalara çarparsam diye korkuyordu, oysa ben daha geçen gün bu atlayanlar arasındaydım, bu işin zorluğu bir kez atlayıncaya kadardı. Babam güneş altında be altı saatlik bir yolculuktan sonra çoğu kez akşam serinliğinde bu fener yolundan girerdi Ünye’ye, atı sucuk gibi olurdu terden.”

Ünye (1930'lu yıllar)

Sevgili okuyucular biraz uzunca olan bu bölümü lütfen birlikte incelemeye çalışalım.

Acenteden bavullarını aldıktan eve gitmek üzere bir payton tutuyorlar. Benim araştırmalarımdan edindiklerime göre Ünye’de o yıllarda ve daha sonraki yıllarda bir payton geleneği olmadı.

Yazar zaman, zaman “araba” diyor “yaylıdan çok başkaydı bu paytonlar, önemli günlerde binilirdi Ünye’de” diyor…

Bu nedir, nasıl bir araba veya taşıma aracıdır atla çekilen bu aracın adı nedir, neden önemli günlerde binilmektedir?

Bu sorulara ben uygun bir açıklama bulamadım, bir yorum getiremedim. Olayın geçtiği 1921-25 yılarında kullanılan bu taşıma aracı hakkında bilgisi olan, annesinden, babasından veya büyükanne ve büyükbabasından bununla ilgili hikaye dinlemiş  olanlar lütfen bu bilgileri bizimle paylaşsınlar, en ufak bir bilgi bile bu yılları anlamak için önemlidir.

Sonra devam ediyor Rıfat Ilgaz:

Millet Bahçesinin oradan yokuş yukarı vurduk,   atların zorlandığını gören paytoncu atladı arabadan, evimizin önünde bir kuyu var, pencerenin önüne oturunca gözümüzden kaybolan deniz birden çıktı karşımıza

Millet Bahçesi, bugün, Şehitler Parkı’ndan acı su çeşmesine kadar olan bir kısmı asfalt yola giden ve eskiden köşesinde küçük bir belediye binası olan parktır. Belediye binası da Atatürk heykelinin olduğu yerdeydi.  Bu belediye binasının köşesinde de kocaman bir saat vardı, bu bina ve saate eski Ünye fotoğraflarında sık rastlanır.

Acaba buradan vurdukları yokuş neresidir?. Ben üç veya dört ihtimal üzerinde durdum. Birincisi, Saray caminin yanından hükümet binasının arkasından Hamidiye mahallesi yokuşu, ikincisi, yine Saray caminin yanından Çamurlu mahallesine giderken Saray hamamından sonraki yokuş, üçüncüsü, askerlik şubesinin arkasındaki yokuş, dördüncüsü ise yalıkahvesinden Türbe’ye çıkarken eski ortaokul tarafına ayrılan yokuş.
Ünye Millet Bahçesi
 

Acaba bu ev hangi yokuştadır, tahminen hangi cadde ve sokaktadır?

Lütfen bana yardımcı olun, annenize babanıza sorun, yaşlılara sorun. Penceresinden deniz görünen bu ev acaba halen duruyor mu, yıkıldı mı? Rıfat Ilgaz, anladığım kadarıyla üç ve dört yıl kalmıştır Ünye’de ve bu evde, bugün yaşasaydı 95 yaşında olacaktı.

Ben Rıfat Ilgaz’ı sağlığında gördüm ve ondan kitap satın aldım, iki kızı ile birlikte 90-91 yılarında İstanbul Tepebaşı Tüyap kitap fuarında kendi eserlerini satardı, o zaman bu romandan ve içeriğinden haberim yoktu, oysa romanı 1976 yılında yazmış belki bir iki sene sonra da basılmıştı, bilseydim gider kendisine sorardım burası neresi, hangi yokuş, hangi ev diye.

“Öğleden sonra mahallenin arka sokaklarından fenere giden yola çıktık, Terme’den gelen babamızı karşılayacaktık, çocuklar fok-fok denen yerden denize giriyorlardı.”

Bu mahalle hangi mahalle ki arka sokaklardan fenere giden yola çıkılıyor? Hükümet konağının arkasındaki Hamidiye mahallesi olamaz, çünkü fenere uzak, Çamurlu mahallesi de uzak bir ihtimal, akla yakını Orta-Yılmazlar mahallesi eski ortaokulun oralarda bir yerlerde olması. Buradan arka sokaklardan fenere gidilen yola çıkılabilir. Cadde ve sokağı hele evi bulmak çok zor. Belki bunları okuyan bir okuyucumuz bize bir ipucu verebilir.

Terme’den gelen babalarını fenerde karşıladıklarını bu yolculuğun atla beş altı saat sürdüğünü söylemektedir yazar. O yıllarda, sanırım bu günkü yol, daracık bir şekilde fenere çok yakın geçmektedir, fenerin etrafı da bir duvarla çevrilidir. Bugünkü hastanenin bulunduğu yerde de taş ocakları vardır, Ünye’de yapılan evlerin taş ihtiyacı bu ocaklardan karşılanırdı sert gri bir taştır, bu nedenle buranın adı Taşhane Burnu idi. Ön tarafa evler yapılmadan önce bu taş alınan yerleri görmek mümkündü. Bu nedenle yol fenere yakın bir yerden geçerdi, böylece çocuklar hem babalarını beklerken hem de fok-fok ta yüzenleri seyrediyorlardı. Çamlık henüz yoktu, uzun yıllar sonra çamları diktiler çamlığın yerinde tek tük evler vardı.



Ünye 1924 Yalı Kahvesi

Bir paragraf daha okuyalım:

“Ünye’de ağabeyimle geçirdiğim yaz okuyup düşünmem, insanları biraz tanımam için çok yararlı olmuştu. Reşat Nuri’nin bütün kitaplarını okumuştum. Her gün ekmek için gittiğim fırıncı Mustafa okuduğu kitapları bana da veriyordu. Edebiyatımızda adı geçen tanınmış romanları edinmişti, okumak ıçın aldıklarımı en kısa zamanda geri verdiğim için bana da vermekte sakınca görmüyordu. Bir fırın işçisinin bu kitap düşkünlüğünden çok yararlanıyordum. Tatilin sonuna doğru “Nasıl buldun kitabı?” diye sorduğu zaman “çok güzel” demekle yetinmiyordum artık, uzun uzun görüşlerimi de açıklıyordum. Bu kişisel yorumlarım ona çoğu kez okuduğu kitaba yeniden göz arma isteği verirdi. İleri sürdüğüm düşüncelere o da kendine göre düşünceler katardı. Neredeyse ben Ünye’den ayrılırken, iki romanı yalnız yazarına, sayfasına göre değil, yazılışına, konusuna göre de birbirinden ayır edecek duruma gelmiştim.”

İlk okuduğu ciddi eser Rıfat Ilgaz Ünye’de bulunduğu on iki yaşlarında fırıncı işçisi Mustafa’dan aldığı Reşat Nuri Güntekin’in bir romanıdır Reşat Nuri Güntekin Cumhuriyet sonrası yazarlarımızdandır. En önemli romanı bizim kuşaktan herkesin kesin bir kere okuduğu filmleri ve dizileri de yapılan “Çalıkuşu”dur, diğer eserlerinden bazıları: “Acımak” ,“Damga” ,“Harabelerin Çiçeği”  , “Yaprak Dökümü”,“Değirmen” dir.

Rıfat Ilgaz içindeki okuma arzusu, daha sonraki yıllarında yazma arzusu o yıllarda filizlenmiş ortaya çıkmıştır, Ünye ve Ünyeli fırın işçisi Mustafa önemli bir yazar olmasında rol oynamışlardır.

“Bir fırın işçisinin bu kitap düşkünlüğünden çok yararlanıyordum”

Fırıncı Mustafa’yı ekmek almaya gittiği zaman tanımıştı, dikkatini çekmişti ihtimal, belki sormuştu: “Ne okuyorsun, okuyunca bana da verir misin?” diye. Okuduklarını Rıfat Ilgaz’a vermiş olmalı ki Reşat Nuri’nin bütün kitaplarını okuduğunu söyler hatıralarında.

Bu fırın nerdeydi? Mustafa kim di? Kaç yaşındaydı, evlimiydi, çocuğu varmıydı. Olay seksen yıl kadar önce geçtiğine göre bugün belki torunları hayatta olabilir, dedesinin adı   Mustafa, fırıncılık   yapmış, kitap okuma düşkünlüğü olan bir tanıdığınız var mı?

Rıfat Ilgaz buradan tekrar memleketi olan Cide’ye dönmüş ortaokulu burada bitirdikten sonra Kastamonu öğretmen okuluna gitmişti. Uzun ve çileli öğretmenlik ve yazarlık yıllarından sonra karşımıza birden “Hababam Sınıfı” çıkıvermiştir. Bu romanlar daha sonra film yapılmış romanlar da filimler de klasikler arasına girmiştir. Hemen hemen   herkes bu filimlerden bir tanesini kesinlikle seyretmiştir.

“Hababam Sınıfı” nasıl doğmuştur? Rıfat Ilgaz bu konuda şöyle der:

“Hababam Sınıfı” Kastamonu muallim mektebi anılarımdır. Ben tipleri söyleyeyim, Güdük Nemci benim. Nihat Dicle hocamız müdür yardımcısı idi ve Kel Mahmut tipinde canlandırdım. Safranbolu’lu Ahmet de İnek Şaban oldu. Yüz yirmi kiloluk bir de Tulum Fehmi’miz vardı, Fehmi’ye iki porsiyon yemek çıkardı, o da Tulum Hayri oldu. Hademe Şerife Hanım, Hafıze ana tipinde canlandı. Fransızcacı Sedat Bey yine aynı rolde. Vak Vak Rıza, matematikçi Faik Beydir, Kastamonu ağzıyla konuşurdu, Badi Ekrem Dadaylı, Rahmicük’tür. Kel Mahmut ile Şakir Bey’i çok severim, kopyayı yakalayan Maraton Reşit’ti. Hemen hepsi iyi öğretmenlerdi.”

Fakat Rıfat Ilgaz romandan sinemaya aktarılan bu filimlerden hiçbirini beğenmez ve rejisörle mahkemelik olurlar ve bir açıklamasın da şöyle der:

Hababam Sınıfı”nın ilkini izlediğimde büyük utanç duydum. Kötü öğrenci yoktur, kötü eğitim sistemi vardır.”Hababam Sınıfı” bizim Milli Eğitim’imizin bir hicvidir, romanıma bağlı kalınmasını isterdim, sözleşmeye uymadılar, rezil bir film çevirdiler. Daha sonraki filimler iyi olur, düzelir diye izin verdim fakat olmadı. Ben öğretmenim, kendi mesleğimi bu kadar ayaklar altına almam. Öğrencinin gayrimeşru çocuğunu yatakhanede büyütmesi ve kör öğretmenin sahneleri benim romanımda olmayan bölümlerdir.”

Rıfat Ilgaz'ın Cide'deki müze yapılacak olan evi

“Hababam Sınıfı” hakkında bu kısa bilgileri verdikten sonra konu burada bitiyor. Yukarıda  yürüttüğüm fikirler tamamen varsayımdır, birlikte romanda bahsi geçen yerlerin neresi ve fırıncı Mustafa’nın kim olabileceğini araştırdık, henüz bir ip ucu yok elimizde, konu ile ilgili kırık-dökükte olsa bilgiler, duyumları ve varsayımları olanlar lütfen bizimle paylaşsınlar, evi bulamazsakta belki sokağı bulabilriz, bir Rıfat Ilgaz sokağımız olur Ünye’de.

Hepinize sevgiler. 

Yaşar Karaduman/Ocak 2006/ Mecidiyeköy/İstanbul/ www.unyeses.net
Osman Doğan: Tarih Boyunca Ünye/Ünye Bld. Kültür Yay.
Rıfat Ilgaz: Sarı Yazma
Agah Özgüç: Popüler Tarih Temm.-Agust/Özel sayı/2001