|
“Sarı Yazma”
Hababam Sınıfı
Romanının yazarı
Rıfat Ilgaz ve
ÜNYE
|
|
On iki yaşında bir çocukken etkilendiği
Ünyeli Fırıncı Mustafa ve
Sarı yazma romanının
Ünye ile ilgili bölümleri
Siz okuyucularla birlikte yapacağımız
bir araştırma denemesi
Ünyeli fırıncı Mustafa kim di?
Hemen
hemen küçükten büyüğe hepimizin en az bir defa seyrettiği
“Hababam
Sınıfı” filmlerinin senaryolaştırıldığı “Hababam
Sınıfı” Romanlarının yazarı Rıfat Ilgaz daha
küçük bir çocukken dokuz on yaşlarında üç yıl kadar
Ünye’de kalmıştır.
Babası
o yıllarda Samsun Terme İnhisar (Tekel) memurluğuna
tayin olur, görevi içinde, çevrede, Ünye’de dahil,
kaçak tütün ekimi ve satışını denetlemekte vardır.
Ünye o yılarda Samsun’a bağlı bir kasabadır, bu
tarihten birkaç yıl sonra halkın büyük itirazlarına
rağmen Ordu’ya bağlanacaktır.
Terme,
bataklık ve sivrisineklerin bol olması nedeniyle,
baba Ilgaz aileyi, kendi kasabalarına benzediği
ve deniz kenarı olduğu için Ünye’de bir ev tutarak
buraya yerleştirir, kendisi de Rıfat Ilgaz’ın
anlattıklarından çıkardığımız kadarıyla Terme’den
Ünye’ye gider gelir. Fakat o yıllarda ulaşım
ya at sırtında ya da ya da paytonla yapılır.
Doğru dürüst bir yol yoktur ve yollar tehlikelidir,
Kurtuluş Savaşı henüz bitmiştir, her taraf asker
kaçakları ve eşkiyalarla doludur.
Beşinci ve altıncı sınıfları Terme’de
okuyan Rıfat Ilgaz Ünye’de iken bir fırıncının
kendisine okumak için verdiği romanlardan etkilenmiş
okuma ve yazma sevgisi bu yılarda Ünyeli fırıncı
Mustafa sayesinde ortaya çıkmıştır. O yıllarda
Ünye’de tuttuğu kısa kısa günlüğü, atmış yıl
sonra hayat hikayesi olarak Sarı Yazma adıyla karşımıza çıkacaktır. Sarı yazma o yılların Ünye’sinden
belgesel nitelikte kıymetli bilgiler vermesi
bakımından önemlidir. |
|
| Rıfat Ilgaz memur bir ailenin çocuğu olarak
Kastamonu’ya bağlı sahil kasabası Cide’de
dünyaya gelmiştir. İlkokulu beşinci sınıfa kadar
Cide’de beş ve altıncı sınıfı, babasının memuriyeti
dolayısı ile Terme’de
okumuştur. 1930 yılında öğretmen okulunu bitirmiş
bir müddet öğretmenlik yaptıktan
sonra, edebiyat fakültesinde okurken
yazdığı bir kitap |
 |
| yüzünden tutuklanarak öğretmenlikten
ayrılmıştır. 1946 yılında tekrar öğretmenliğe
dönen Rıfat Ilgaz ellili yılarda gazetelerde
de yazmaya başlamış Hababam Sınıfı romanlarını da o yıllarda yazmıştır. Hababam Sınıfı yatılı okulda kendi yaşamıdır.
Yetmişli yıllarda emekli olur ve Cide’ye yerleşir.
Daha sonra İstanbul’a gelir. |
1940
yılların toplumcu şairlerin en önemlisi sayılan
Rıfat Ilgaz’ı biz Hababam Sınıfı yazarı olarak biliriz,
fakat bundan başka atmışa yakın, şiir hikaye, roman,
öykü dalında basılmış eserleri vardır.
Bazı
eserlerinde komünizm propagandası yaptığı gerekçesi
ile aralıklarla beş yıl hapis yatmıştır. Eserlerinden
bazıları şunlardır: Hababam Sınıfı serileri, Halime
Kaptan, Karadenizin
Kıyısında, Karartma Geceleri ve birçok çocuk, hikaye
ve şiir kitapları.
1993
yılında vefat eden Rıfat Ilgaz’ın Cide’de doğduğu
ve yaşadığı ev müze yapılmıştır. Adına her yıl temmuz
ayında bir festival düzenlenmektedir. “Sarı Yazma Festivali”
“Sarı Yazma”dan Ünye ile ilgili kısa
bölümler
“Ünye iskelesinde İstanbul’dan gelecek
vapuru bekliyordum. Tellal Çınarlı kahvenin önünde
Reşitpaşa vapurunun Samsun’dan hareket ettiğini
yolcusu ve yükü olanların iskelede hazır olmalarını
bildiriyordu. Vapur ikindiye doğru fenerin uzandığı
burundan görünmüştü, vapur yaklaştıkça yolcuların
gidip gelmeleri görülüyordu güvertede. Sandallar
daha vapur demir atmadan ayrılmışlardı iskeleden
Ağabeyim çıkacaktı vapurdan ondan aldığımız
telgrafa göre, gene de belli olmazdı, bir Karadenizli
olarak vapur
yolculuğunun cilvelerini bilirdik, çıkmazsa kötüye
yormamalıydım belki bilet bulamamış olabilirdi,
koyunlar yer bulurdu da bu Karadeniz vapurunda insanlar
bulamayabilirdi. Üç dört sandal yanaşmış ağabeyim
çıkmamıştı, kötü kötü şeyler düşünürken elime biri
yapışmış beni kendine doğru çekmişti:
-Nerdesin seni arıyorum bir saattir?
-Hoşgeldin abi dedim geçmiş olsun,
hani eşyan?
-Ne eşyası, bir bavul zaten onu da
acenteye bıraktım.
-Haydi bir payton tutalım annem bekler
sonra” dedim

Ünye
Cumhuriyet Meydanı (1925)
|
Ünye iskelesi o yıllarda bugünkü Niksar Caddesi’nin başındaydı bu köprü
nedeni ile şehrin
o tarafına Demirköprü Mahallesi denilirdi. Vapur
açıkta bir yerde demirler kayıklar yolcuları
gemiye götürür gelenleri de alır geri gelirdi,
yazarın ilerideki pasajlarda aktaracağım ifadesine
göre bu gidiş geliş bir saat sürerdi bir çok
kayık ve sandalla yapılırdı. |
Bu
vapurlar, Karadeniz’de İstanbul’dan Trabzon’a kadar
gider ve tekrar geri dönerdi ve hemen hemen her
limana uğrardı. İstanbul-Zonguldak-İnebolu-Sinop-Samsun-Ünye-Ordu-Giresun
ve Trabzon’a kadar gider her limanda yolcu indirir,
yük indirir ve yük ve yolcu alırdı. Sonra tekrar
Trabzon’dan başlar geriye dönerek daha önce uğradığı
limanlara tekrar uğrardı. Ünye’de bu yükleme ve
boşaltma iki-üç saat kadar sürerdi. Ünye’den yolcu
ve esnafın İstanbul’a gönderdiği, fındık, kendir,
fasulye, mısır, elma ve benzeri şeyleri alırdı.
Bu vapurlardan en meşhuru, benim yetişemediğim fakat
adını çok duyduğum Gülcemal
vapuru idi. Hatta Ünye’de bir deyim vardır,
(Sakın Gülcemal vapuru gibi her yere uğramadan git
gel ) derler.
Gülcemal vapuru dört direkli, iki bacalı siyah bir
vapurdu İngiltere’den 1911 yılında satın alınmış,
Titanik’in inşa edildiği tezgahlarda yapılmıştı. Çanakkale savaşlarında
İstanbul’dan cepheye asker taşımış, mübadelede Yunanistan’dan
Trakya ve Karadeniz’e göçmen taşımış, bir defa da
Amerika’ya Türkiye’den yolcu götürmüştü.
Karadeniz’e
yolcu taşıyan iki siyah vapur daha vardı: Tarı
ve Cumhuriyet.. Tarı
vapuru daha çok yük alırdı insanlar bu vapurla
yolculuk yapmak istemezlerdi, bakımsız ve o yıllarda
çok eski bir vapurdu. Cumhuriyet
ise en gösterişli olanı idi. Ucunda yelkenli gemilerde
olduğu gibi uzun bir direk vardı, buna halk, bastonlu
vapur ve ucundakine de boynuz derdi.
Bu
hikayeden yirmi beş yıl kadar sonra bile, ben küçük
bir çocukken bu yükleme ve boşaltma işi yine aynen
yapılırdı, bir farkla oda zamanla küreklerin yerini
motorlar almıştı ve köprü bu sefer şehir merkezinde
bir yerdeydi. Gemi daha fener burnundan görünür görünmez yolcu
ve yüklerle iskelede hazır bekleyen motorlar ve
onların çektiği “çapar” denilen yük mavnaları hareket
eder, gemi demir atma yerine geldiğinde onlarda
geminin yanında olurlardı. Gidecekler boşaltılır,
gelenler yüklenir geri dönülürdü. Motorlar ve yük
mavnaları büyük olduğundan tek sefer yeterli olurdu
genellikle. Daha beş yaşlarında bir çocukken babam
beni alır götürür, kaptan köşkünün üstüne oturturdu.
Babam o yıllarda ağabeyi Yaşar Kaptan’la birlikte
motorları ile, bu deniz taşıma işini yapıyorlardı.
Çocukluğum bu motorların üzerinde geçmiştir. Amcam’ın
adı da benimki gibi Yaşar’dı, Yaşar Kaptan derlerdi,
son kaptandı, ondan sonra motorlar, deniz taşımacılığı,
mavnalar ve kaptanlık bitti Ünye’de.
Sonra
beyaz gemiler gelirdi, İskenderun-Samsun-Ordu-Giresun-Ankara.
İzmir, Ege.
İlk dört gemi birbirinin aynısı idi bir kuğu gibi
bembeyaz gelirler, Ünye’nin tam karşısına sahilden
bir mil kadar açıkta demirlerlerdi. Ankara
da beyazdı biraz yaşlıydı diğerlerinden, ben
en çok Ankara vapurunu sever hayranlıkla gelişini
ve gidişini izlerdim.
Trabzon
tarafından gelen vapurlar Ünye’den yük ve yolcularını
aldıktan sonra kalkış düdüğünü çalıp Ünye’yi selamlarlar
sonra, bembeyaz nazlı bir kuğu gibi burnunu gideceği
yöne çevirir yavaş yavaş hareket ederdi, fener önlerinde
kıyıya çok yakın geçerlerdi,
buradan vapurları seyretmenin zevkine doyum
olmazdı, çocukluk yıllarımın en taze kalan hatıralarından
biridir bu vapurlar. Yolcularını uğurlayanlar,
vapur fener burnunu dönünceye kadar iskelede
beklerlerdi, son motorlarda geri gelir o günkü uğurlama
ve karşılama işleri bitmiş olurdu.
Rıfat Ilgaz’ın aşağıda aktaracağım pasajları çok ilgi çekicidir,
burada siz sevgili okuyucularımdan konuya ilgi duyanlardan
yardım isteyeceğim, önce pasajı aktarayım:
“-Haydi payton tutalım
annem bekler sonra” dedim.
Ünye’nin havası çok
güzel, suyu da, hatta Üçpınar’dan daha iyi: Bir
kuyu var kapımızın önünde , herkes suyunu oradan
alıyor. Acenteye bıraktığı bavulu aldık, bir arabaya
bindik: Millet Bahçesinin oradan yokuş yukarı vurduk.
Atların zorlandığını gören paytoncu atlamıştı arabadan:
Deh imansızlar, iki
çocuk bunun kemali be.. boş arabayı bile zor çekiyorsunuz,
kalpazanlar.. diye sesleniyordu. Ağabeyimle ikimizin
ağırlığında bir adamdı.Kaldırımlarda sarsıla
sarsıla ilerliyorduk, ağabeyim bu yolculuktan hiç
hoşlanmışa benzemiyordu, oysa ben ilk defa biniyordum
Ünye’de paytona, sarsması beni hiç ilgilendirmiyordu.
Yaylıdan çok başkaydı bu paytonlar, önemli günlerde
binilirdi Ünye’de. Annem sokak kapısında karşıladı
bizi.
Merdiveni çıkıp ta pencerenin
önüne oturunca yol boyunca gözümüzden kaybolan deniz
birden çıkıvermişti karşımıza. Ağabeyim havanın
serinliğine aldırmadan pencereyi açmıştı. Bir ylın
bunalımını çıkarırcasına geniş bir soluk aldı:
-Oh, dedi deniz havası
bir başka oluyor, güzel yerden tutmuşsunuz evi.
Bir anda babamı anımsamıştım.
Biz evi güzel yerden tutmuştuk ama babamız Terme’de
bu sıcakta yanıp kavruluyordu sivrisinek ve sıtmayla
boğuşarak.
Ertesi günü öğleye doğru
kalkabilmiştik. Öğleden sonra mahallenin arka sokaklarından
fenere diden yola çıktık. Terme’den gelen babamızı
karşılayacaktık. Kayaların arasında çocuklar denize
giriyorlardı, el ele tutuşarak kayalıklardan indik,
Ünyelilerin fok-fok dedikleri iki kaya arasına çivileme
atlayan küçük dalgıçları izledik bir süre. Ağabeyim
iyi yüzücü olduğu halde buraya atlayamayacağını
söylüyordu, ya atlarken kayalara çarparsam diye
korkuyordu, oysa ben daha geçen gün bu atlayanlar
arasındaydım, bu işin zorluğu bir kez atlayıncaya
kadardı. Babam güneş altında be altı saatlik bir
yolculuktan sonra çoğu kez akşam serinliğinde bu
fener yolundan girerdi Ünye’ye, atı sucuk gibi olurdu
terden.”
 |
|
Ünye
(1930'lu yıllar)
|
Sevgili okuyucular biraz uzunca olan bu bölümü lütfen birlikte
incelemeye çalışalım.
Acenteden bavullarını aldıktan eve gitmek üzere bir payton
tutuyorlar. Benim araştırmalarımdan edindiklerime
göre Ünye’de o yıllarda ve daha sonraki yıllarda
bir payton geleneği olmadı.
Yazar zaman, zaman “araba” diyor “yaylıdan çok başkaydı bu paytonlar, önemli günlerde binilirdi Ünye’de”
diyor…
Bu nedir, nasıl bir araba veya taşıma aracıdır atla çekilen
bu aracın adı nedir, neden önemli günlerde binilmektedir?
Bu sorulara ben uygun bir açıklama bulamadım, bir yorum getiremedim.
Olayın geçtiği 1921-25 yılarında kullanılan bu taşıma
aracı hakkında bilgisi olan, annesinden, babasından
veya büyükanne ve büyükbabasından bununla ilgili
hikaye dinlemiş olanlar lütfen bu bilgileri bizimle paylaşsınlar,
en ufak bir bilgi bile bu yılları anlamak için önemlidir.
Sonra devam ediyor Rıfat Ilgaz:
“Millet Bahçesinin
oradan yokuş yukarı vurduk,
atların zorlandığını gören paytoncu atladı
arabadan, evimizin önünde bir kuyu var, pencerenin
önüne oturunca gözümüzden kaybolan deniz birden
çıktı karşımıza”
Millet Bahçesi, bugün,
Şehitler Parkı’ndan acı su çeşmesine kadar olan
bir kısmı asfalt yola giden ve eskiden köşesinde
küçük bir belediye binası olan parktır. Belediye
binası da Atatürk heykelinin olduğu yerdeydi.
Bu belediye binasının köşesinde de kocaman
bir saat vardı, bu bina ve saate eski Ünye fotoğraflarında
sık rastlanır.
|
Acaba buradan vurdukları yokuş neresidir?. Ben üç veya dört
ihtimal üzerinde durdum. Birincisi, Saray caminin
yanından hükümet binasının arkasından Hamidiye
mahallesi yokuşu, ikincisi, yine Saray caminin
yanından Çamurlu mahallesine giderken Saray
hamamından sonraki yokuş, üçüncüsü, askerlik
şubesinin arkasındaki yokuş, dördüncüsü ise
yalıkahvesinden Türbe’ye çıkarken eski ortaokul
tarafına ayrılan yokuş. |
|
Ünye
Millet Bahçesi
|
|
Acaba bu ev hangi yokuştadır, tahminen hangi cadde ve sokaktadır?
Lütfen bana yardımcı olun, annenize babanıza sorun, yaşlılara
sorun. Penceresinden deniz görünen bu ev acaba halen
duruyor mu, yıkıldı mı? Rıfat Ilgaz, anladığım kadarıyla
üç ve dört yıl kalmıştır Ünye’de ve bu evde, bugün
yaşasaydı 95 yaşında olacaktı.
Ben Rıfat Ilgaz’ı sağlığında gördüm ve ondan kitap satın
aldım, iki
kızı ile birlikte 90-91 yılarında İstanbul Tepebaşı
Tüyap kitap fuarında kendi eserlerini satardı, o
zaman bu romandan ve içeriğinden haberim yoktu,
oysa romanı 1976 yılında yazmış belki bir iki sene
sonra da basılmıştı, bilseydim gider kendisine sorardım
burası neresi, hangi yokuş, hangi ev diye.
“Öğleden sonra mahallenin
arka sokaklarından fenere giden yola çıktık, Terme’den
gelen babamızı karşılayacaktık, çocuklar fok-fok
denen yerden denize giriyorlardı.”
 |
 |
Bu mahalle hangi mahalle ki arka sokaklardan fenere giden
yola çıkılıyor? Hükümet konağının arkasındaki Hamidiye
mahallesi olamaz, çünkü fenere uzak, Çamurlu mahallesi
de uzak bir ihtimal, akla yakını Orta-Yılmazlar mahallesi eski ortaokulun
oralarda bir yerlerde olması. Buradan arka sokaklardan
fenere gidilen yola çıkılabilir. Cadde ve sokağı
hele evi bulmak çok zor. Belki bunları okuyan bir
okuyucumuz bize bir ipucu verebilir.
Terme’den gelen babalarını fenerde karşıladıklarını bu yolculuğun
atla beş altı saat sürdüğünü söylemektedir yazar.
O yıllarda, sanırım bu günkü yol, daracık bir şekilde
fenere çok yakın geçmektedir, fenerin etrafı da
bir duvarla çevrilidir. Bugünkü hastanenin bulunduğu
yerde de taş ocakları vardır, Ünye’de yapılan evlerin
taş ihtiyacı bu ocaklardan karşılanırdı sert gri
bir taştır, bu nedenle buranın adı Taşhane Burnu idi. Ön tarafa
evler yapılmadan önce bu taş alınan yerleri görmek
mümkündü. Bu nedenle yol fenere yakın bir yerden
geçerdi, böylece çocuklar hem babalarını beklerken
hem de fok-fok
ta yüzenleri seyrediyorlardı. Çamlık henüz yoktu,
uzun yıllar sonra çamları diktiler çamlığın yerinde
tek tük evler vardı.

Ünye
1924 Yalı Kahvesi
|
Bir paragraf daha okuyalım:
“Ünye’de ağabeyimle
geçirdiğim yaz okuyup düşünmem, insanları biraz
tanımam için çok yararlı olmuştu. Reşat Nuri’nin
bütün kitaplarını okumuştum. Her gün ekmek için
gittiğim fırıncı Mustafa okuduğu kitapları bana
da veriyordu. Edebiyatımızda adı geçen tanınmış
romanları edinmişti, okumak ıçın aldıklarımı en
kısa zamanda geri verdiğim için bana da vermekte
sakınca görmüyordu. Bir fırın işçisinin bu kitap
düşkünlüğünden çok yararlanıyordum. Tatilin sonuna
doğru “Nasıl buldun kitabı?” diye sorduğu zaman
“çok güzel” demekle yetinmiyordum artık, uzun uzun
görüşlerimi de açıklıyordum. Bu kişisel yorumlarım
ona çoğu kez okuduğu kitaba yeniden göz arma isteği
verirdi. İleri sürdüğüm düşüncelere o da kendine
göre düşünceler katardı. Neredeyse ben Ünye’den
ayrılırken, iki romanı yalnız yazarına, sayfasına
göre değil, yazılışına, konusuna göre de birbirinden
ayır edecek duruma gelmiştim.”
İlk okuduğu ciddi eser Rıfat Ilgaz Ünye’de bulunduğu on iki
yaşlarında fırıncı işçisi Mustafa’dan aldığı Reşat Nuri Güntekin’in bir romanıdır Reşat Nuri Güntekin Cumhuriyet
sonrası yazarlarımızdandır. En önemli romanı bizim
kuşaktan herkesin kesin bir kere okuduğu filmleri
ve dizileri de yapılan “Çalıkuşu”dur, diğer eserlerinden bazıları: “Acımak” ,“Damga” ,“Harabelerin Çiçeği”
, “Yaprak Dökümü”,“Değirmen” dir.
Rıfat Ilgaz içindeki okuma arzusu, daha sonraki yıllarında
yazma arzusu o yıllarda filizlenmiş ortaya çıkmıştır,
Ünye ve Ünyeli fırın işçisi Mustafa önemli bir yazar
olmasında rol oynamışlardır.
“Bir fırın işçisinin
bu kitap düşkünlüğünden çok yararlanıyordum”
Fırıncı Mustafa’yı ekmek almaya gittiği zaman tanımıştı,
dikkatini çekmişti ihtimal, belki sormuştu: “Ne
okuyorsun, okuyunca bana da verir misin?” diye.
Okuduklarını Rıfat Ilgaz’a vermiş olmalı ki Reşat
Nuri’nin bütün kitaplarını okuduğunu söyler hatıralarında.
Bu fırın nerdeydi? Mustafa kim di? Kaç yaşındaydı, evlimiydi, çocuğu varmıydı. Olay
seksen yıl kadar önce geçtiğine göre bugün belki
torunları hayatta olabilir, dedesinin adı
Mustafa, fırıncılık
yapmış, kitap okuma düşkünlüğü olan bir tanıdığınız
var mı?
Rıfat Ilgaz buradan tekrar memleketi olan Cide’ye dönmüş
ortaokulu burada bitirdikten sonra Kastamonu öğretmen
okuluna gitmişti. Uzun ve çileli öğretmenlik ve
yazarlık yıllarından sonra karşımıza birden “Hababam Sınıfı” çıkıvermiştir. Bu romanlar
daha sonra film yapılmış romanlar da filimler de
klasikler arasına girmiştir. Hemen hemen
herkes bu filimlerden bir tanesini kesinlikle
seyretmiştir.
“Hababam Sınıfı” nasıl doğmuştur? Rıfat Ilgaz bu
konuda şöyle der:
“Hababam Sınıfı” Kastamonu
muallim mektebi anılarımdır. Ben tipleri söyleyeyim,
Güdük Nemci benim. Nihat Dicle hocamız müdür yardımcısı
idi ve Kel Mahmut tipinde canlandırdım. Safranbolu’lu
Ahmet de İnek Şaban oldu. Yüz yirmi kiloluk bir
de Tulum Fehmi’miz vardı, Fehmi’ye iki porsiyon
yemek çıkardı, o da Tulum Hayri oldu. Hademe Şerife Hanım, Hafıze
ana tipinde canlandı. Fransızcacı Sedat Bey yine
aynı rolde. Vak Vak Rıza, matematikçi Faik Beydir,
Kastamonu ağzıyla konuşurdu, Badi Ekrem Dadaylı, Rahmicük’tür. Kel Mahmut ile Şakir Bey’i çok severim, kopyayı yakalayan Maraton
Reşit’ti. Hemen hepsi iyi öğretmenlerdi.”
Fakat Rıfat Ilgaz romandan sinemaya aktarılan bu filimlerden
hiçbirini beğenmez ve rejisörle mahkemelik olurlar
ve bir açıklamasın da şöyle der:
| “Hababam Sınıfı”nın
ilkini izlediğimde büyük utanç duydum. Kötü
öğrenci yoktur, kötü eğitim sistemi vardır.”Hababam
Sınıfı” bizim Milli Eğitim’imizin bir hicvidir,
romanıma bağlı kalınmasını isterdim, sözleşmeye
uymadılar, rezil bir film çevirdiler. Daha sonraki
filimler iyi olur, düzelir diye izin verdim
fakat olmadı. Ben öğretmenim, kendi mesleğimi
bu kadar ayaklar altına almam. Öğrencinin gayrimeşru
çocuğunu yatakhanede büyütmesi ve kör öğretmenin
sahneleri benim romanımda olmayan bölümlerdir.” |
Rıfat
Ilgaz'ın Cide'deki müze yapılacak olan evi
|
“Hababam Sınıfı” hakkında bu kısa bilgileri verdikten sonra
konu burada bitiyor. Yukarıda
yürüttüğüm fikirler tamamen varsayımdır,
birlikte romanda bahsi geçen yerlerin neresi ve
fırıncı Mustafa’nın kim olabileceğini araştırdık,
henüz bir ip ucu yok elimizde, konu ile ilgili kırık-dökükte
olsa bilgiler, duyumları ve varsayımları olanlar
lütfen bizimle paylaşsınlar, evi bulamazsakta belki
sokağı bulabilriz, bir Rıfat Ilgaz sokağımız olur
Ünye’de.
Hepinize sevgiler.
Yaşar
Karaduman/Ocak 2006/ Mecidiyeköy/İstanbul/ www.unyeses.net
Osman Doğan: Tarih
Boyunca Ünye/Ünye Bld. Kültür Yay.
Rıfat Ilgaz: Sarı
Yazma
Agah Özgüç: Popüler
Tarih Temm.-Agust/Özel sayı/2001
|