Ünyeli Rum Kızı Rodi
The Girl from Pontus” 
 
SİMOS KERASSİDES
 ÇEVİREN
 MEHMET İLHAN KAVAKLIOĞLU 
Ünye'de 2 bin 500 yıllık Rum kültüründen geriye eciş bücüş birkaç yapı enkazı kaldı. En kutsal yerlerini ya yıktık, ya hamam yaptık (Eski hamamın 13.yy kalma şapel (Küçük kilise) olduğu söylenir) ya da "düğün salonu". 

Çocukluğumuzda, yani 50'li yıllarda biraz daha fazla idi geride kalanlar. Hala birkaç Rum ve Ermeni aile vardı. Aklıma Mıgırdıç Murat amca geliyor. İlkokul arkadaşımız Mardiros'u, abisi Gazaroz'u, terzi babası Levon amcayı kim unutur ki. Çoğu önce İstanbul'a sonra başka ülkelere gitmek zorunda kaldı. Rum ve Ermeni tüm Ünyeli hemşerilerimizi kaçırdık. Şu anda 70 bin nüfuslu Ünye'de kala kala iki gayrimüslim kaldı. Tornacı Karakin amcanın oğulları. Onlar da çekip giderse hiç şaşmam. 

Ben hayatımda ne anam babamdan ne de eş dosttan Rum ve Ermeni komşularımız aleyhine tek bir laf işitmedim. Neden apar topar ayrılmak zorunda kaldılar bilmiyorum. Çocuktuk. Belki farkında değildik sosyal sorunların. Belki İstanbul'daki olaylar korkuttu onları. Belki de baskıya maruz kalıyorlardı.

Geçenlerde, İnternet’te, Ünye hakkında araştırma yaparken bir hikaye gözüme çarptı. Hem ilgimi çekti hem de üzdü beni. Düşünün dört çocuklu Ünyeli genç bir dul kadın, doğup büyüdüğü, memleketi bildiği kasabamızdan kaçmak zorunda kalıyor. Simos Kerassides adlı bir Rum tarafından yazılmış ve muhtemelen Rumca orijinalden İngilizce’ye çevrilmiş. Çünki İngilizcesi’nde bazı hatalar var. Tabii bir de Türkçe'ye çevrilince biraz garip oldu ama yine de ilginç. Hikayenin kahramanı Pontuslu Rodi Simos Simos’un babaannesi oluyor. Arzu edenler hikayeyi en alttaki İngilizce orijinal metinden okuyabilirler.

Web sitesinin sahibinin yardımıyla Rodi'nin torunu Simos’u bulup kendisine bir not yazdım. Kendisinden ailesinin veya Ünye’nin resimleri var ise göndermesini istedim. Simos mesaja cevap verince çok şaşırdım. Babaannesinin Ünye'den dört çocuğuyla birlikte alelacele ayrıldığını ve yanına hiçbir resim alamadığını yazıyordu.

Ben de cevaben Ünye'nin 50'lerdeki durumuna değinip hikayesini web sitemize koyacağımızı yazdım. Ünye'yi ziyaret etmek isterse kendisine rehberlik yapmaktan zevk duyacağımı da belirttim. Bir de resmini istedim.

Tekrar yazdı. Birkaç eski resim olduğunu ancak bilgisayardan fazla anlamadığını, tarayıcısı da olmadığını bildirdi. Ona Ünye’nin bir Rum tarafından yakınlarda çekilmiş filmini göndermiştim
( ayıptır söylemesi bir Pontus sitesinden  http://www.pontos.gr/innet/files/oinoi.wmv )

Çok duygulanmış. Resimleri almak için başka yollar gerekecek galiba..

Mehmet Kavaklıoğlu

  İşte Rodi’nin Hikayesi

 

 Ünyeli Rum Kızı Rodi
  “The Girl from Pontus” 

Adı gül anlamına gelen Rodi etnik Rum kızlardan biriydi. Karadeniz kıyısındaki Ünye’de doğmuştu. Pontus Rumlarının çok köklü bir tarihi vardı ve konuştukları şive de Helence’nin en eski şivelerinden biriydi. Küçük Asya’nın batısındaki Rumlar ülkeyi terketmişti ama iç Anadolu ve Karadeniz’dekiler, 1924’e Lozan anlaşmasından bir yıl sonraki mübadeleye kadar yerlerinde kaldı.

Rodi Theodorides boylu poslu, hoş yüzlü, sevimli bir kızdı. Zayıf ve narin olmasına rağmen cesurdu ve çelik gibi iradesi vardı. Zengin bir aileden idi ve Hristos Kerassides adlı zengin bir terziyle evlendi. Evlendikten sonra Ünye’de, sahilde, Rodi’nin üç katlı evine yerleştiler. Cilar köyünde tarlaları da vardı. Rodi birbirinden güzel yemekler pişiren çok iyi bir ev kadını oldu.

Hristos selvi gibi, elleri ve bacakları uzun bir adamdı. Terzi olduğundan hep güzel giyinirdi. İyi niyetli yardımsever bir insandı. Sık sık Türkiye’nin iç bölgelerine gider hem Rumlarla hem Türklerle iş yapardı. Kürtlere, çok ucuza ve çoğu zaman parasını alamayacağını bilmesine rağmen mal sattığı için çok sevilirdi. Ayrıca sattığı keten ya da pamuklu bezler yoksul Kürtlerin işine yaramadığı için, kadın ve çocuklara elbise götürür, önceden ceplerine koyduğu paraları bulduklarında sevinç çığlıklarını onlarla paylaşırdı. Hristos, yılda birkaç kez iş için Rusya’ya da giderdi. Hristos, Türk-Rum savaşı sırasında diğer tüm Hristiyanlar gibi Amele Taburuna gönderildi. 1925 yılında kendisinden hala haber alınamamıştı ve muhtemelen diğer birçok kişi gibi o da ölüp gitti.

  
Karadeniz vapuru İstanbul rıhtımında

Anadolu'da sağ kalan Ünyeli Rumlar 1925 yılında bir komite kurup İstanbul’daki Yunan büyükelçiliğinden kendilerini Yunanistan’a götürecek bir gemi istediler. Euxine Pontus (Karadeniz) adlı bir gemi bir gün Ünye’ye demir attı. Alelacele gemiye taşınan Rumlar arasında Rodi ile 13 yaşındaki oğlu Chryso, 10 yaşındaki kızı Despo, 7 yaşındaki oğlu Simon ve üç aylık kızı Giorgitsa da vardı. Rodi en gerekli gördüğü birkaç parça eşyayı da yanına almıştı. Çatal, kaşık, havan, buhurdan ve üç kanatlı Meryem Ana resmi. Bu Meryem Ana ikonu en az dört kuşaktır ailesinde bulunduğundan onun için çok önemliydi. Bunların yanısıra yanında daha sonra ilk ihtiyaçlarını karşılayabilmek için Yunan drahmisine çevirdiği Türk kağıt parası da vardı.

Gemi, Rodi ile çoçuklarını Selanik’e bıraktı. Kalamaria adlı mülteci kampındaki ahşap barakalara yerleştiler. Babasız aile birkaç ay sonra Charilaou adlı başka bir mülteci kampında, saçtan yapılma bir kulübeye taşındı. 1929 yılında ise, hükümet, Toumpa’da mülteciler için inşa edilen sosyal konutlardan birinin tapusunu onlara verdi.

Geçinebilmek için tüm aile fertleri çalışmaya başladı. Rodi hergün temizliğe giderken, Chryso Toumpa sokaklarında simit satmaya, Despo ise bir dokuma fabrikasında çalışmaya başladı. Küçük Giorgitsa’yı ise komşu bir kadına bırakıyorlardı.

Babasız büyümek Rodi’nin çocukları için çok zor oldu ama bundan en çok küçük Simos etkilendi. Yaşıtlarının çok etkisi altında kalan başıboş Simos’a kısa bir süre içinde solcu militanlar sahip çıktı ve garip ideolojilerini ona da aşıladılar. Simos değil kardeşleri zavallı annesinin bile haberi olmadan komünist partisine katıldı. Kendinden beş yaş büyük ve dolayısıyla daha olgun olan ağabeyi Chyrso ise bu tür yanlış yollara düşmedi.

1936 yılının mayıs ayında Selanik’te iktidardaki sağcı partiye karşı büyük bir gösteri yapıldı. 6 bin tütün işçisi, daha sonra kendilerine katılan amelelerle birlikte kent merkezinde yürüyüş yaptı. Sloganlar atan ve yumruklarını sallayarak haklarını isteyen ateşli göstericilerden biri Simos idi. Fakat atlı polisler yürüyüşe müdahale edince göstericilerin her biri bir tarafa kaçtı.

Ama Metaxas’ın diktatörlüğü sırasında (1936 ile öldüğü 1942 yılına kadar Başbakanlık yapan Rum General. M.K.) işçilerin hiçbir talebi karşılanmadı. Halbuki ücretlerinin artırılmasını,  sosyal sigorta yapılmasını, özetle yaşam koşullarının iyileştirilmesini istiyorlardı. Bir grup devrimciyle birlikte tutuklanıp hapse atılan Simos uzun bir süre işkence ve kötü muameleye maruz kaldıktan sonra Ege denizindeki St. Eustratios adasına (Bozcaada’nın 100 km güneybatısında. M.K.) sürgün edildi. Ailesi Simos’uin başına gelenleri ancak o zaman öğrendi. Dokuz ay sürgünde sefil bir hayat yaşayan Simos yaşının çok küçük olması nedeniyle ilkbaharda serbest bırakıldı. Chryso, 1937 yılında, komşusunun güzel kızı Evanthia ile evlendi ve 1938 yılında bir oğlu oldu. Bebeğe Penas adını taktılar.

İkinci Dünya savaşı sırasında Almanlar Yunanistan’ı işgal edince Rodi’nin üç çocuğu da direniş kuvvetlerine katıldı. Sadece büyük kızı Despo, tehlikeli işlerle uğraşmak yerine evde kalıp annesine bakmayı tercih etti. Rodi, bodrum merdiveninden yukarıya içi kilit ve anahtar dolu ağır bir çuval taşırken belini incitmişti.  Chryso’nun karısı Evanthia da direnişe katıldığından küçük Panos babaannesiyle birlikteydi.

Trajedi çok çabuk geldi. Evanthia bir operasyon için komşu Kilkis kasabasına gittiğinde Almanlar tarafından yakalandı ve oracıkta kurşuna dizildi. Simos ise, 1943 yılında, ELAS kuryesi olarak (Yunan Halk Kurtuluş Cephesi) gizli bir mesaj taşırken Pindos dağlarında  pusuya düşüp işbirlikçi Rumlar tarafından öldürüldü.

Rodi’nin büyük oğlu Chyrso, birgün, Selanikte’ki askeri bir depoda Almanlara ait birkaç askeri kamyonu havaya uçurdu. Ancak bir arkadaşının yakınının ihbarı üzerine dağa kaçtı. Başına ödül koyan Almanlar, oğlu Pantos’u da rehin alıp bir yetimhaneye yerleştirdiler.

Bu arada Litharenia'nın kızı Anna, Makedonya’daki Arnisse kentinde bir okula ev ekonomi öğretmeni olarak atandı. Anna, kestane saçlı kahverengi gözlü, 18 yaşına çok hoş bir kızdı. 11 yıldır yaşadığı yetimhaneden bıktığı için yeni özgürlüğüne dört elle sarılmıştı. Dünyada tek başına olmasına rağmen tanrının kendini koruduğuna inanıyordu. Tüm Rumlar gibi o da işgal kuvvetlerinin baskısını hissediyor ancak elinden bir şey gelmiyordu.  Arnissalılar içinde direnişçiler kadar tarafsızlar ve işbirlikçiler de olduğunu biliyor dolayısıyla ilişkilerinde çok dikkatli davranıyordu. Halk da, aynı gerekçelerle yabancılardan uzak durduğundan, Anna ile aralarına mesafe koydu. Fakat Anna karılarına kızlarına biçki dikiş dersleri verince ve yepyeni yemekler yapmasını öğretince onu sevmeye başladılar. Anna ise devlet memuru olduğundan, siyasi görüşlerine ters düşmesine rağmen zamanın Başbakanı tarafından kurulan aşırı sağcı Pan-Hellenic Gençlik Örgütünün etkinliklerine aktif olarak katılmak ve zorunda kaldı.

Anna’nın kaldığı evde, İrene adlı, aynı ilçenin Xanthoya köyünden bir anaokulu öğretmeni daha kalıyordu.  1943 yılında bir gün İrene Anna’yı köyüne götürmek için çok ısrar etti. Anna’yı köyde direniş kuvvetlerine katılmış yakışıklı kuzeniyle tanıştırmak istiyordu. Kuzeni bir arkadaşıyla birlikte gizlice dağdan köye inecek Anna ile tanışacaktı.  Ancak Anna, biraz da Pan-Hellenic örgütü üyesi olduğu için direnişçilerle bir araya gelmekten korkuyor, köye gitmekte tereddüt ediyordu. Sonunda İrene’nin ısrarlarına dayanamadı ve iki arkadaş hediye olarak birkaç paket sigara alıp yola çıktı. 

İrene’nin kuzeniyle birlikte gelen kişi eski bir Grek tanrısı gibiydi. Atletik bir vücudu vardı. Kahverengi saçlı, kızıl sakallı, yeşil gözlü aslan gibi bir delikanlıydı. Sert gözükmesine rağmen yumuşak mizaçlıydı. Anna bir roman kahramanı gibi gönlünü orada ona kaptırdı. Adı Chryso Kerassides idi ve Selanikli bir muhacirdi.

Çift, dağda yapılan bir törenle gizlice evlendi. Nikahlarını direniş kuvvetlerinden bir papaz kıydı. Artık Anna’nın da bir erkeği, güvenecek bir kocası vardı. Fakat bu güvenlik duygusuna rağmen hayatı gittikçe zorlaşmaya başladı. Devlet, kadın memurların gizlice direnişçilerle evlendiğinden haberdardı. Önce işinden atıldı. Daha sonra ise kendini iç savaşın içinde buldu. Yeni hayatı yetimhane hayatından daha zordu. Sadece Almanlar değil onlarla işbirliği yapan milliyetçi Rumlar tarafından da aranıyorlardı.

İkinci Dünya Savaşı bitip Almanlar Selanik’ten çekilince, serbest bırakılan küçük Panos yine babaannesinin Tumpa mülteci kampındaki evine gönderildi. Chryso ve Anna da bir süre Rodi’nin evinde kaldı. Ama ülkede iç savaş çıktığı için ailenin huzur içinde yaşaması yine mümkün olmadı.

Anna, 1946 yılında bir erkek çocuk bebek doğurdu. Çocuğun daha kırkı çıkmadan babası Chyrso eski bir ELAS üyesi olduğundan tutuklandı. Baskın aileyi şok etti. Rodi mutfakta, gelini ise kayınvalidesinin yatağında hüngür hüngür ağlıyordu. Despo, bebeğin beşiğini sallarken Giorgitsa erkek kardeşini tutuklayan kişilere küfür ediyordu.

Chryso Girit adasının güneyinde bir avuç insanın yaşadığı kıraç Gavdos adasına sürgüne gönderildi. Sürgünü altı ay sürecekti ama iki yıl kaldı adada. Her altı ayın sonunda yukardan gelen bir emirle sürgün bir altı ay dana uzatılıyordu. Bir gün adadan tahliye edildi. Ama Yunanistan’a dönerken öldürüleceği yolunda bir his vardı içinde. Onun için serbest bırakılacağı haberini bir dizi insan aracılığıyla gizlice ailesine bildirdi. Selanik’e ulaştığında, serbest bırakılacağına Milli İstihbarat Dairesindeki hücreye atıldı. Çünkü bir muhbir vatandaş, Chryso’nun hala yasadışı ELAS örgütüyle ilişkisi olduğunu iddia etmişti. Karısı ve kızkardeşi Despo, avukat tutarak ve gazetecilerin de yardımıyla Chryso’nun özgürlüğe kavuşmasını sağladı.

Giorgitsa ise önce Sakız adasına, sonra da Yunanistan’da Trikeri adlı küçük bir kıyı kentine sürgün edildi ama en sonunda sağsalim evine dönmeyi başardı.

Rodi’nin Ünye’den ayrılırken:

7 yaşında olan oğlu Simon, 1943’de, (25 yaşında) Almanlarla işbirliği yapan Rumlar tarafından öldürüldü.

10 yaşında olan kızı Despo, 1952’de (27 yaşında ) göğüs kanserinden,

Anne Rodi 1963’de (60 yaşında ) kalp krizinden

13 yaşında olan oğlu Chryso, (hikayeyi yazan Simos Kerassides’in babası) 1989’da (77 yaşında) kalp krizinden, 

3 aylık kızı Giorgitsa ise 2003 yılında (78 yaşında) doğal nedenlerden vefat etti.

Simos Kerassides’in annesi Anna ise hala sağ. Hani dağda Chryso ile gizlice evlenen kız..

Mehmet Kavaklıoğlu
Washington-UBD
milhan@voanevs.com

Mesajlar eskiden yeniye..

Dear Simos

The Girl From Pontus is a beautiful story. Sad too. I grew up in Ünye in 1960's and there were still few Greek families left. I wonder whether your family has any old pictures. Rodi with her children? Of Ünye and its people. Both Christians and Muslims.. 

Best wishes,
Mehmet ILHAN



Dear Mehmet,

Thank you very much for your message. Unfortunately my grandmother Rodi left for Greece with her four children in a hurry and was unable to take with her any pictures of her family and house in Unye.

Thank you very much for your concern

Regards
Simos



Dear Simos,

I translated part of your story into Turkish and sent to my friends. They were fascinated by it. After all your grandmother is from Ünye and we feel that one way or other we are all connected. Even with you. May be it is the sea. 

As soon as I fihish translating the Greek part of the story we will  put it into our web site. When I was growing up (in early 50's) we still had few Greek and Armenian families. Now I think there are only two Armenians left and I know them personally. Their father was very close friend of my father. They both passed away years ago.. By the way my father, like your grandfather, was a tailor too.

If you ever plan to visit your ancestral home, please let me know. I would love to be your guide.There is a short movie of Ünye in this web site.

http://www.pontos.gr/innet/files/oinoi.wmv

Thank you again,
Mehmet

Ps. Would you be kind enogh to send us your picture. Or your family?



Dear Mehmet,

I am deeply touched by the film of Unye you've just emailed. It is as if I visited my grandparents' (on my father's side) birthplace. Thank you very much for it. Unfortunately I am not familiarized with advanced computer technique (I am not equipped with a scanner) so I cannot emali a photo of mine or of my family. Perhaps I can buy one some time in the near future. Anyaway, I thank you again for your kind offering.

Tell me more about yourself and your family.

Regards
Simon

Hikayenin alındığı site.

http://www.theopavlidis.com/AsiaMinor/SimosHistory.htm

Orijinal Metin:

The Girl from Pontos

Rodi, the name means "rose", was another girl of the ethnic Greek minorities in Turkey. She was born in Oenoe (Unye), a town built on the coast of the Black Sea (Pontos in Greek). The Pontian Greeks had a long history and spoke a dialect much closer to ancient Greek than any of the other Greek idioms. While Greeks like Litharenia who lived near the western coast of Asia Minor had to flee the country in a hurry, the Greeks living in the interior of Asia Minor or by the Black Sea did not leave until 1925 as a result of the Treaty of Lausanne held in July 1924 that stipulated the exchange of the Greek and Turkish populations.

Rodi Theodorides was a girl of noble stature, her face angular, and her features cute. Albeit strong-willed and of steely determination, she was lean and fragile in the body. She came from a rich family and was destined to marry a wealthy young man, a merchant tailor whose full name was Christos Kerassides. After the marriage the couple stayed at a three-story house in Oenoe, a seaside mansion that was Rodi's property. They also owned a farmhouse in the mountain village Cilar. Rodi proved to be a good housewife and a good cook, her delicious dishes included stewed potatoes or quinces, lentil chickpea or bean soups, havic and flour halva.

Christos was a tall lean man with long legs and arms. He was benevolent and well-intentioned, always well-dressed due to his occupation. He used to travel to the depths of Turkey and deal with Greeks and Turks. He also did business with the Kurds who loved him as a brother because he sold garments to them at discount prices or on credit without ever anticipating to get repaid. In addition, as cotton and woolen lengths of fabric were of no use to the poor Kurdish families, he brought them women's and children's clothes causing exclamations of delight, since he had previously slipped coins and banknotes into their pockets. He would also go on business trips to Russia many times a year.

During the Greco-Turkish War Christos was conscripted into the Turkish Army and like all Christians he was placed into the notorious Hard Labour Battalions (Amele Taburu). In 1925, he was still missing and he was probably dead (like many others) in the Amele Taburu.

In 1925 the surviving Greek males of Oenoe formed a committee and appealed to the Greek Embassy in Constantinople for a ship to carry them to Greece. One day the Euxine Pontus anchored off Oenoe and Rodi, together with her four children (13-year old son Chryso, 10-year old daughter Despo, 7-year old son Simos and 3-year old infant daughter Giorgitsa) hurried aboard. She carried the most indispensable things together with some cutlery, a bronze mortar and a pestle, a censer, and a triptych Byzantine icon of the Virgin Mary that had been an heirloom of her family for over four generations. Apart from those articles she carried Turkish banknotes that she converted into Greek drachmae at a money changer's to cover the first family needs.

They disembarked at the seaport of Thessalonica and found shelter at wooden barracks in Kalamaria refugee quarter. A few months elapsed and the fatherless family moved to Charilaou (another refugee neighborhood) and stayed at a Quonset hut made of corrugated-iron. In 1929 the Greek Social Providence constructed semi-detached houses at the refugee quarter of Toumpa and granted them one.

To earn their living the family commenced to work. Rodi went charring, Chryso hawked about the streets of Toumpa selling sesame buns, Despo worked at a local textile-factory, and Simos became a shoe-shine boy. Little Giorgitsa was being left in the care of a neighboring housewife.

All of Rodi's children suffered from the lack of a father, but Simos was the most vulnerable of all four to being led astray due to his restive spirit. He was soon waylaid by left-wing militants and initiated into strange theories. He soon joined the communist party without his elder brother's knowledge, let alone his poor, wretched mother's. Contrariwise Chryso - five years older, therefore more mature and prudent - had managed to keep aloof from such pitfalls.

In May 1936 there was general outcry in Thessalonica against the crisis brought about by the ruling right-wing party. Six thousand tobacco workers, later followed by other labourers, crammed the town center to jeer at the regime and raise a commotion. Among them one could make out Simos brandishing his fists and claiming his rights. But the crowd was soon scattered in every direction when the mounted police attacked them.

The upshot of it all was dictatorship imposed by Metaxas, all labourers' demands for a better life - for pay-raise and social security - coming to nothing. Simos, together with a group of revolutionaries, was locked up in a detention house and, after he had received nothing but abuse and torture, was exiled in the island of St. Eustratios in the Agean Sea. It was about time that his family should be aware of his secret, extreme political activities. Nine months did he waste at his banishment place and in springtime he was released due to the young of his age.

In 1937 Chryso married Evanthia, a good-looking neighbouring girl, and in 1938 they had a son called Panos.

When World War II broke out and the Germans occupied Greece three of Rodi's children joined the Greek resistance. Only Despo, the oldest daughter, kept aloof from such perilous activities and stayed at home to take care of their mother who suffered from a sudden curve in her spinal cord, as she had carried from the low basement up to the hall a heavy jute bag full of keys and locks and felt a "crack" in her back. Chryso's wife Evanthia also joined the resistance, leaving little Panos in the care of Rodi.

Tragedy struck quickly. One day Evanthia was away on a mission in the neighbouring town of Kilkis and arrested by the Germans and shot to death. In 1943 Simos was ordered to bring a message to the E.L.A.S. forces (Greek initials for the Greek Popular Liberal Army, military arm of E.A.M. i.e. the National Liberation Front) up in the North Pindos Mountain Range. He fell into an ambush by Greek collaborationists and was killed.

The Joining of the Families

One day, Rodi's eldest son Chryso blew up a couple of German trucks at a military park in the area of Depot, in Thessalonica, and was betrayed by an associate's relative. He fled to the mountains and the Germans put a price on his head. Furthermore, they took his little son Panos as a hostage and shut him up at an orphan home.

In the meantime Litharenia's daughter, Anna, had been appointed as a home economics teacher at Arnissa, a large village in the prefecture of Pella in Central Macedonia, Greece. Anna was now an attractive young lady of eighteen, her chestnut hair wavy, her large eyes brown. After her 11-year confinement in the asylum, she liked being independent, free to do as she pleased. Albeit alone in an alien world, she felt old enough to survive on her own, her guardian angel being part of a distant past. The villagers of Arnissa, like most of the Greeks from the provinces, were despondent and intimidated under the conqueror's heel. Thoroughly aware that certain Greeks were quislings, others neutral and others having joined the resistance teams on the mountains, they were reserved to strangers and, therefore, hostile to Anna. They began to like her, however, when she started teaching their wives and sisters how to cook and sew and embroider and make their lives better. After her appointment in Arnissa she was considered to be a civil servant and, despite her political convictions, she had to be actively involved in the Panhellenic Youth Organization, a right-wing body created by the prime minister of the day.

At the house where she lodged, she shared room with Irene, a nursery school teacher who came from Xanthoya, a small village in the district. One keen afternoon in 1943 Irene insisted that Anna should join her on an excursion to her village. There she would meet a cousin of hers who had joined the rebel forces. He was to come down from the mountains in utmost secrecy along with a comrade fellow. Anna was frightened and, therefore, reluctant to meet such outlaws, organized as she was in a nationalist right-wing body. She refused to go but Irene eventually prevailed upon her to accompany her to Xanthoya. They bought half a dozen packs of cigarettes and set off.

The man who came with Irene's cousin was like an ancient god from Mt. Olympus. He was athletic, his long hair brown, his beard auburn, but he emitted roughness and ferocity. On closer and more careful inspection, however, his hazel eyes were warm and humane. He fixed her with a persistent golden stare, which made her lose her heart to him. She felt like Jane Eyre who, after her graduation from the orphanage, met Mr. Rochester. It was as if her lonely, miserable life had come to a happy end. His name was Chryso Kerassides and he was a refugee from Thessalonica.

The couple married on the mountains, the wedding ceremony performed by a resistance priest. Anna had now someone to be taken care of by, a husband to rely on. Notwithstanding her feeling of security, though, she found out that her life from then on was not so easy. First of all she was dismissed from her job. Greek Civil Service But was averse to female employees who were involved with men from the rebel forces. Second, she was drawn into the vortex of guerrilla war, a much harder way of life even in comparison with her 10-year stay at the orphanage. She became part of a pitiless manhunt, which gradually made her a nervous wreck. They were not only pursued by the German conquerors but also by the Greek nationalists and collaborationists.

After the end of World War II and the Germans' withdrawal from Thessalonica, little Panos was released and taken to his grandmother's place. Chryso and Anna also stayed temporarily at Rodi's refugee house in the Toumpa quarter. However, the whirlwind of the civil war engulfed Greece before people could enjoy peace.

In July 1946 Anna bore a long skinny boy, but within forty days after delivery, Chryso was arrested because he was a former member of ELAS. The event caused a stir at the house. Rodi was sitting on the kitchen divan crying, Anna in confinement in her mother-in-law's bedroom weeping, Despo rocking the improvised cradle, Giorgitsa stepping to and fro across the kitchen, swearing at the lowlifes who had arrested her brother.

Chryso was sent into exile in the barren island of Gavdos in the Libyan Sea. Albeit his exile period had been designated to be only six months, he stayed two years. As soon as his 6-month period expired, it would be automatically renewed due to instructions received from above. One day, a wireless message came and ordered him to pack up. He was taken aback at the unexpected outcome of his banishment story and used a secret chain of communication to notify his family of his transfers, since he had a foreboding that he would perish on the way back home. Upon arrival to Thessalonica he was not released but shut in solitary confinement in the National Security building for three and a half months because someone had accused him of being an accomplice to concealment of weapons of the E.L.A.S. His wife and sister Despo hired lawyers and asked the help of journalists and eventually managed to have him released.

Giorgitsa was also exiled to the island of Chios in the Agean Sea and later to Trikeri, a seaside village in Central Greece. But she managed to survive and return home safe and sound.

Postscript

Despo died of breast cancer in 1952. - Rodi died of a heart-attack in 1963. - Chryso (author's father) died of a massive heart-attack in 1989. - Giorgitsa died of old age in 2003. Anna (author's mother) is still alive.