|
ŞEHRİNE
KÜSKÜN AĞAÇLAR
Şehir Peyzajımız ve Ağaçlar
| "Ünye'de
İki Erguvan" |
Fatih
Ordu
|
|
Kendinize
dost bildiğiniz bir ağacınız var mı? Şöyle de sorabilir
miyim: En sevdiğiniz ağaç hangisi? Onlara bir anlam
yükler misiniz, sizin içinizde nasıl bir yerde duruyorlar?
Ya da bütün bu soruları kendimize sorduk mu hiç?
Bilenler
bilir ki, ağaç nasıl kök salarsa toprağa, öylede
yer tutuyor seveninin yüreğinde. Yeter ki bir hikâyesi
olsun, yeter ki düşüversin bir çekirdek gibi yüreğinize.
Bir bakarsınız koca çınarlar büyür de, damar damar
bir baharı gezdirirsiniz içinizde. O koca çınarlardan
bir hazan rüzgârı ‘el alır’ ve yürür gidersiniz
yürünecek yere. Dedim ya, yeter ki hikâyesi olsun.
Dallarına salıncaklar kurduğunuz çocukluğunuzdan,
gövdesine adlar kazıdığınız gençliğinizden, alıp
getirdiğiniz bir ağacın hikâyesi olsun yalınız.
Gerinerek kalkılan sabah uyanışlarında ağaçlar ne
kadar bahtiyarsa, ağaçlarla örtülen mahalleniz,
sokağınız, eviniz ne kadar bahtiyarsa, siz de o
kadar bahtiyarsınız o demlerde elbet.
Bizim
insanımız; mahallemiz, sokağımız, evimiz kadar ağaçlarımızı
da severdi. Onlar hep bekleyenimiz oldu. Herkes
alıp başını giderken, etrafımızdakiler bir bir ayrılırken,
onlar olduğu yerde hep bize sahip çıkandı. Öfkelendiğimizde
hırpaladığımız, efkârımızda sırt verip oturduğumuz;
ama hep vefa bulduğumuz ‘arka’daştılar. Mahallenin
bekçisiydiler, ölenlerimizi yadigârı. Dedim ya;
bunca terkedilmişliğin içinde, çekip gidenlerin
ardında kalan bekleyenimizdiler. Beklediler, beklediler…
Çınara
ve Serviye
Eski
medeniyetimizin sembol ağaçları çınar ve servi idi.
Hiçbir mimarî eserimiz yoktur ki onun yanına çınar
yahut servi dikilmemiş olsun. Umumiyetle İstanbul
ve Bursa bu bakımdan, biraz da çınarlar ve serviler
şehri idiler. Bu çınar ve servi zenginliğinin haddini
şehir anlayışımızın yanı başında, minyatür ve şiir
gibi sahalarda da ne kadar zengin işlenildiğini
az buçuk ilgilenenler iyi bilirler.
Bununla
beraber eski medeniyetimizin ağaç zevkini servi
ve çınarla sınırlandırmak da hata olur. Orta Asya’dan
bu yana taşıyıp geldiğimiz bahçe anlayışımızın da
etkisiyle kadim insanımız; çınar ve servinin yanı
başında erik, nar, badem, elma gibi baharda hem
güzel çiçek açan hem de meyve veren ağaçları eksik
etmezdi. Bütün bu tabloya, erguvan ve leylak gibi
süs ağaçlarını da ilâve ederseniz, zihninizde eski
Türk şehirlerinin nîm bir peyzajı beliriverir.
Eski
şehirlerimizin peyzajını keşke bütün yanlarıyla
vermek mümkün olsaydı. Bu imkânsızlığın içinde belirli
detaylara eğilebilmek, onu olduğu görebilmek belki
de bizlere bütüne giden yollarda kapılar açabilir.
Siz bu detaya mimari eseri bekleyen ağaçlar gibi
bir çeşmeyi bekleyen çınarı da ilâve edebilirsiniz.
Eski şehirlerimizin sokak kenarlarında kaç çeşme
vardır ki onu bir çınar beklemesin. Bu tablo bana,
ahşap konakların pencerelerinde görmeye alıştığımız
ve hep vefalı olmuş, ihtiyar nine ve dedelerin birbirini
beklemesi gibi gelir. Biri can suyu olurdu toprağında,
diğeri güneşe öylece gerilmiş beklerdi gölgelediği
mahremini. Bakarsın dere boyunca genç fidanlar dolup
taşardı da biz adına ‘Sıraserviler’, ‘Kümeçınarlar’
koyardık. Hasılı gelişip büyür, koskoca bir medeniyet
olurdu da o medeniyetin sembolü bakardın bir ağaç
olurdu.
Evliya
Çelebi ‘ruhaniyâtlı bir şehir’ dediği Bursa’da üç
yüze yakın çeşme sayıyor. Buradan bakınca, şehrin
ilk hanımefendisi olan Nilüfer Hatun’un bir suçiçeği
olan ‘nilüfer’ adını alması hiç de boşuna değildi.
Büyük ağaçların içinde, kuş sesleri arasından dört
bir yandan çağıldayan sularıyla bir beyaz bahçe
gibi Bursa, elbette bir ‘su medeniyeti’ idi. Güneş
büyük ağaçların kolları arasında sulara düşer, bir
zaman aynasının içinden pare pare şehre yayılırdı.
Su
sesi ve kanat şakırtısından
Billûr
bir avize gibi Bursa’da zaman
Demek
olur ki, kendine mahsus işlerde derin bir mahrem
anlayışı içinde olan kadim insanımız; şehirlerini,
evlerini, sokaklarını da öylece mahrem sayıyor,
koca ağaçlarla kim bilir kem gözlerden de nihan
ediyordu. Biraz da bu yüzden, zarif köşklerin, alımlı
sebillerin parlak mermerlerinin kadife çınar yapraklarıyla
örtülü hali; yeşil ipek yaşmaklar içinde bir evvel
zaman güzelinin yüzü gibi görünür bana. Bu taşa,
mermere tabiatını terk ettiren, sertliğini yumuşatan
ve ona munis bir insan çehresi kazandıran iç aydınlığıydı.
Eski insanımızın zevkinde; şehir, çeşme, ağaç o
derûni ruh potasında erir, yeni bir nizam kazanır
ve ötelere açılan birer maneviyât bahçeleri olurlardı.
Şehirlerin içinde bahçeler yoktu. Bahçelerin içinde
şehirler vardı ve insanlar bu bahçe şehirlerde yaşarlardı.
Biraz da bu sebeple batılı seyyahlar; hiçbir memlekette
ağacın bu denli güzel halinin bulunmadığını, çiçek
kokularına alışmamış burunların Edirne’den İstanbul’a
kadar inemeyeceklerinden bahsederler.
Bahara
ve Erguvana
Erguvan
ki, ânâ derler Bizans çiçeğidir. Bizans, yani kadim
İstanbul. Bu sebeple benim için her mayıs, Boğaziçi’nin
erguvandan tacını giyme mevsimidir. Kaç hayal, kaç
rüya, kaç umut bir Mayıs sabahı beyaz atının üstünde
bu kızıl tacını takarak kendini bekleyen sevdiğine,
bir düğün alayı içinden gelen genç Türk serdarı
Fatih’in vuslatı kadar derin manalıdır? Şehre girerken
Bizans’ın en gözde kızları, görüp görebilecekleri
o en kudretli sultana güller atıyordu da o, hiç
birine iltifat etmiyordu. Değil mi ki rüyalarının
sonuydu; değil mi ki ‘kaç gece peş peşe yıllarca’
özleyip bekleyeni karşısındaydı ve değil mi ki bu
kutlu nikâh Efendiler Efendisi tarafından kıyılmıştı
da şahitlerine dahi dualar edilmişti.
Devlet-i
Osmaniyânı bildik saltanat hikâyeleri içinde görenler
ne kadar da yanılıyorlar. Oysa Osmanlı bir aşk hikâyesiyle
doğar. Adı Bursa’yı bir gergef gibi işleyen Nilüfer
Hatun’dan da evvel, Osman Bey’in Şeyh Edebalı’nın
kızı Mâlhatun’a olan aşkı vardır. Altı asırlık bir
saltanat, bu aşkın ve bu rüyanın içinden doğar.
Nilüfer Hatun’un gelişi ile aile olur. Güzeller
güzeli Germiyan kızı Devlet Hatun’u, Yıldırım Bayezid’in
şehre getirişiyle de Bursa’nın hikâyesi kemâle erer.
Bunların
yanı başında belki de asıl hadise, Emir Sultan’ın
yine ilk defa rüyasında görüp tanıdığı Yıldırım
Bayezid’in kızı ile evlenmesidir. Bütün bu olaylar
esnasında Yıldırım, savaştadır ve dönüşünde bu izdivaca
hiddetlenir, rıza göstermez. O kadar kanlı hadiselerle
kızını geri almak istese de bunu bir türlü beceremez.
Sevdiğini üstelik bir padişaha böylesine savunan
XV. yüzyılın hiç şüphesiz en büyük velilerinden
olan, genç Emir Sultan’ın, Bursa’nın büyük aşk kahramanlarından
birisi olması, Devlet-i Âliyenin İstanbul’a kadar
hangi maceralarla geldiğini pek de iyi gösterir.
Devrinin
bilinen bu en büyük maneviyat adamıyla ilgili olarak
anlatılan kerametler onun ölümüyle de sona ermez.
Türbesi etrafında zuhur ettiğine dair nakledilen
‘havâdis-i âcibe’ hiç de az değildir. O zamandan
bu yana Bursa’da Emir Sultan da en az diğerleri
kadar bir buhurdandan tüter gibi kendi devrinin
arasından şehrin hayatına karışmış ve onunla yaşamıştır.
Bu yüzden belki de, türbesi etrafında bir bahar
geleneği teşkil etmiştir. Evliya Çelebi’nin ‘Erguvan
Cemiyeti Faslı’ diye anlattığı bu gelenek, Emir
Sultan Türbesi taraflarında başladı. Her yıl nevruz
başında, Anadolu’nun dört bir yanından gelen dervişler
zikre çekilirlerdi. Bu toplanmalar zaman içinde
bir erguvan bayramı geleneğine dönüşüverdi. Yüz
yıl öncesine kadar devam eden bu bayram, günümüzde
yeniden yapılmaya başladı. Bilmem ki bu, yeniden
görülen bir erguvan rüyası mıdır?
Ünye’de
İki Erguvan
Bu
şehrin en beğendiğim tarafı, hastane yolundan şehre
girerken karşımda bulduğum manzaradır. Aslında Ünye,
bir baş dönmesi gibi bir derin dönemecin ardında
bekleyen ağaçlar, onların arkasında deniz ve onun
kenarı boyunca mahalleleriyle Karadeniz’in en mahrem
şehri gibi durmaktadır. Çok yazık ki Yüzüncü Yıl
Parkı’nın ardından gelen çıplak manzara bu masalı
fazla uzun sürdürmez. İçimden hep mezarlık camiinin
o taraftan Yüzüncü Yıl’a kadar olan kısımdaki evlerin
balkonlarını, çiçeklerle süslemek geçer. Bu kısımdaki
tabiatın bütün şahsi hususiyetlerine rağmen beton
bloklar pek de çirkin görünmektedirler. Hiç değilse
bu evlerin balkonları küpe çiçekleri, cam güzelleri,
filbahriler, akşamsefaları, begonyalar, mimozalar
ve duvarlar boyu sardunyalarla süslenebilseydi,
nasıl da peyzaja uyacaklardı. Ve Ünye’ye sağlı sollu
bu çiçek rüyasının arasından girilecekti.
Yazık
ki bu zevkten mahrumuz.
Epey
zamandır hastaneden Yüzüncü Yıl parkına kadar olan
bu yolda yürümek itiyadım oldu. İlk kıvrımla beraber
deniz kenarında sıralanan akasyalar, o akasyaların
ardında bir yüksekten denize bakan banklar bana
bu şehrin en güzel yeri gibi gelir. Kokusuna meftun
olunan bu akasyaların altında çırpınan deniz, yanıp
kaybolan yakamoz ve gelip geçen balıkçı tekneleri
arasında insan mekandan kopar, bir iç ülkenin sarmaşıktan
burçlarını aşarak ötelerde bir yerde kendi sesinin
yalnızlığında bir zamana ulaşır.
|
|
Sahil
boyunun mucizesi Yüzüncü Yıl’ın karşısında bekleyen
iki erguvan ağacına kadar devam eder. Bu iki
erguvan, gerilmiş ve bağlanmış kollarıyla içten
içe yanan ve böyle mevsimlerde de ateşi dışa
vuran bir Baki bir Nedim beyti gibi kıpkızıl
gülistanlar içinde gönül yangınlarına dönüşür.
Bursa, İstanbul, Boğaziçi, uzak zamanlar, uzak
zamanların arasından görülen Ünye’de; akasya
ağaçlarıyla başlayan, erguvanlarla nihayet bulan
sahil şeridi… |
Nasıl
bahar erguvanlarla başlıyorsa, bir bakıma Osmanlı’nın
ilk ateşi de Bursa’da erguvanlar içinde yanıyordu.
Fatin
ORDU
*
Bu yazı http://www.unyem.com
adresinden alınmıştır.
|