İslam
dünyasında cami, insanları
birleştiren bir yer olarak tanımlanır.
Felsefi açıdan sevgi ve iyilik kaynağı
olarak gösterilen bu mekânlar, esas itibariyle
ibadet amaçlı kullanılır. Cuma
ve bayram namazlarının topluca camilerde
kılınması şarttır.
Vakit namazlarının camilerde topluca
kılınması makbul sayılsa
bile, tek tek kılınması yahut
topluca bir başka yerde kılınmasında
bir sakınca görülmemiştir.
Hutbe,
vaaz ve cami dersleri nedeniyle eğitim
ve öğretim amacına hizmet eden camiler,
aynı zamanda Müslümanların birbirlerini
görüp kaynaştıkları, birbirlerini
kollayarak sorumlulukları paylaştıkları
mekânlardır.
Anadolu’ya
gelen Türkler, İslami inanç ve yerleşik
topluma geçişle birlikte nüfuz ettikleri
yerlerde camiler inşa etmişlerdir.
Dolayısıyla camiler, inşa edildikleri
tarihsel dönemin özelliklerini ve mimari biçimini
yansıtırlar.
Ünye’de
onarım görmesine karşın fazla
değişime uğramadan ayakta kalan
tarihi camilerin sayısı çok azdır.
Bunlardan bazıları yıkılarak,
yeniden inşa edilmişlerdir.
Ünye’nin
en eski camisi 1019 ( M. 1603) yılında
inşa edilen Büyük Cami’dir. Çoğunluğu
ahşap, kâgir yapı, 1988 -89’da
Belediye Çevre Düzenlemesi nedeniyle yıkılarak,
yerine bugünkü cami inşa edilmiştir.
İkinci sırada Hacı Osman Ağa
Cami 1113 ( M. 1697) yapılmış,
1988’de yol genişletilmesi sebebiyle
yıkılarak, elli metre yukarı
ve geri çekilerek yeniden inşa edilmiştir.
Sıradaki
diğer camiler, Saray Cami 1132 (M.
1716), Çömlekçi Cami’dir 1235
( M. 1819) . Her ikisi de orijinal haliyle
ayaktadırlar.
Orta
Yeni Cami,
1312 (M. 1896) yılında yapılmış,
1939 Erzincan depreminde yıkıldığı
için büyük bölümü yenilerek bugüne gelmiştir.
Tepe
Mevkiindeki Tepe Camisi ve Kireç Fırını
Mevkisindeki Kefeli Cami ve Hamidiye
Mahallesi Camisi nispeten eski camilerimizdendir.
Kısmen onarım görmüş veya tamamen
yıkılarak yenisi yapılmıştır.
Saray
Camisi
orijinal haliyle ayakta kalan şehrin en
eski camisidir.

Yerinde
bir kararla Saray Camisi, 2007 yazında
Kültür Bakanlığınca restorasyona
alındı ve 2007 Kasım
ayı itibariyle restorasyonu tamamlandı.
Saray
Camisi,
adını 1808 yılında
yapılan Süleyman Paşa Sarayı’ndan
almıştır.

(Osmanlı
arşivlerinden akt. Osman Doğan)
Saraya
yakın olması ve saray mensuplarınca
kullanılması nedeniyle bu isimle anılsa
da, caminin inşa tarihi saraydan en az
92 yıl önce yapılmış
ve Sarayın asıl camisi olarak bilinen
cami, Kaşbaşı Camisidir.

Saray
Caminin
kim tarafından ve ne zaman yapıldığını,
giriş kapısı üzerinde
Arapça harflerle yazılmış orijinal
kitabeden öğrenmekteyiz. Cami 1716
yılında inşa edilmiştir.
Camiyi yaptıran kişi Hacı
Ahmed’tir. Gondoroğlu olarak
anılan Hacı Ahmed’in Kaptan
olduğu tahmin edilmektedir. Ünye’de o dönemle
“varlıklı” diye bilinen kesimler,
başta asker kökenli devlet erkanı;
paşa ve benzerleri olmak üzere,
kadı ve kaptanlardır.
Hacı Ahmet saray Camisini yaptırdıktan
sonra, burada görev yapanları, imam ve
müezzinleri, caminin çeşitli giderlerini
karşılamak amacıyla, şu
anda market olan yer ile cami arasındaki
bölüme bir değirmen yaptırmıştır.
Anasu’dan gelen derenin üzerine inşa edilen
bu değirmen 1800’lü yılların
sonuna kadar çalışmıştır.[1]
Caminin batı yönünde yer alan
bahçe mezarlıktır, muhtemelen
camiyi yaptıran şahsa ve yakınlarına
aittir. Bahçede yer alan servi ağaçlarından
birinin, caminin inşası ile aynı
zamanda denk gelişi, eski bir gelenek olarak
ağacı dikenin yahut camiyi yaptıranın
bu ağaç altına defnedildiği çağrışımını
yaratmaktadır. . Bahçede 12 mezar
olduğu tahmin edilmektedir.

Caminin
bahçesi gibi meydanın önemli bir bölümü
de mezarlıktır. Zamanla meydan trafiğinin
artması, savaş nedeniyle sığınak
kazılması ve nihayet hükümet konağının
temel kazısı nedeniyle meydandaki
mezarlar tümüyle kaldırılmıştır.
Meydan düzenlenirken ve cami yanından geçen
patika genişletilirken, caminin bahçesi
yol seviyesinin altında kalmış,
üstüne toprak doldurularak, kod farkı giderilmiştir
ve camiye ait mezarlar toprak altında kalmıştır.[2]
Restorasyon
Mayıs
2006’da
ihalesi yapılan Saray Camii, 164 Bin YTL.
karşılığı 28 Mayıs
2007’de restore edilmeye başlanmış
ve 6 ayda tamamlanması gerekirken, 28 Ekim
yerine, 22 Kasım 2007’de tamamlanmıştır.
Caminin
giriş kapısı, dış cephe,
minber ve mihrap üzerinde değişik
zamanlarda kat kat boya kullanıldığı
için, ana gövdeye zarar vermeden temizlenmeleri
hayli zaman almış, bunun için Vakıflar
Genel Müdürlüğü’nden bir aylık ek
süre alınmıştır. 28
Kasım 2007’ye kadar verilen ek süre
dolmadan Cami, Samsun Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne
22 Kasım 2007 tarihinde teslim edilmiştir.
Yapılan işlemler
şunlardır:

Camiye ait mihrap ve minber ilk yapıldığı
günden kalmadır.
Ahşap kürsü ise, onarılamayacak
halde olduğu için iptal edilmiş, yerine
Ünye taşından kürsü yapılmıştır.

Restorasyonu gerçekleştiren mühendis
Muzaffer Özdemir’den aldığımız
bilgiye
göre döşeme, tavan, iç bölmeler
tümüyle yenilenmiştir. Kapı, minber,
mihrap
özel bir teknikle temizlenerek, koruyucu
maddelerle kaplanmıştır.
Plastik çerçeveli pencereler ahşap
yapılmış, dışarıdan
olan ikinci kat çıkışı
cami içinden verilmiştir.
Dış cepheye yüzey temizliği
yapılmış ve çatı yenilenmiştir.
Caminin ön ve yan taşlıkları
temizlenerek, minaresi yeniden boyandı.
Şadırvan onarılarak, eski
mezarların bulunduğu bahçeye Vakıflar
Genel
Müdürlüğünün ihaleye çıkardığı
projeye uygun olarak umumi tuvalet yapıldı.
Caminin dış
duvarlarında ve pencere kenarlarında
yapılan temizlik, yapının
şirinliğine
ve 17. yüzyılda Ünye taşının
nasıl işlendiğine dair güzel
bir örnek
oluşturmaktadır.
Cami avlusunun renkli
Ünye taşından yapılması,
duvarlarda da aynı taşın
bulunması açısından
isabetli bir karardır. Ancak Ünye’ye ait
bu taş tamamlayıcı
bir faktör olarak
düşünülmüş bile olsa, yer karosu olarak
uygun değildir.
Fiziksel etkenlere
karşı dayanıksız, özellikle
sürtünme karşısında dirençsizdir.

Giriş kapısının ve pencerelerin
kabartmaları, mihrap işçiliği
ile aynı düzeydedir.
Çatıdan gelen yağmur oluklarının
taş köşebentleri, dört köşede
de zemine
kadar uzamaktadır.

Şadırvan
1965 yılına kadar caminin çeşme
yahut şadırvanı yoktur. Recai
İkinci’in aktardığı
kadarıyla, şimdiki şadırvana yakın,
şu an yola giden yerde geniş ağızlı
bir kuyudan
su çekerek abdest alırlarmış. Gülsüm Ana
kuyusu adıyla anılan bu kıyı
dışında,
Anasu Deresi akağı yakında olduğu
için suyun bol olduğu, hatta camiye yakın
çok helalı bir umumi tuvaletin bulunduğu söylenir.
1965’te Mürüvvet Çeşmesi
adıyla, Profesör Osman Çataklı’nın
kızkardeşi Mürüvvet Hanım’a hayrat,
babası Mehmet Efendi tarafından bir
şadırvan yaptırılmıştır.
Halen hizmet veren şadırvan, 2005’te
onarım görmüş, Hürrem Duysak
tarafından mermer takviyesi ve tavan aksamlarının
yenilenmesi gibi işlemlerden geçmiştir.

Restorasyonla birlikte temizlenme, boyanma yanında,
şadırvanın muslukları ve
oturakları yenilenmiştir.
Cami, inşa edildiği tarihten
günümüze kadar önemli bir onarım görmemiştir.
Zamanla yıprandığı, hatta cami olarak
kullanılamaz
duruma geldiği, İkinci Dünya Savaşı
sırasında cezaevi
olarak kullanıldığı,
birkaç küçük onarımla cami olarak
hizmet verdiği bilinmektedir. Bu süreçte, eski minare
–
ardıç ağacından, tamamı ahşap-
neredeyse
kendiliğinden yıkılarak, yerine taş
minare yapılmıştır.
Halen hayatta olan, yaşları 65 ve üzeri Ünyelilerin
ortak anısı, camiden çok işte
bu
minareye aittir.
Bir Minare Öyküsü
Ne zaman yapıldığı
bilinmeyen, belki de cami ile eş zamanlı
Hacı Ahmed Efendi tarafından yapılan
bir minaresi vardı Saray Camisi’nin. Yekpare
ahşap, ardıç ağacından
yapılmış bu minarenin uzun yıllar
kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Ahşap minarenin yıkıldığı
dönem, caminin kısa bir süre cezaevi
olarak kullanıldığı
İkinci Dünya Savaşı yıllarına
rastlamaktadır. Taş minarenin inşa
edilmesi ise hayli zaman almış, 1960’a
kadar uzamıştır.[3]
Yaşı
60’ın üzerinde Ünyelilerin hatırladıkları
görüntü şudur:
Müezzin Kör Fethi,
ahşap minareye çıkmış, ezan
okumaktadır.
Sonra bu minare,
kimilerine göre kendiliğinden yıkılmış,
1954’te yenilenme kararı alınarak,
taş minare yapımına başlanmıştır.
Zemin bataklıktır. Zorlu bir çalışma
gerekmektedir. Zahiye ve Rüveyde Haznedar’ların
bağışlarıyla gerekli finansman
sağlanır. Minareyi oturtacak kaidenin
zemini uzun bir süre dövülür. Kaptan İsmail
Canbula’nın gemisinden vinç getirtilir.
Makinist Himmet’in işçiliğinde
sıkıştırılan zemine,
16 kızılağaç kazığı
çakılır. Minarenin temeli işte
bu şekilde atılır. Kaidenin ve
minarenin yapımını Kaptan İsmail
Canbula üstlenirken, Öğretmen Ömer
Kavaklıoğlu, Musa Sami Güven,
ve Ahmet Uygun gibi pek çok Ünyeli
katkıda bulunmuşlardır.
Kaide biter bitmez
minare yapımına girişilemez.
Yedi – sekiz yıl beklenir, daha sonra minarenin
inşasına girişilir. Minare inşasının
tamamlanması 1960’ların başına
kadar uzar. [4]

[Minaresiz ve yeni minareli Saray Cami -
[Restorasyondan
sonra]
Günümüze ulaştıranlar: Eren Tokgöz,
Nazlı Şenalp ]
Cezaevi
Mahkumlara yemek
götürenler tarafından daha net olarak
hatırlanan bir hadisedir,
Saray Camisi
bir dönem cezaevi olarak kullanılmıştır.
1939 Erzincan depremi
nedeniyle şimdiki
Emniyet Amirliği binasının
yanında bulunan cezaevi ki, aynı
zamanda
Jandarma Karakolu’dur,
hasar görür. 1942 Erba depremi ve aynı
yıl çıkarılan Varlık
Vergisi ve Yol
Parası nedeniyle çoğalan mahkumları kısmen hasarlı
olan cezaevi ikamet
edemez ve yetersiz
kalır, ek bina aranır. Toplam 10
– 15 mahkum, buradan alınarak,
Saray Camisi’ne
nakledilir. [5]
Cezaevi gardiyanlarından
biri, daha sonra Belediye Zabıta Çavuşu
olan Avni Çavuş’tur
(Avni Çelik).
Cumhuriyet öncesi
dönemde cezaevi meydanda ve deniz kıyısındadır.
Biri kadın 64
mahkûm olduğu
belgelerden anlaşılmaktadır.[6]
Meydanın neresinde ve hangi bina
olduğu
bilinmez ama mahkûm sayısı, o dönemin
Ünye nüfusu hakkında önemli ipuçları
vermektedir.
1942 – 46 arası Saray
Camisinde muhafaza edilen mahkumlar, buradan
Kaledere
Okulu önünde
bulunan ve ot deposu olarak kullanılan
bir binaya nakledilmişlerdir.
Okulun önündeki
yol genişletilince, bu bina yol’a gitmiştir.[7]
İkinci
Dünya Savaşı nedeniyle çok sayıda
asker Ünye’de konuşlandırılmış,
Tepe
mevkiinde askeri
depo olarak kullanılan yer, askerlerin
tahliyesi sebebiyle boşalınca,
cezaevine dönüştürülmüştür.
Yüceler mevkiindeki şimdiki cezaevi açılıncaya
kadar,
“debboy”
tabir edilen Tepe’deki bu cezaevi kullanılmıştır
Saray Camisi İmam ve Müezzinleri
1951 Yazında, Tokatlı
Hüseyin Efendi Cuma namazı kıldırarak
camiye yeniden işlerlik kazandırmıştır.
Daha önceki yıllara ait kimlerin camide
görev yaptığını bilmiyoruz.
Ancak, diğer cami imamları gibi gayri
resmi statüdeki imam ve müezzinlerin camiye
yakın ikamet eden akil kişilerden
oluştuğu sanılmaktadır.
Bu gelenek, 1951 sonrasında bitmiş,
Saray Camisi’ne sırasıyla şu
imamlar atanmıştır:
1-
Çarşambalı Mehmet Efendi,
2-
Derviş Efendi ( Ferhan Şensoy’un dedesi),
3-
Pazarbaşı Mustafa Hafız,
4-
Hasan Hafız (Hasan Kuru, 1964-1977 ),
5-
Seyfettin Hoca (Seyfettin Yörük, 1977- 1981),
6-
Halil Arık (1982 – 1985 )
7-
Fahri Şahin, (1989 – 1991 )
8-
Ahmet Dural
9-
Ahmet Avkış
Paslu
Hoca, Kör Fethi, Şaban Hafız (Mehel
) ve Talip Yıldırım ( 1979 –
1992 ) müezzinlik yapmıştır.
İmam
yahut müezzinin mazeretli olması halinde,
cemaatten birileri görevini üstlenir; Niyazi
Ünser ( Kör Niyazi), Halit Tokaç, Ali Özalp,
Basri Şimşek ( Tabak Basri) ve Süleyman
Karadeniz, bunlardan bazılarıdır.
Hali
hazırda görevli imam Şükrü Saylan’dır.
Müezzin ise, Adem Gebeş’tir.
Saray Camisi
Restorasyonunun
Kazanımları ve Yanlışlığı
Vakıflar
Genel Müdürlüğü’nün faaliyetleri çerçevesinde
ve belirledikleri program uyarınca gerçekleştirilen
Saray Camisi restorasyonu, şüphesiz Ünye
için önemli bir kazanımdır. Tarihi
bir eserin ayakta tutulması yanında,
cami olarak kutsal bir mekanın onarılması
yapılan işe ayrı bir anlam katmaktadır.
Sırada bekleyen Saray Hamamı, Yalı
Kahvesi’ndeki kilise ve daha pek çok tarihi
eser, yeniden hayat bulmayı beklemektedir.
Çarpık yapılaşma sonucu dokusunu
kaybetmiş olan kentimiz, hiç değilse
bazı eserlerinin yenilenmesi, bazı
sokakların eski görünümüne kavuşturulmaları
sayesinde eski ve güzel günlerini yansıtabilecektir.
Saray Camisi envanterine geçmiş, biri önemli iki el yazması
Kur’an mevcuttur.
Restorasyon
öncesinde Ünye Müftülüğü zimmetine
verilen Kur’an, 1896’da
yazılmıştır.
Muhsinzade olarak anılan, Abdullah oğlu
Muhammed Rahmi tarafından
yazıldığı
anlaşılan Kur’an, 112 sene
önce yazılmıştır.
El yazması
Kuran’ın son iki sayfasında şu
açıklama vardır.
“vegad kâne hitamü kitabetü hazihi’l-mushafi’l-mektubeti
bikalemi abdül’l-hakir
elmuğtarefi bi’l-aczi ve’t-taksir el-mütevaki’
rızae Rabbihi’l-ahad Muhammed Rahmi b.
Abdullah el-Mağruf bi-Muhsin zâde zadehu
amilehu’l-llahu lutfen vezadehu Fi evahiri Şa’ban’ul-muazzama
min şuhuri senete selase aşara ve
selase mieti ve elf …”
(Ketebe kaydında hattatının ismi “Muhammed
Rahmi b. Abdullah el-Mağruf bi-Muhsin zâde”
olarak geçiyor.
İstinsah tarihi yani yazılma ve
tamamlanma tarihi 1313’tür. Miladi 1895/1890
Çeviren : İrfan Dağdelen

Giriş sayfasında:
“Bu mübarek zat ne güzel Kur’an-ı Kerim
hediye etmiş duası kabul olsun. İlahi
ruz-ı mahşerde
yüzü ak ruhu şad
olsun. Bende nasib oldu okudum bu Kur’anı
Rabbim rahmetlere gark ile son
yazanı. Acizi
Drama muhacirlerinden Bayram Edhem 5 Haziran
sene 1340”
İbaresi yer almaktadır. İrfan Dağdelen,
çeviri yanında, cildinin normal olduğu,
farklı
bir özelliğinin bulunmadığı ancak
hattı’nın “gayet güzel” olduğu
tespitini yapmıştır.
Cami imamlarından Seyfettin Hoca’nın
bahsettiği küçük boyutlu Kur’an ile kelimeyi
tevhit yazılı kemik levhanın şimdilik
izine rastlayamadık.
Yazılı belge olarak giriş kapısındaki
kitabe, Saray Camisini yaptıran
kişi hakkında bize
bilgi ulaştıran tek kaynaktır.

Bân-i hâze’l-câmi’ el-Hâc Ahmed ismuhu Bu
camiyi yaptıranın ismi Hacı
Ahmed’dir
Pâk-meşrebdir selîmü’t-tab’ bi’l-hulk’il-halîm
Temiz huylu, sağlam tabiatlı, yumuşak
yaratılışlıdır
Eyledi ukbâsını ta’mîre bu câmi’ binâ
Ahiretini onarmak için yaptırdı
bu camiyi
Hâze’l-hayrât min lutfi’l-latîfi’l-hakîm
Lütuf sahibi Allah’ın yardımıyla
yapıldı bu hayrat
Bahr-i ukbâda reîs-i keştî-i câmi’ ola
Nasıl dünyada nice gemiye kaptan olduysa
Bunda oldu keştî-i seyyâha [1] nice
kim Ahiret denizinde de müminler gemisinin
kaptanı olsun
Eyleyüb bâri Hüdâ tevfîkini her dem refîk
Allah inayetini daima kendine yoldaş
etsin
İhdinâ yâ Hâdîyü’l-lutf sırâta’l-müstakîm
Dosdoğru yola iletip hidayet etsin
Der Sümrânî [2]
hatmi sezâ târih içün ba’de’d-duâ Bu
duadan sonra, tarih düşmek için Sümrânî
der ki
Kondura [3] el-Hâc
Ahmed ecrin ed-dâru’n-naîm [4] Bunun sevabı Cennet’e koysun Hacı
Ahmed’i
1132 [1720/1721]
Günümüz harflerine çeviren : İrfan
Dağdelen Günümüz diline çeviren
: Ahmet Selim Tuncer
[1]Hacı
Ahmed Efendi’nin kaptan oluşu gerçek
mi, yoksa bu ifadeden dolayı mıdır?
(“Keştî-i seyyah”, dünya anlamındadır.)
[2]
Sümrânî,
Semrânî ya da Semerânî maslâhı, ender
kullanılan bir isimdir ve “karaca-oğlan”,
“esmer” de demektir.
[3] Hacı
Ahmed Efendi için kullanılan Gondoroğlu
lakabının bu sözcükten türetilmesi
mümkün değil ise, kulaktan kulağa
günümüze ulaşmış olduğunu
kabul etmemiz gerekmektedir.
[4] Eski
harflerin deşifresinde Tapucu Selahattin
Beyin yardımı ve teyitleri olmuştur.
Bir başka yazılı belge ise, mezarlık
olarak kullanılan bahçenin hafriyatı
sırasında ortaya çıkmıştır.
Yer seviyesinin altında inşa edilen
umumi tuvalet için, kepçeyle çıkarılan
10 – 15 kamyon dolusu toprak, kamyonlara
yüklenerek, Atatürk Parkı dolgu
alanına “moloz” olarak dökülmüştür.
Hafriyat
sırasında, kepçeye takılan ve
bir merhumeye ait olan mezar taşını
alarak, muhafaza eden Recai Kılıç,
Camiye ait “bir belge”yi kurtarmıştır.
“Merhume ve mağfure Zahide Hanım ruhu içün el-Fatiha
fi sene 1176”
(Çeviri: İrfan Dağdelen)
Hafriyatta
çalışan kepçe ve toprağı
taşıyan kamyon bellidir. Görevli mimar’dan
teyit ettiğimiz bilgiye göre, hafriyat
denizin doldurulduğu dolgu alanına
dökülmüştür. Dolgu alanına giden kamyonlar
dolusu toprak ve toprağa karışmış
mezar taşları, muhtemelen camiyi yaptıran
Hacı Ahmed Efendi ve diğer
kişilerin kemikleri moloz olarak
dolgu sahasındadır. Ancak hangi bölgeye
yahut bölgelere döküldüğü bilinmemektedir.
Üç
kamyonluk hafriyat ise Hürrem Duysak’ın
tarlasına gitmiş, bunların içinde
bir mezar taşına ait olduğunu
sandığımız küresel bir taş
ile muhtelif kemik parçaları çıkmıştır.
Restorasyon konusunda bilgi aldığımız
mühendis Muzaffer Özdemir [8], ihaleyi
alırken tuvaletin projede yer aldığını,
ihale anlaşması gereği tuvaletin
yapıldığını söylemiştir.
Ancak hafriyatı kendisinin yapmadığı
ve hafriyat sırasında Ünye’de olmadığını,
avlunun eski bir mezarlık olduğunu
bilmediğini ifade etmiştir. Hafriyatla
ilgili mimarın bilgisine baş
vurduğumuzda ise, aynı bilgi noksanlığı
içinde olduklarını gördük.
Recai
Kılıç -
Rifat Coşkun ve Mahmut Güner,
restorasyon başlamadan iki ay önce birer
dilekçe ile Samsun Anıtlar Yüksek Kurumu’na
başvurmuşlardır. Mezarlık
olarak kullanılan bahçeye tuvalet yapılmasının
sakıncalarına işaret etmişlerdir.
Buna karşın, projenin ihaleye çıkarıldığı,
bu aşamada herhangi bir müdahalenin söz
konusu olamayacağı bildirilmiştir.
Mahmut Güner, bu defa Diyanet İşleri
Başkanlığına baş vurmuştur.
Ancak oradan da bir netice alamamıştır.
Restorasyon yerinde bir karardır.
Vakıflar Genel Müdürlüğünün
tespiti, ekibinin çizdiği röleve, keşif
ve mali durum belirlemesinden ardından,
Anıtlar Yüksek Kurulu’ndan onayından
geçen bir projeye sahiptir. Ancak projede
mezarlık alanına tuvalet tahsis edilmesi
göz ardı edilmiş ve bu haliyle ihaleye
çıkarılmıştır.
Çevreden
görüp, müdahaleci olan bazı duyarlı
vatandaşların dışında,
maalesef yapılan uygulamanın -mezarlığı
tuvalete çevirmenin- sorumluluğunu resmi,
sivil hiçbir kişi ya da kuruluş üstlenmemiştir.
Yol kıyısındaki ağaçların
ise niye kesildiği bilinmemektedir.
Sonuç
olarak,
sahip çıkamadığımız
mezarlara, denize dolgu olarak döktüğümüz
ecdat kemiklerine saygı olarak,
avlunun bir kıyısına Hacı
Ahmed için sembolik bir mezar yapsak,
acaba kendimizi affettirebilir miyiz?

Avluda
toprak zemin olarak görünen alanın bir
kısmı bile, böyle bir sembolik mezarı
karşılayabilecek büyüklüktedir.
Yazarken
bir kısmını andığımız
ve ismini zikredemediğimiz, bizi bilgilendiren,
yönlendiren, Ünyeli büyüklerimize, hocalarımıza
ve yardımı dokunan herkese teşekkürler.
Özellikle kitabe ve diğer eski yazmaları
deşifre eden A. Selim Tuncer ve
İrfan Dağdelen’e minnettarız.
Sayın Dağdelen’in bir belirlemesiyle
sonluyoruz:
“Yapmış
olduğunuz çalışmaların bölgemiz
ve Ünye’miz adına ne kadar öneme
haiz olduğunu
herhalde sizlere anlatmama gerek yok. İşin
erbabı bu konulara
zaten vakıftır.
Ama bu çalışmalara ilgili makamların
da dikkatini çekerek bu tür
eserlerin muhkem
bir merkezde toplanması ve ilgisiz kişiler
tarafından zaman
geçtikçe sır
olmasından kurtarılması gerekir.
O yüzden bir KENT
BELLEĞİ, KENT ARŞİVİ
ve BİLGİ MERKEZİ
oluşturmak
herhalde YEREL YÖNETİM ve SİVİL
TOPLUM ÖRGÜTLERİ
üzerine farz-ı
ayındır.”
Ahmet Kabayel Ahmet Derya Varilci
ahmetkabayel@gmail.com varilci@gmail.com
FOTOĞRAFLAR: AHMET DERYA VARİLCİ
– AHMET KABAYEL
__________________________________________________________________________
Dipnot :___________________________________________________________________
[1] 106 yaşına kadar yaşayan ve
berrak bir hafızaya sahip olan Aziz
Çavuş’un , bir değirmenden
söz ettiği söylenir. Mehmet Kaplan’ın
dedesi Aziz Çavuş, Saray Camisi’ni yaptıran
Hacı Ahmed Efendi’nin cami için
bir değirmen yaptırdığını
ve Anasu Deresi’nden gelen su üzerine
kurulduğu, Çınar ağacı
ile Süleyman Paşa Sarayı arasında
yer aldığı ve 1800’lü
yılların sonuna kadar çalıştırıldığı
söylenir. Recai Kılıç’tan
öğrendiğimiz bu bilgi, isimleri
zikredilen diğer kişiler tarafından
da doğrulanmıştır.
[2] Recai Kılıç, Mahmut Güner, Orhun
Güven ve Hasan Hafız (Kuru) gibi daha
birçok Ünyeli ve cami görevlileri, cami bahçesinin
mezarlık olduğu bilgisine sahiptirler.
Eski belediye başkanlarından Hüsrev
Yürür’ün, gazeteci Yaşar Karaduman’a
yaptığı açıklamadan da
anlaşılacağı üzere, Navarrin
Gazisi Tiryaki Hasan Paşaya ait mezar,
meydandan buraya nakledilmiş, buradan
da muhtemelen “Elmalık” denilen Çakırtepe
Kabristanlığına götürülürken,
diğer mezarlar toprak altında kalmıştır.
(Bkz. Şirin Ünye Gazetesi, 07.11.2006
Tarihli nüsha. (“Mezarda Karışan
Paşalar”).
[3] Hacı Osman Ağa Cami tümüyle yıkılıp
yeniden inşa edilirken, taş minaresi
orijinal haliyle günümüze ulaşmıştır.
Saray Camisi ise, tersine minaresi yeniden
yapılmış ama cami binası
orijinal haliyle günümüze ulaşmıştır.
[4] Aktaran: Orhun Güven.
[5] Niçin cezaevi olarak camiler tercih edilmiştir?
Bu konuda, camide cemaat azlığı,
fiilen namaz kılınmayıp binanın
metruk olduğu varsayımları
yanında, dönemin iktidarının
politikası gereği olduğu ifade
edilmektedir.
[6] Osmanlı Arşivlerinden aktaran Osman
Doğan.
[7] Hüseyin Çuhacı, Hüseyin Beşli,
Recai kılıç, Mahmut Güneş,
Yalçın Taşçıoğlu, Recai
İkinci, Arif Korkmaz ve Hicabi Yıldıran
gibi bir çok Ünyeli’nin belleğinden aktarılmıştır.
Hilmi “Emmi” nin ot deposu olarak belirtilen
bu mekana “Siyasi Tevkifat” olarak
bilinen tutuklu sanıklar da konmuştur.
[8] Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği
“Uzak” filminin “Altın Palmiye”li
oyuncusu Muzaffer Özdemir, aslen Jeoloji
mühendisidir. Hobi olarak yaptığı
restorasyon işinde, Saray Camisi’ni seçme
sebebi, bu camiyi “şirin” bir yapı
olarak görmesidir. Maddi kazanç elde etmediğini
ifade ettiği bu işlemde, cami avlusunun
altında mezarlar olduğunu bilse,
tuvalet işine hiç girmeyeceklerini, en
azından hafriyatın bu şekilde
gerçekleşmesine engel olunabileceğini
söylemiştir.