
Ermeniler
önce Selçuklu Türkleri, sonra Osmanlı Türkleri
ile yüzyıllar boyunca barış,
huzur ve kardeşlik duygularıyla birlikte
yaşamışlar, aynı kültürel
değerleri üretmişlerdir. Dini inanç
ve ibadetlerinde diğer Gayri Müslimler
gibi tamamen serbest olmuşlardır.
Osmanlılar Millet-i Sadıka olarak
niteledikleri Ermeniler’e üst düzeyde değer
vermişler, devlet idaresindeki en sorumlu
mevkilerde görev yapmalarına olanak tanımışlardır.
O kadar ki: Osmanlı İmparatorluğunda
19. yy sonlarına doğru 22 Bakan, 33
Milletvekili, 7 Büyükelçi, 11 Konsolos, 29 Paşa
ile 11 Profesör vardı. Ayrıca 803
Ermeni okulunda 2088 öğretmen, binlerce
Ermeni öğrenciye tamamen özgürce eğitim
vermekteydiler. İki ulus arasına hiçbir
zaman düşmanlık duygusu girmemişti.
Sadece Ermeniler değil, diğer tüm
Hıristiyan ve Yahudi teba, Türklerden farklı
muamele görmemiş, hiçbir meslekten men
edilmemişler, huzur, refah ve zenginlik
içinde yaşamışlardı.
Ancak Rusya, İngiltere, ABD ve Fransa’nın
kışkırtmalarından sonra
1895 yılında 1000 yıllık
iyi kabule nankörlükle cevap vererek isyan etmişler,
Müslüman, Türk, Kürt, Çerkez, Arap halka karşı
katliama girişmişlerdi. Bu girişim
özellikle 1912-1915 ile 1918-1920 dönemlerinde
Rusların himayesiyle doğuda yoğunlaşmıştı.
Özetle söylemek gerekirse, 1895 tarihinden sonra
Ermeniler, çoğunluğu Türklerden olmak
üzere 1 milyondan fazla Müslüman’ı katletmişlerdi.
Talihsiz bir kararla I. Dünya Savaşına
katılan Osmanlı İmparatorluğu
her cephede Rusya, İngiltere ve Fransa
ile savaşa tutuşmuş, doğu
cephesinde yurt içinden Ermenilerin, sınırda
ise Rusların saldırısına
uğramıştı.
Sultan Reşat, Enver Paşa ve Alman İmparatoru Keiser
Wilhelm
Türk ordusunun gerisini
emniyete almak, İstanbul’da zararlı
faaliyetlerde bulunan Ermenilerin eylemlerini
önlemek maksadıyla, önce Ermeni komitelerinin
“Hınçak, Taşnak ve diğerlerinin”
kapatılması kararı alındı.
Bu komitelerin merkez ve şubelerinde bulunan
belgelerin imhasına imkan verilmeden tamamına
el kondu. Komitelerin yönetici ve ileri gelenleri
ile zararlı Ermeniler tutuklandı.
16 – 55 yaş arası Ermenilerin dışardan
içeriye, içerden dışarıya girip
çıkmaları yasaklandı. Haberleşmelerini
Türkçe yapma mecburiyeti getirildi. Ermeni gazeteler
kapatıldı. Ermeni çocuklar artık
devletin resmi okullarında okuyacaklardı.
Bu arada İstanbul’da yaşayan 82.800
Ermeni’den toplam 2.345 kişi tutuklandı.
İşte bu tutuklama, bugün Dünyanın
her yerinde 24 NİSAN 1915 ERMENİ SOYKIRIMI
günü olarak anılmaktadır. Tutuklananlardan
bir tekinin bile öldürülmemiş olmasına
rağmen…
Bahriye Nazırı Cemal Paşa
Tiflis’te bir Ermeni tarafından öldürüldü
Bundan sonra sıra
doğuda savaşan ordunun gerisini emniyete
almak gayesiyle Ruslarla Ermenilerin iş
birliğini önleme kararına gelmişti.
Bunun için 27 MAYIS 1915 günü yer değiştirme
(TEHCİR) yasası çıkarıldı.
Yer değiştirme, önce, tüm Ermenilere
uygulanmadı Katolik ve Protestanların
yanı sıra subay ve sıhhiye sınıfı
olarak Osmanlı ordusunda görev yapanlar,
Osmanlı Bankası çalışanları,
sakatlar, yaşlılar, dul kadınlar,
çocuklar göçe tabi tutulmadılar. Göç edenlerin
tüm ihtiyaçları göçmen ödeneğinden
karşılandı. Erzurum, Bitlis ve
Van’dan çıkarılanlar, Musul’un güney
kısmı ile Zor ve Urfa Sancağı’na;
Adana, Maraş, Halep’ten çıkarılanlar
Suriye’nin doğu kısmına yerleştirildiler.
Göçe tabi tutulanlar, özellikle Ruslarla aynı
inanca sahip Gregoryen Ermenilerdi.
Sonradan,
göç ettirilmemiş olan Katolik ve Protestan
Ermenilerin de zararlı eylemleri tespit
edilince tehcir yasası onlara da uygulandı.
1915
yılında Osmanlı toprakları
üzerinde yaşayan Ermeni sayısı
1 milyon 250 bin kişi idi. İstanbul,
Bursa ve diğer Batı Anadolu illerinde
yaşayan 167.778 kişi göç ettirilmemiştir.
Yola
çıkarılmak üzere toplanan Ermenilere
yiyecek ve ekmek dağıtılıyor
9 Haziran 1915’ten
8 Şubat 1916’ya kadar Osmanlı topraklarının
bir yerinden daha emniyetli ve daha az zarar
verebilecekleri başka bir yerine, gönderilenlerin
sayısı 395.040 kişidir. Bunlardan
356.084 kişi yeni yerleşim bölgelerine
ulaşmışlardır. Yani kayıp
sayılan Ermeni 35.000 kadardır. Halep’ten
daha sonra çıkarılan 26.064 Ermeni’nin
391.000 göçmen sayısı içinde oldukları
ve onlarda hiçbir kayıp vermeden göçtükleri
halde 356.000 Ermeni sayısına dahil
edilmemişlerdir. Şu halde kayıp
sayısından bunları çıkardığımızda
geriye 9 – 10 bin kadar telefat kalır ki,
bunlar da asla Türk askerleri tarafından
öldürülmemişlerdir. Yani soykırım
kesinlikle söz konusu değildir. Ölümler
kış şartlarının zorluğu,
Ermeni, Rum, Türk soygun çetelerinin baskınları
sonucu gerçekleşmiştir.
Görülüyor
ki: 900.000 Ermeni yaşadıkları
yerden ayrılmamışlar. Buna rağmen
pek çoğu da fitnelerini sürdürmeye devam
etmişlerdir.

Ünye’de
Ve Terme’de Ermeni Eşkiyası
2
Kasım 1916 da Rus donanması Terme’ye
bir eşkıya çetesi çıkarmıştır.
Bu çete ilk gün 9 kişiyi şehit etmiş,
iki kişiyi yaralamış, 19 kişiyi
esir alarak götürmüş, 3 milyon 100 bin
kuruş değerinde zarar vermişlerdir.
(Eşkıyanın götürdüğü
19 kişiden bazıları soygun yapmak
için Ermenilere kendi gönülleriyle katılmışlardır.)
Terme’ye
Rus Donanması’ndan çıkarılan
Ermeni eşkiya çetesi Ünye’ye geçmiş
eşraftan pek çok kişinin menkul ve
gayrimenkulüne el koymuş, evli ve çok güzel
bir kadınla, kızını yanlarına
alarak dağa çıkarmışlardır
.
Tüm maddi varlıklarını,
eş ve çocuklarını geride bırakarak
savaşa giden Türk erkeklerinin yokluğundan
faydalanan bu çetel, Rum çetelerle iş birliği
yaparak Ünye’nin Kiraz tepe, Üçpınar, Köklük,
Havzıkara, Ballık köylerine girerek
çocuk, kadın, yaşlı demeden köylüleri
öldürdükleri, manastırda köylülerden bazılarını
kurşuna dizdikleri, bazılarının
başlarını keserek kazığa
taktıkları, kadınlara tecavüz
ettikleri İçişleri Bakanlığı’na
rapor edilerek belgelenmiştir. Benzer belgeler,
İngiliz arşivlerinde de vardır.
Hatta geri dönen Ermenilerin bıraktıkları
mülk ve taşınır mallarını
aynen aldıklarına dair belgeler, Samsun’u
işgal eden İngilizlerin mümessili
Pearing tarafından rapor halinde İngiltere’ye
gönderilmiştir.
İyi
Yürekli Türkler ve Ermeniler
Ünye’den
yasa gereği göç ettirilmeyen, Dönme dediğimiz,
din değiştirerek Müslüman olan Ermeniler
ve Ünye ileri gelenlerinin koruma ve kefillikleriyle
yer değiştirmeyen Ermeni ailelerden
günümüze kalan kişileri saymadan önce,
göç sırasında ölecekleri kesin olan
özellikle kız bebeklerin hazin, ama bir
o kadar da yüce gönüllülük sergileyen serüvenlerini
anlatmak isterim.
Köylerde ve Ünye’de,
Ermeni ve Türk aileler, öylesine iç içe, öylesine
saygılı ve öylesine dostça bağlı
idiler ki birbirlerine… Göç yasası bile
bu bağlılığı koparamadı.
Dost aileler göçenlerin götüremediği mallarını,
evlerini, tarlalarını, yatak ve yorganlarını,
kazan ve kepçelerini, kedi ve köpeklerini, dana
ve ineklerini ve de bebeklerini emanet aldılar.
Anneler
yavrularını canlarından kopararak,
yürekleri yırtan haykırışlarla,
sel olup akan gözyaşlarıyla, kendilerini
bu duruma düşüren hain soydaşlarına
lanetler yağdırarak emanet ettiler
dostlarına. Emanetçiler de bu son derece
değerli emanetleri kendi yavruları
gibi kollayıp korumayı, büyütüp eğitmeyi,
yedirip doyurmayı, yeminle temin ettiler
dostları Ermeni anne ve babalara. Bazı
göçerlerin bebeklerinden başka tek bir
bırakacağı malları olmadığı
halde, onların bebekleri de emanet alındı.

Ermeni
Aileler
Gidenler
gitti. Bir daha hiç, ama hiç dönmediler. Mallar
ve bebekler kaldı.
Bebekler
Müslüman terbiyesiyle büyüdü. Genç kız
oldular, ama kökenlerini bilerek. Adları
Müslüman adıydı. Hiçbiri Ermeni adını
kullanmadı. Sonra bu analı babalı
yetim genç kızlar, Müslüman anne ve babaları
tarafından çeyizlenip çimenlenerek evlendirildiler.
Kimlerle?:
Köylerin
ve kentin eşrafından en sevilen gençlerle…
Daha
kimlerle?:
Malsız,
mülksüz yoksul ama saygın, bilgin, dindar,
namuslu ve sözü dinlenir Türk Müslüman gençlerle…
Bu eşraftan gençler ve yoksul saygın
gençler her anılışlarında
kendi asaletlerine ek olarak Ermeni kızının
kocası diye vasıflandırıldılar.
Bu
sıfat asla bir aşağılama
değil aksine yüceltmeydi. Hala da öyle.
Çünkü İslam inancında bir gayrimüslim
kadın ya da yetim kızla evlenip onu
onurlandıran Müslüman erkeği Tanrı
katındaki değeri cennetle ödüllendirilirdi.
Günümüzde emanet
Ermeni kızı yengelerimizden hayatta
kalan yoktur, ama Ermeni kızlarının
kızları ve oğulları çok.
Artık onların Ermenilikle anılmaları
hem ayıp, hem günah sayılıyor.
Onların hepsi dini bütün Müslüman çünkü…
Yeni nesil neyin ne olduğunu zaten bilmiyor
günümüzde, bizler karıştık gittik.
Ama
bunların dışında Ermeni
kimlikleri, Ermeni dini ve adetleriyle Ünyelilerce
korunarak kalan aileler de vardı. Uzun
yıllar Ünye’de sevgiyle, onurlarıyla
yaşadılar. Kardeş kadar yakın
dostları ve komşularıyla birlikte.
Benim tanıdıklarım ta.. 1940
yıllarından son yıllara kadar
Ünye’deydiler.
Bu aileler kimlerdi?:
Tenekeci
Mıgırdiç Usta ve çocukları
Terzi
Maksut Usta ve çocukları
Terzi
Leon Usta ve çocukları
Mıgırdiç
Ustanın Nerser (Murat usta) Karakin, Nubar
isimli 3 oğlu vardı. Nubar çocuk yaşta
İstanbul’da yaşamaya başlamıştı,
ama Murat ve Karakin ustalar hep Ünye’deydiler.
Ve Ünye’nin vazgeçilmezleriydiler. O yıllarda
Ünyelilerin çoğu, kış aylarında
ocakta ısınıyor sobayı bilmiyorlardı.
Mıgırdıç
Usta bu iki oğluyla teneke sobayı
getirdi Ünye’ye. Özellikle de Murat Usta, yaptığı
fındık kabuğu yakan, ördek soba
ve borularını bizzat kendi elleriyle
evlere kurmak suretiyle yıllarca çalıştı
Ünye’de.
Murat
ustanın Alis, Aznif, Anayif isimli üç kızı,
Gayzak isimli bir oğlu vardı. Gayzak
da çok hizmet verdi Ünye’de. O, soba dışında
daha çok evlere su bağladı. Şimdi
İstanbul’da yaşıyor. Alis ve
Aznif Tokatlı Ermenilerle evlendiler. Anayif
İstanbul’da. Aznif ve Alis eşimin
candan arkadaşları idi genç kızlıklarında.
Evlilikten sonra koptular
Karakin Ustadan iki fotoğraf

Karakin çok çeşitli iş yaptı. En şaşılası
işi Define avcılığı
(Gömü arayıcılığı)
idi. Sanırım göç sırasında
zengin Ermenilerin ve daha sonra mübadele ile
Yunanistan’a giden Rumların altın
paralarını gömüp sakladıkları
hakkında kesin bilgi sahibi idi. Tepki
çekmemek için yanına Türk ortaklar alarak
Ünye’de ve yurdun çeşitli yörelerinde kazılar
yaptı. Ama hiçbir şey bulamadı.
Ve yazık ki bu uğurda elinde ve avucunda
ne varsa harcadı.
Ama
Karakin Usta benim çok sevdiğim arkadaşım,
hatta kısa bir süre iş ortağımdı.
Bahar ve Ayda isimli iki kızı Berç
ve Aret isimli iki oğlu vardı. Yani
hala da var ve oğullar Ünye’deler. Zaten
Ünye’deki Ermenilerin son iki temsilcisi onlar,
başka yok.
Terzi
Maksut Ustanın dört oğlu Hampar, Minas,
Mıgır ve Vahan Ahbap kardeşler
uzun yıllar terzilik ve şapkacılık
yaptılar. Ölen iki kardeşten sonra
Minas ve Vahan İstanbul’a göçtüler. Minas’ın
doktor oğlunun Erbakancı bir kızla
nişanlanmasından sonra Minas’ın
çırpınarak ağlayışını
hala şaşarak hatırlıyorum.
Minas bu nişanı bozdurmayı başardı,
ama sonradan oğlunun yine başka bir
Müslüman kızla evlenmesini önleyemedi.
Vahan’ın kızı da doktor olmayı
başardı.
Ünye’de
bildiğim ve tanıdığım
3. Ermeni ailesi Terzi Leon Usta’ydı. Onun
da Gazar, Mardiros, Mari isimli 2 oğlu
ile dünyalar güzeli 1 kızı vardı.
Leon usta öldü. Çocuklarının hepsi
Kanada’da yaşıyorlar. Mardiros benim
öğrencimdi. Çok zeki ve çok çalışkandı.
Mühendis oldu. Kanada’ya gitti. Ermeni komitesi
Asalay’a katılıp Türkiye aleyhine
çalıştığı söyleniyor.
İnşallah aslı yoktur.
Ünyeli
Ermeniler Gregoryen idiler. Tehcir yasası,
önce bu mezhep mensuplarının bulundukları
yerden çıkarılmasını öngördüğü
halde Ünyeli Gregoryenler korundular. İyi
ki korunmuşlar.

Atmışlı yıllar,
Murat Usta ve çocukları, bugünkü İskele
Restoranın önünde
Denize giriyorlar.
Murat Usta sağda ayakta
Diz çökmüş büyük kız
Anayit,
Önünde oğlu (solda şapkalı)
Yedvart, yanında Bahar, Ayla, Müşerref
sağda, Berç
Ve Aret. Diğer iki çocuk
bilinmiyor
Fotoğrafa ait bilgileri,
Karakin Usta’nın oğlu Berç Gülezyan
vermiştir.
Anılarım;
Şimdi
onlarla çok özel ve çok samimi, bana kalan birkaç
anımı okuyucularımla paylaşmak
istiyorum.
Doğma
büyüme Ünye Ermenileriyle çok sıcak dostluk
ve komşuluklarımızı daha
önce anlatmıştım. Özellikle dayım,
Terzi Leon usta ve Tenekeci Murat ustayla kardeş
gibi arkadaştılar. Dayımı
her aradığımda önce Leon Ustanın
dükkanına gider, çok kez onu orada bulurdum.
Elbiselerimizi Leon usta dikerdi. Herkes gibi
ben de onu çok severdim.
Tenekeci
Murat Usta ve dayımlar her yaz, o zamanlar
adı Karakuş olan Akkuş yaylasına
çıkar, Ünye’nin sıcağından
ve sineğinden kurtulmaya çalışırlardı.
2 aile Akkuş’ta daima yan yana iki ev tutar
gece gündüz beraber olurlardı. Murat Usta
ve dayım hafta içinde Ünye’deki işlerini
sürdürürler, hafta sonunda yaylaya, ailelerinin
yanına çıkarlardı. O zamanın
Karakuşu’na sadece kamyonlar çalışır,
60 km lik bozuk yolu bazen 6 saatte ancak gidebilirlerdi.
Şimdi düşünüyorum ve her hafta bu
çok yorucu yolculuğa nasıl katlandıklarına
şaşıyorum. Filiz gençliğimde
bunu onlara sorduğumda Murat Usta: “Garağuşta
kuzu pirzola ile rakının zevki başka
oluyor’ yiğenim derken, dayım bıyık
altından gülerdi. Bir gün av dönüşü
Leon Ustanın dükkanının önünden
geçip eve giderken Usta’yla göz göze geldik.
Yusuf GÜVEN, Gazaros BAYGIN, Hüseyin MİSTEPE
( Ufuk Mistepe Arşivi)
Av çantamdaki tek
sülünü kendisine ikram ettim. Şal kuyruklu
harika güzellikte bir horozdu verdiğim.
Leon Usta’nın bu değerli hediyeye
sıradan bir şeymiş gibi davranışı
beni şaşırttı.
‘Ne
o dedim? Az mı geldi? Yoksa beğenmedin
mi?’ dedim.
‘Ulan
ne biçim avcısın sen’ dedi. Zavallı
domuzcukları vurup vurup öldürüyor, sonra
da adi bir leşmiş gibi ormana atıveriyorsunuz.
Ne olur sanki, şöyle budundan 2-3 kiloluk
bir parça kesip Leon dayına getirsen ha!?...
getirsen de bende gavurluğumu hatırlasam
günaha mı girersin?’
Ben
şaşkınlığımdan
ne diyeceğimi bilemezken o devam etti.
İngen
(yengen demek istiyor) bilmeyecek haaa… Ben
ona bu et dana filatosudur, derim. O gavurun
garısı da sanki Müslüman garısıymış
gibi domuz etinden iğreniyor. Eskiden avcıbaşı
Palakcı Şükrü sürek avına çıktıklarında
bana gizlice böyle etler getirirdi. Bende inadına
ingene de yedirirdim. Ne eti olduğunu hiç
anlamazdı’
Ertesi
hafta ava gittiğimizde bir domuz vurduk.
10 avcıydık ormanda. Köpeklerimiz
domuz daha ölmeden hayvanı yemeğe
başladılar. Atalarından genlerine
geçen vahşi yaratılış hayvanları
çılgına çevirmişti. Avcı
arkadaşlarım ve ben böyle bir durumla
ilk kez karşılaşmıştık.
Av köpekleri vurulan avı yemezlerdi. Köpekleri
zorla zincirledik.
Ben
arkadaşlarıma Leon ustanın isteğini
anlattım. Kimseye söylemeyeceklerine dair
söz aldım. Domuzun budunu açmak için büyük
bıçak taşıyan arkadaşlardan
bıçak istedim. Benimki kuş kesmek
için ustalıkla kullandığım
kunduracı falçatasıydı çünkü.
Hiçbiri mundar olur diye bıçağını
vermedi. Kendilerine yeni bıçak alacağımı,
bugün vurduklarını da keseceğimi
vaat ettiğim halde gene de vermediler.
Bıçaklarını yıllardan beri
kullanıyorlarmış, hatıra
değeri varmış.
Leon Usta’ya ‘Ormanda
domuz göremedik’ demeyi tasarlayarak büyük bir
üzüntü içinde domuzu orada öylece bırakıp,
döndüm.
Ermenilerle
bizim ailenin dostluğu Ünye için sıradan
bir olaydı. Çünkü Ünyelilerin Ermenilere
karşı tutumu tıpkı bizim
aileninki gibiydi. Onlar sadece evlilik konusunda
katıydılar. Müslümanlardan asla kız
almaz, Müslümanlara kız vermezlerdi. Bu
durum şimdi değişti. Sevgili
Aret bir Müslüman kızla evli. Bütün bunlara
karşın Müslüman ve Ermeni gençler
arasında duygusal bağlar kurulmuyor
değildi. 1957 yılından sonra
Ünye ortaokulu öğrenci sayısı
hayli kabarmıştı. Kadrolu öğretmenler
bu sayıya yetişemiyordu. Okul idaresi
ihtiyaç duyduğu branş öğretmenliklerini
ilkokul öğretmenleriyle dolduruyordu. Ben
ve arkadaşım Yusuf Taslı da bu
şekilde görevlendirilmiştik ortaokulda.
Bir
ders arasında öğretmen odasına
giderken Yusuf beyin gözünde yaşlar gelerek
güldüğünü gördüm. Sebebini şöyle anlattı:
Öğretmen kürsüsünün önüne dizili olan sıralarda
kız öğrenciler, diğer yanlardaki
sıralarda erkek öğrenciler oturuyormuş.
Duvar dibine dizili olan sıralardan birinde
oturan erkek öğrencilerden birinin kız
sıralarına çok dikkatli baktığını
fark etmiş, olayı şöyle anlattı:
‘Öğrenciye hissettirmeden sıralar
arasında gidip geliyor, göz ucuyla oğlanın
hareketlerini takip ediyordum. Bir ara arkasından
kelebek gibi bir kağıt parçasının
kız sıralarına doğru uçtuğunu
gördüm Aniden dönerek kağıda havadayken
kaptım’
Dersten
çıkma zilinin çalışına kadar
tuttuğu kağıdı cebinden
çıkardı bize de okudu.
Bahçalarda mor meni
Verem ettin sen beni
Ya sen Müslüman ol Anayit
Ya ben olam Ermeni
O
gün öğretmen odasında kahkahalarla
gülmüş, bu olayı konuşmama, unutma
kararı almıştık aramızda.
Anılar
anıları çağrıştırıyor.
Ermenilerle dostluğumuzun derecesini vurgulayan
bir anımda şu:
Asalanın
dış elçiliklerimize yaptığı
saldırıların arttığı
sıralarda 11 arkadaş bir ortaklık
kurarak, Ünye’de bir ticaret işi yapma
kararı almıştık. Ortaklardan
biri de Karakin ustaydı. Her gün bir elçimiz,
yahut elçilik görevlimiz öldürülüyordu. Ortaklarla
yaptığımız bir toplantı
anında gene bir dış görevlimiz
öldürülmüştü. Üzüntü içinde:
Biz
aramızdaki Ermenileri kardeş gibi
görürken, bunlar bize neler yapıyor gibi
sözlerle konuyu konuşurken Karakin Usta:
Arkadaş dedi.
“Bu kardeşlik bizim namussuz heriflerin
eylemleri böyle sürerse günün birinde biter.
Ondan sonra da siz bizimkileri öldürmeye başlarsınız”
Sonra bana dönerek:
“O
gün geldiği zaman ben çoluk çocuk sizin
eve sığınacağım” dedi.
“Çünkü yalnız sana güveniyorum” Sonra da
çok komik ve çok sevecen bir edayla toplantıdaki
arkadaşları göstererek bana:
Karakin Usta ve Ailesi ( Fotoğr. Ufuk Mistepe Arşivi)
“Bu
puştlar var ya” dedi. “Bu puştlar…
Çünkü
önce beni öldürmeye kalkarlar..’
Ben
de:
‘Başımın
üstünde yerin var, ama sen küçük bir gavursun
oğlum’ dedim. ‘Merak etme kimse seni öldürmeye
tenezzül etmez’
Toprağı
bol olsun, Karakin Usta haklı çıkıyor galiba…
24.10.2007
İRFAN
IŞIK