1) ÜNYENİN FENERCİ BABASI

 

Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyet kuran büyük kurtarıcı Atatürk’ün önderliğinde devrimlere girişildiği yıllarda, Türkiye’nin nüfusu on bir milyon civarında idi.

Türk Ulusu bu kadarcık ulusla İsmet İnönü’nün, yedi düvel dediği dünyanın en gelişmiş ülkeleri ve onların piyonları ile savaşarak egemenliğini tüm dünya ile birlikte düşmanlarına da kabul ettirmiş, tam bağımsız Cumhuriyetini kurmuştur.

Ne yazık ki Atatürk’ün gençliğe hitabında tarif ettiği gibi (Cumhuriyetimiz harap ve bitap) tı. Türk Köylüsü hayvancılık ve aile tarımcılığı ile, kendi gereksinimlerini karşılamak çabasında idi. Kentlerde yaşayan halk da aynı çaba içinde idi. Ne sanai, ne de elle tutulur esnaf sınıfı vardı... Herkes genellikle ailesinin geçimi için çalışmakta idi. O kadar ki: kendir üreten köylülerin kendir saplarından yoldukları liflerden ilkel bir şekilde ürettikleri kaba dokuma ile kendilerine  (Karadon) dedikleri bir pantolon ve (göynek) dedikleri bir üstlük dikerek giyindikleri yıllar daha dün gibi yakın. Bu giysiler ile gezen köylülere 1955 yılına kadar sıkça rastlamak olası idi.

Savaş yılları sonrası Türk insanının gereksinimi özdeyişlerimizde tanımlandığı gibi gerçekten (bir lokma bir hırka) idi.

  Bebek ölümleri dünya ortalamalarının akıl almaz ölçüde üstünde, Samsun ile Ordu arasındaki coğrafyada sıtma, çiçek ve verem hastalıkları bir kıran ölçüsünde idi. Çiçek aşısı ve kinin, sıtma ile çiçek hastalığının kesin koruyucusu idi ama, onları bulmak hayal idi. Verem aşısı icat edilmişti ama, Türkiye henüz adını bile duymamıştı. Veremin tedavisi zengin beslenme diye tarif ediliyordu. Yağlı ballı beslenen kaç kişi idi ki Türkiye’de. Üstelik verem zengin sayılan pek çok Ünyeli’yi alıp götürmüştü. Halk korku içinde idi. 1930’lu yıllarda Ünye Eczane ve eczacısı olan Türkiye’nin çok nadir ve şanslı kasabalarından biri idi ama, aranılan ilaçların tümünü bulmak imkansızdı.

(O eczacı şimdi FALEZİN üzerinde Topyanı ile Fener arasındaki Tepe’de zamanının en modern mimarisi ile tasarlanmış mezarında tek başına yatıyor. O’nun gömüldüğü zamanda oralar çok ıssız, çocuklar için adeta korkunç yerler idi. Rahmetli eczası için hortladı diye bir iftira çıkarılmıştı. Oranın korkutucu yer olmasından mıydı? Yoksa bir takıntılının öç alma isteğinden mi çıkmıştı bu söylenti bilinmez ama Ünye’ye hiç kimsenin yapmadığı kadar büyük hizmet vermiş bir faninin, bu şekilde aşağılanması da o oranda haksızlıktı)

(Fotoğrafta, Eski Ünye Feneri)

 

İlaçları, Samsun-Trabzon gibi illerde muayene olup doktor reçetesi alanlar arıyor, yada eczacının bizzat tavsiye ettikleri alınıyordu.

  Sağlık dışındaki gereksinmeler iyi kötü karşılanıyordu ama, Doktor ve ilaç ihtiyacı bir başka ve onulmaz dertti. İlaç bulunsa bile iğne vuracak sağlıkçı, o iğneyi tavsiye edecek doktor nerede idi? İstanbul’da doktor yetiştirecek bir Üniversite fakültesi vardı ama, sağlık memuru yetiştiren bir okul yoktu. Parmakla gösterilecek kadar yetişen doktor’da hep büyük kentlerde ya da Ordu’nun bünyesinde idiler, iğne yapmasını bilen kişiler savaş yıllarında, Ordu’nun sıhhıye sınıfında hizmet veren terhis edilmiş askerlerdi.

Ünye’nin Fenerci Babası’da böyle bir kişi olmalıydı. Ama O kendisini öylesine iyi yetiştirmiş bir sağlıkçıydı ki adeta genel cerrahtı. Üstelik Ünye’nin üst düzey bir kent soylusuydu. Zengindi. İtibarlıydı. ve tüm Ünye’nin Fenerci Babası idi.

Ünye limanı’nı belirleyen Fenerin bakım ve korunması, çalışmasının devamlılığı ona emanet edilmişti. Falezin en uç kısmında, hem Çaltı, hem de Yason Burnu’ndan döner dönmez görülen bir yerinde, dört duvar şeklinde yapılan bir korunağın içine kurulan fener, gece gündüz devamlı belli aralıklarla çift çakan ışığı ile denizdeki trafiğe yön veriyordu. Halen de vermekte.

 

Fenerin gayet basit bir düzeneği vardı. Altta bir gaz tüpü, yukarıda onu ayarlı bir zaman diliminde otomatik olarak açıp kapatan ve açıldığı zaman ateşleyen bir düzenek. Gazın çıkıp ateşlendiği yer olan marpucun çevresinde ışığı uzaklara ulaştırması için ayarlanmış, kalın camlı bir çevresel ayna, hepsi bu… Bu sistemin devamlılığını da Fenerci Baba sağlıyordu. Fenerin güvenliği için onun bulunduğu kentin en güvenilen bir kişisine teslim edilmesi gerekiyordu ki, bu Ünye için Fenerci Baba idi.

 

  Çünkü o her şeyden önce zengindi. Tüccardı. Kentin tek iğne vurucu sağlık memuru, hastalıkları tanılayan alaylı doktoru, kapalı şiş ve yara gibi görülebilir hastalık belirtilerini ameliyatla otayan bir cerrahtı. Vurulan insanların vücudunda kalan kurşunu çıkarabilen, kılıç, hançer, kama gibi kesici silahların açtığı yaraları dikebilen ve onları iyileştirebilen bir cerrah… Ailesi ve birkaç yakınından başka ismini bilen yoktu .

 

Adı Ahmet’ti ama O Fenerci Baba idi.

Benim hala dediğim, babamın halasının kızı olan İfakat hanım ile evli idi. Halamdan çocukları olmamıştı. Ama ilk eşinden vardı. Ben de adını bilmez ona Fenerci Enişte Baba derdim.

Ünye Deveyi Fenerci Baba’nın Tüccarlığı sayesinde tanıdı. 1940 hatta 1950 yıllarına kadar ulaşım deniz yolu ile yapılırdı Ünye’de. Karayolu sadece Niksar-Ünye arasında vardı. Niksar’ın ihraç malları tütün, ceviz, meyve, hayvan, Ünye’den gemilere yüklenerek İstanbul’a taşınırdı. Ama Niksar’dan Ünye’ye hayvan dışındaki mallar deve ile gelirdi. Beşer balya tütün yüklenmiş, yada çuval çuval ceviz yüklü develer, yularlarından bir birinin arkasına bağlanmış, upuzun, tek sıra halinde 30-40-50 develik kervanlar halinde gelir, KEFELİ BEDESTEN’i ile, Kefeli Konağı’nın  bahçe duvarı arasına çöktürülürdü. Deveciler acele ile yükleri çözer, Fenerci Baba’nın ardiyelerine götürürlerdi. Kervancı başı şimdiki Emniyet Amirliği karşısındaki Nozona Pastanesi’nin olduğu yerdeki Fenerci Baba’nın ofisinde onunla kahve içer hesaplaşırlardı.

Bu arada Kervan dönmeden önce tüm Ünyeli’ler develerin köpükler saçan ağzı ile geviş getirmelerini seyreder, böğürtülerini hayretle dinlerlerdi.  Biz çocuklar korka korka develerden yün yolar, onları düz taşlar üzerinde yuvarlayarak keçeleştirir top yapardık. En büyük topu yapan çocuğun cesaretine hayranlık duyulurdu.

Fenerci Baba Tokat ve Niksar’la çok geniş çaplı iş yapan tek ve en büyük Tüccardı. Türkiye’nin her yerinde ticari itibarı vardı. Ünye’de en büyük saygıyı gören kişiydi. Doktor olarak yaptıklarından para almaz, hastalık için rica edildiğinde en uzak köylere bile gitmekten çekinmezdi.

  Çok uzun boylu, çok kilolu idi, ama hantal vücutlu değildi. Benim çocukluğumda hayli yaşlı idi. Halamla sizli bizli saygılı konuşmaları şimdi bile onları hayranlıkla anımsatıyor bana.

 

Hatırlayabildiğim pek çok anımdan en önemlisini sizinle paylaşmak istiyorum.

Şimdi adının ne olduğunu bilmediğim o zamanlar tüm ailemin, endişe ve gözyaşları ile soranlara “hıyarcık” dediği yumurta büyüklüğünde bir ağrılı şiş oluşmuştu, sol koltuk altımda.Acısına dayanamıyor, sürekli ağlıyordum. Babam kolumu incitmemeye çalışarak beni kucağında Fenerci Baba’ya götürdü. Üzüntüsü çok belirgin olmalı ki: Fenerci Baba

,

-“Ne o Hacı Meğmed” dedi.

-Oğlan senden cesur görünüyor.

  Ben ondan o kadar çok korkuyordum ki anlatamam. Çünkü onun insanları cayır cayır keserek iyi ettiği şeklindeki yüzlerce hikayesini dinlemiştim. Beni de keseceğini düşündüğüm için korkudan ağlamayı kesmiştim. biraz sonra korktuğum başıma gelecekti ya …”  

  O babacan, sevecen ve çok sevimli bir eda ile şöyle kolunu kaldırıp,

-“O öcü şiş, koltuk altına bir bakayım mı torunum ne dersin” dedi?

Ne diyebilirdim? Canımı acıtmadan yavaşça kolumu kaldırdı, göreceğini gördü. Kolumu gene acıtmadan indirdi.

-“Accık şişmiş ama Hacı Meğmed ağlayıp sızlayarak çocuğu korkutmuşsunuz” dedi.

-Ben şimdi ona bir serin ilaç üfleyeceğim ne ateşi  ne de yangısı kalacak.

  Ben sevinç içinde dudaklarımla ona öpücük şıpırtısı gönderdim. Kahkahalarla gülerek

(-aferin torunum) dedi. Bana arkasını döndü. Masasından kolumun altındaki şişe üfleyeceği ilacı aldı. Üff- Üff diyerek döndü. Kolumu kaldırdı. Ben onun üff diyen ağzına bakıyordum. Kolumu kaldıran elinde bir şey yoktu. Sonra öteki elini yarama doğru götürdü. Anında… yüreğimin ortasına bir yıldırım düştü sanki. Tüm gövdem alev alev yandı. Uzun bir süre nefes alamadım. O bu arada, babama, kolunu ve bacaklarını sıkı tut diyordu. Kolumun altına götürdüğü sağ elimden küçük parlak bir demiri ki onun sonradan bistürü olduğunu öğrenecektim” masasına attı. Yaramı güçlü parmakları ile öyle bir sıktı ki uzun bir süre kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda dev gibi kocaman gövdesi ve bir palyaço hareketi ile dilini çıkarmış, bir gözünü kırparak bana komiklik yapıyordu. Ben korku ve acıdan ağlıyamıyordum bile.

O:  -Yahu Hacı Meğmed dedi babama bu oğlan kadar bek yüreklisini hiç görmedim. bu ne herifmiş be!... Aferin sana da, dedi bana. Sonra ağzıma kocaman bir hacıbekir lokumu tıkıştırdı. Babama  yaram için bir şeyler söyledi, benim yüreğim gümbürdüyor, kulaklarım uğulduyordu. Anlıyabildiklerim : yarın gene geleceğim ve bir dolu çikolata yerken hiç acı duymadan pansuman olacağımdı.

Ondan, kolumun altında kocaman bir iz taşıyorum hala.

Nur içinde yat Fenerci Enişte Baba…

08.11.2007

 

 

 

 2) ÜNYE’DE BILDIRCIN AVI

 

  Liman inşaatının bittiği ilk yıllarda şileplerin geliş gidişleri sıklaştı. Kimi kömür getiriyor, kimi çimento yükleyerek götürüyordu. Bizler yıllardan beri denizimizde gemi göremiyorduk. Eskiden İstanbul-Trabzon arasında yolcu taşıyan gemiler haftada iki yada üç kez Ünye’de demirler yolcu alıp, yolcu verirler, tüccarların getirttikleri ihtiyaç mallarını çıkarırlardı. Bu arada bizim yüklediğimiz başta fındık, mısır, elma, yumurta, canlı hayvan gibi malları da alır götürürlerdi. Seyrek olsa da şilepler de gelir, Tuz, Gaz gibi yıllık ihtiyaçlarımızı boşaltırlardı.

1950’li yıllarda sahil karayolu çalışmaya başladıktan sonra, tüm taşımacılık karadan yapılır oldu. Böyle olunca da gemiler seferden alındı. Denizimiz boşaldı. Takalar, yelkenliler, kayıklar bile görünmez oldu denizde. Biz denizdeki trafiğe özlem duymaya başladık. Limanın varlığı bu özleme cevap vermeye başlayınca, gemileri yakından görmek için, sık sık uzun mendireğin üstünden rıhtıma kadar gitmek, limanda gemi görmek, balık avlamak zevklerimiz arasına girdi.

 

  Bir gün, o güne kadar görmediğimiz büyüklükte bir yük gemisini çok yakından süzülerek limana girdiğini gördük. Üç arkadaş onu yakından görmeye gittik. Mendireğin üstünde yavaş yavaş giderken arabanın camına bir bıldırcın tüyü yapıştı. Sonra birkaç tane daha. Yandan dışarı baktığımızda havada uçuşan diğer birçok tüy daha gördük ve rıhtıma varıp durduk. Geminin kıç üstünden tutam tutam tüyler uçuşuyordu. Ne olup bittiğini görmek için ileri, geri, yana yürüyerek anlamaya çalışıyorduk ki, sonradan geminin süvarisi olduğunu öğrendiğimiz üniformalı, yakışıklı bir kişi tam üstümüzde el sallayarak, kibar ama geminin gürültüsünü bastıran gür bir sesle, konuğum olmayı kabul ederseniz gemiye buyurun dedi. Üçümüz birden teklifi cana minnet bilip fırladık. Kaptan bizi karşıladı. Merakınızı anladım. Mutfak tayfası bıldırcın yoluyor. İstersiniz önce onların yanına gidelim dedi. Gittik. En az 60-70 bıldırcın yolunmuş diğer bir çoğu da yolunmayı bekliyor. Kaptan elimize birer bıldırcın verdi. Kendi de aldı. Çocuklara yardım edelim dedi.

 Eylül ayının son günleri idi. Kaptan konuşmasını sürdürdü: Ben dedi, bu aylarda Karadeniz sahillerinde seferde olmayı çok seviyorum. Göç eden bıldırcınlar, hafif yağışlı havalarda geminin ışıklarını görünce karaya geldiklerini sanarak güverteye konuyorlar. Yorgun ve ıslak oldukları için kaçamadıklarından, başta ben ve tüm mürettebat onları topluyoruz.  Bir gece önce hava yağışlı idi. Ve göç çok yoğundu, gece yarısından sonra akın başladı. Gün epeyce yükselene kadar da devam etti. Çocuklarla ben büyük bir neşe içinde 1-2 saatte 100’ün üstünde kuş tuttuk. Daha fazlasının kırım olacağını düşündüğüm için geminin tüm ışıklarını söndürttüm. Gün ışıdığında, hala 5’er 10’ar geçişler ve arada gemiye konmalar devam ediyordu. Sonra gülerek bu gün sizinle birlikte yiyeceğiz bunları dedi. Bu teklifte cana minnetti bize. Ben kaptana teşekkür ederken arkadaşlarım, bu sürü gecesini kaçırdıkları için hayıflanıyorlardı. Bu kez kaptan meraklandı. Ben de açıklama gereği duydum.

Sayın Kaptan, bildiğiniz gibi bıldırcın, soğu da sıcağı da sevmez. Böyle mevsimlerde ılıman ülkelere göç eder. Kuzey Afrika’da kışı geçiren bıldırcın, Mart sonunda göçe başlar. Akdeniz’i geçerek ülkemize gelir ve derhal kuluçkaya yatar. 8-15 arası yumurta vardır altında. 21 gün sonra civcivler çıkar. Anne bıldırcın tüm yumurtalar çatladıktan sonra derhal eğitime başlar. İlk öğreti eşinmedir. Bir iki kez eşinip toprağın altındaki kurtçuk, böcek, tohum ne varsa çıkarıp civcivlere yedirir.

  Ağaçlarda yada yüksek dağlarda, kayalıklarda yuva yapan kuşlar gagalarında ve kursaklarında getirdikleri yiyeceği civcivlerinin gagalarına bırakarak besledikleri halde, yerde yuva yapıp çıkaran kanatlılar, onlara kendi kendilerine beslenmelerini öğretirler. Bıldırcın da bu sınıfa giren kanatlı göçmendir. Bıldırcın civcivleri kanatlanıp uçunca, anne bıldırcın ikinci kuluçka devresine geçer. Böylece bazen tek, bazen iki, bazen de üç kuluçka devresi geçirip civcivleri uçmaya başladığı zaman yavaş yavaş bizim ülkemiz de ısınmağa başlamış olur. Biz bu arada nadiren de olsa görülen bıldırcınlara mayıs bıldırcını deriz. Çünkü bıldırcınlar göçe devam etmek için İç Anadolu steplerinden ve buğday tarlalarından kalkarak Karadeniz sahillerine gelmişlerdir. Beslenmelerini burada tamamladıktan sonra uçar, bir gecede Rus steplerine ulaşırlar ve ikinci, yada üçüncü kuluçkalarına orada yatarlar.

Eylül durdurak bilmeyen kuşların dönüş ayıdır. Bu kez Karadeniz’in kuzeyindeki Rus sahillerinde birikir, beslenir, iyice yağlanarak denizi geçmek için gereken enerjiyi depolar ve sonra havalanırlar. İşte elimizdeki kuşlar böyle bir uçuşun eseri diye devam ettim.

Kuş bilginlerinin bıldırcın göçü için saptadıkları çok ilginç gerçekleri size anlatmak isterim.

Kuşlar, Karadeniz ve Akdeniz’i geçmek için en kestirme bir rota belirleyip, Deniz yüzeyine yakın bir yükseklikte uçuşa geçiyorlar. Rotalarında yapacakları en ufak bir sapma denizi , özellikle Akdeniz’i geçmeyi imkansızlaştırıyor.Böylece de denize düşerek ölüyorlar. Akdeniz’de bu sapma bir derecelik açı mertebesine kadar iniyor. Karadeniz için hata derecesi biraz daha yüksek.

 

 

 

 Aynikolada kurulmuş bir bıldırcın Ağı

 

 

 

Tarih çağlarının en erken zamanlarından itibaren bıldırcın göçleri hakkında tarihe düşülmüş kayıtlar var. Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışında (Exodus) Sina çölündeki 40 yıllık dolaşmalarının ilk günlerinde, aç susuzken bir gece sabaha karşı bir sürü gecesi (En büyük yoğunlukta yapılan göç) olayı yaşanıyor. İsrail Kavmi sevinç içinde bıldırcınları toplamaya başlıyorlar. Hz. Musa’nın tüm uyarmalarına aldırış etmeden bol bol kuş yiyorlar. Önce çocuklar olmak üzere, yaşlılar ve güçsüzlerden pek çok kişi zehirlenerek hastalanıyor, tabi ki bazıları da ölüyor. Kuşların harcadıkları yüksek enerji sonucu olarak metabolizmaları ( Hücre ve organizmanın içinde besin ve enerji yapım ve bozumu) zehir üretiyor.

Hz. Musa bir adam öldürdüğü için Mısır adaletinden kaçarak çölde, uzun yıllar yaşamıştı. Bu yıllarda olan kuş göçleri hakkında bilgi ve deneyim sahibi olmuştu. Ünyeli Avcılar da bu konuda bilgili olduklarından tuttukları kuşları bir gün dinlendirdikten sonra keser ve yerler.

 

Kaptan: İşte biz de böyle yapıp bıldırcınları bir gün dinlendirdikten sonra kestik dedi. Sonra bana dönüp devam edin dedi.

Ben: Bıldırcın avı için Tilla çay bahçesinin yanından tüm Falez boyunca, Aynikola ören yerine kadar olan mevkiiye aralıksız olarak bıldırcın ağı kurulur diye devam ettim. İki direk arasına gerilen bu ağlar 4-5 metre eninde 20-50 metre uzunluğunda olur, eteği yerden 5-10 cm. yukarıda bir bombe çizerek 1-Metre kadar yukarı kaldırılır. Torbalama denilen bir şekilde tutulurdu. Denizin üstünden uçarak Rusya sahillerinden göç eden bıldırcınlar bizim sahilimize gelince, Falezi aşmak için yükselirler. Ve oraya gerilen ağa çarparak torbalamasına düşerler.

 

Son derece yorgun olan kuşların bazen hemen ağların önüne kondukları da olur. Falezin üstündeki avcıların gözü devamlı denizi tarar. Çok uzaklarda avı kim önce görmüş ise şaşmaz bir doğrulukla, kuşun kimin ağına çarpacağını tahmin eder, o ağın sahibini uyarmak için bağırır, Avardi PIIRR …bu geliyor uyarısıdır. Sonra av yeri belirtilir.

Avardi Fok Fok…

Avardi calamarka…

yahut:

Avardi Pas Pas …

 

Her ağ yerinin adı vardır. Ve tüm avcılar, tüm av yerlerinin adını bilirler.

Bir de: sizin gemide yaptığınız gibi kuşları kondukları yerden elle tutma şeklinde yapılan av vardı.

Bıldırcın akınının en çok ne zaman olacağının takvimini yapmıştır, Ünyeli avcılar. Böyle gecelere sürü gecesi adını vermişler ve o gecede tetiktedirler. Hele o gece sizin ki gibi hava yağışlı ise sevinçlerine sınır olmaz. Gedallarını (bir ince demir çembere gevşekçe bağlanmış uzun sırıklı sapı olan ağ) Lüks lambalarını alarak düzlüklere çıkarlar. Yere konarak dinlenmekte olan bıldırcınların üstüne gedallarını kapaklarlar. Böyle gecelerde yüzlerce bıldırcın tutulduğu olur. Eskiden kuşlar pazarda satılırdı. Şimdilerde av hayvanı satışı yasaklandı. Sizi sıkmıyorsam bıldırcın yolarken Terme’de Sakarlı köyünden itibaren Çarşamba’ya doğru uzanan sulak arazilerde ağ kurularak yapılan ördek avını da anlatayım.

 

 

 

 

 

 3) TERME’DE AĞ GEREREK YAPILAN ÖRDEK AVI

 

 

 

  Gece boyunca Karadaki sulak arazilerde yemlenen ördekler sabahın ilk ışıkları ile havalanarak denize dönerler. Sahilden hayli uzakta adalar oluşturacak sürüler halinde gün boyu dinlenmeye çekilirler. Akşam karanlığı çökerken ve tüm gece boyu uçarak yemlenmek için karadaki sulak yerlere dönerler. Eskiden o sulak araziler başı göklere değen dişbudak, kızıl ve kara ağaçlardan oluşan Ormanlarla kaplı idi. Ağaçlar, gölün içinden minareler kalınlığında ve boyunda fışkırmışlardır. Köylü: çeşitli ihtiyaç ve ticaret için bu ağaçların en güzel ve değerli olanlarını kestiler. İçi kofulmuş, odun olmaktan başka bir değeri olmayanları bıraktılar. Ama onların da başı göklerde idi. Köylüler, sulak arazideki bu ağaçların uygun aralıkta olanlarından iki tanesini seçiyor, ağaçları biraz daha yükseltmek için tepelerine, uzun ve dayanaklı makaralı direkler çakıyor, aralarına, aşağı yukarı inip çıkan bir ağ geriyorlardı.

 

 

Bu ağın boyu 30-40 metre, eni 10 metre kadar oluyordu. Avcılar, ağ kuracakları bu iki ağacın arasındaki gölcüklere mısır dökerek ördekleri orada birkaç gün yemliyorlar, ondan sonraki gecelerde de ağlarını kuruyorlar, İki ağacın altında, makaralı ağların vara-gele iplerini tutan iki avcı, mutlak sessizlik içinde gece karanlığında, görmedikleri, ancak kanat seslerinden ve ağa çarpan ördeğin ellerindeki ipleri sarsmasından tetiklenerek, karşılıklı olarak ağın iplerini bırakıyorlardı. Ördek yada ördeklerin üstüne katlanan ağ süratle aşağıya iniyordu.

  Avcılar yakalanın ördekleri alıyor, başlarını arkaya kanırarak sırtlarına yapıştırıyor, boyunlarının üzerinde kanatlarını çapraz olarak bir birine geçiriyor, kuşları hareketsiz hale getiriyorlardı. Bu durumdaki zavallı ördekler bacakları serbest olduğu halde, onları kullanmaya bile teşebbüs edemiyorlar, sabaha kadar o şekilde ağaç dibinde avın bitmesini bekliyorlar.  Avcılar bundan sonra ağı vira edip yeni avları beklemeye geçiyorlardı.

 

  Böyle av yerlerinde avcı dostlarımla bekleyip sabahladığım çok olmuştur. Verimli av gecelerinde sürü sürü ördek yakalandığını görmüşlüğüm var.

Tutulan ördekler eşe dosta dağıtılır, bir bölümü temizlenerek satılır, en besili ve yağlı olanlar tuzlanarak küplere basılırdı.

Tuzlama işlemi şöyle gerçekleştiriliyor:

Ördeklerin kanatları gövde ile birleştiği eklemden kesilerek çıkarılıyor, boyun da kendi dibinden kesilerek alınıyor, sonra ördek göğüsten anüsüne kadar yarılıyor, et kemiklerin üstünden yüzülerek iskelet çıkarılıp atılıyor. Geriye sadece kemikleri ile birlikte butlar ve ördeğin lop eti kalmış oluyor. Bundan sonra da ördeğin içi tuzlanıp butlar karın kısmında olmak üzere lop et dürülüp rulo yapılıyor, küpteki yerine yerleştiriliyor.

  Tuzlu ördeklerden, ördekli pilav için küpten çıkarılan etin bir bölümü kesilerek küçük parçalara ayrılıyor, bir tavada bol tereyağı ile sote edilerek pilav üstüne seriliyor.

  Okuyucular arasında böyle hazırlanmış pilavdan yemiş olanlar varsa, onun tarifsiz lezzetini özlemle hatırlayacaklardır.

  Şimdilerde, Termeli ördek besicisi köylüler ve bu işi bilen Kentsoylular halen ördek tuzlar ve konuklarına ördek kavurmalı pilav ikram ederler. Ancak bu ördekler onların değimi ile Göğ ördeği değil, yer ördeğidirler. İyice yağlanması için özel olarak beslenirler.

 

Yolunan ördeklerin göğüs tüyleri yastık ve yatak yapmak için biriktirilir. Termeli Kentsoylular’ın ve pek çok köylünün yatak ve yorganları kuş tüyündendir.

Benim ve çocuklarımın bile… kasaplık bir hayvanın eti, derisi, yünü, boynuzu nasıl değerlendiriliyorsa ördeğin de eti, tüyü, kanadı öyle değerlendirilir.

 Bu sırada yanımıza çok şişman çok sevimli çok tonton aşçıbaşı olduğunu öğrendiğim bir bey geldi. Kibar bir tavırla sayın kaptanım izniniz olursa ben yolunmuş bıldırcınları alarak öğle yemeğini hazırlayayım. Mürettebata fırın bıldırcın pişireceğim, siz nasıl istersiniz diye sordu. Kaptan: bizi işaret ederek konuklarımla bize de fırın ve ızgara olmak üzere iki türlü hazırla. 8 kişi olacağımızı da unutma dedi. Kısa bir süre sonra kampana çaldı. Vinç motorları stop etti. Mürettebat ve biz birer ikişer temizliklerimizi yapıp öğle yemeği için hazırlandık. Geminin köprüsüne çıktık. Çeşit çeşit meze ve ayıklanmış meyvelerle hazırlanmış masaya kurulduk. Biz oturur oturmaz tonton aşçı başı kocaman iki tepsi taşıyan yamakları ile göründü. Tepsinin birinde nar gibi kızarmış daha hala cızırdayan, diğerinde tüm kemikleri dövülerek kırılmış pirzola gibi açılarak ızgara edilmiş bıldırcınlar vardı. Arkadaşlarım merak içinde ızgara bıldırcınların nasıl hazırlandıklarını sordu aşçıbaşıya. Adam büyük bir kibarlıkla pirzola dövme aletini kullanarak, bıldırcınları kemikleriyle birlikte döverek yassılaştırdıklarını, sonra da kuzinenin kızgın demiri üzerine sererek ızgara ettiklerini anlattı ve gitti.

  Kaptan: çatal ve bıçak kullanmadan bir peçete ile ızgara bıldırcınlardan birini aldı. Çok kibar bir davranışla onun nasıl yenilmesi gerektiğini bize öğretmiş oldu. Sonrada biz büyük bir iştiha ile bıldırcınlara saldırdık.

  Yaşamımın ender tatlarından biri ile tanıştım o gün arkadaşlarımla. Artık bıldırcın yemeklerim hep ızgara oluyor.

  Size de tavsiyem olur. Kırılmış kemikleri ile ızgara edilmiş bıldırcınları kemikleri ile birlikte yemeyi denemelisiniz.

  08.11.2007

  İrfan Işık