
1)
ÜNYENİN FENERCİ BABASI
Kurtuluş
Savaşı sonrası Cumhuriyet kuran büyük kurtarıcı
Atatürk’ün önderliğinde devrimlere girişildiği
yıllarda, Türkiye’nin nüfusu on bir milyon
civarında idi.
Türk
Ulusu bu kadarcık ulusla İsmet İnönü’nün,
yedi düvel dediği dünyanın en gelişmiş ülkeleri
ve onların piyonları ile savaşarak egemenliğini
tüm dünya ile birlikte düşmanlarına da kabul
ettirmiş, tam bağımsız Cumhuriyetini kurmuştur.
Ne
yazık ki Atatürk’ün gençliğe hitabında tarif
ettiği gibi (Cumhuriyetimiz harap ve
bitap) tı. Türk Köylüsü hayvancılık
ve aile tarımcılığı ile, kendi gereksinimlerini
karşılamak çabasında idi. Kentlerde yaşayan
halk da aynı çaba içinde idi. Ne sanai, ne
de elle tutulur esnaf sınıfı vardı... Herkes
genellikle ailesinin geçimi için çalışmakta
idi. O kadar ki: kendir üreten köylülerin
kendir saplarından yoldukları liflerden ilkel
bir şekilde ürettikleri kaba dokuma ile kendilerine
(Karadon) dedikleri bir pantolon
ve (göynek) dedikleri bir üstlük
dikerek giyindikleri yıllar daha dün gibi
yakın. Bu giysiler ile gezen köylülere 1955
yılına kadar sıkça rastlamak olası idi.
Savaş
yılları sonrası Türk insanının gereksinimi
özdeyişlerimizde tanımlandığı gibi gerçekten
(bir lokma bir hırka) idi.
Bebek ölümleri dünya ortalamalarının akıl
almaz ölçüde üstünde, Samsun ile Ordu arasındaki
coğrafyada sıtma, çiçek ve verem hastalıkları
bir kıran ölçüsünde idi. Çiçek aşısı ve kinin,
sıtma ile çiçek hastalığının kesin koruyucusu
idi ama, onları bulmak hayal idi. Verem aşısı
icat edilmişti ama, Türkiye henüz adını bile
duymamıştı. Veremin tedavisi zengin beslenme
diye tarif ediliyordu. Yağlı ballı beslenen
kaç kişi idi ki Türkiye’de. Üstelik verem
zengin sayılan pek çok Ünyeli’yi alıp götürmüştü.
Halk korku içinde idi. 1930’lu yıllarda Ünye
Eczane ve eczacısı olan Türkiye’nin çok nadir
ve şanslı kasabalarından biri idi ama, aranılan
ilaçların tümünü bulmak imkansızdı.

(O
eczacı şimdi FALEZİN üzerinde Topyanı ile
Fener arasındaki Tepe’de zamanının en modern
mimarisi ile tasarlanmış mezarında tek başına
yatıyor. O’nun gömüldüğü zamanda oralar çok
ıssız, çocuklar için adeta korkunç yerler
idi. Rahmetli eczası için hortladı diye bir
iftira çıkarılmıştı. Oranın korkutucu yer
olmasından mıydı? Yoksa bir takıntılının öç
alma isteğinden mi çıkmıştı bu söylenti bilinmez
ama Ünye’ye hiç kimsenin yapmadığı kadar büyük
hizmet vermiş bir faninin, bu şekilde aşağılanması
da o oranda haksızlıktı)
(Fotoğrafta,
Eski Ünye Feneri)
İlaçları,
Samsun-Trabzon gibi illerde muayene olup doktor
reçetesi alanlar arıyor, yada eczacının bizzat
tavsiye ettikleri alınıyordu.
Sağlık dışındaki gereksinmeler iyi kötü karşılanıyordu
ama, Doktor ve ilaç ihtiyacı bir başka ve
onulmaz dertti. İlaç bulunsa bile iğne vuracak
sağlıkçı, o iğneyi tavsiye edecek doktor nerede
idi? İstanbul’da doktor yetiştirecek bir Üniversite
fakültesi vardı ama, sağlık memuru yetiştiren
bir okul yoktu. Parmakla gösterilecek kadar
yetişen doktor’da hep büyük kentlerde ya da
Ordu’nun bünyesinde idiler, iğne yapmasını
bilen kişiler savaş yıllarında, Ordu’nun sıhhıye
sınıfında hizmet veren terhis edilmiş askerlerdi.
Ünye’nin
Fenerci Babası’da böyle bir kişi olmalıydı.
Ama O kendisini öylesine iyi yetiştirmiş bir
sağlıkçıydı ki adeta genel cerrahtı. Üstelik
Ünye’nin üst düzey bir kent soylusuydu. Zengindi.
İtibarlıydı. ve tüm Ünye’nin Fenerci Babası
idi.
Ünye
limanı’nı belirleyen Fenerin bakım ve korunması,
çalışmasının devamlılığı ona emanet edilmişti.
Falezin en uç kısmında, hem Çaltı, hem de
Yason Burnu’ndan döner dönmez görülen bir
yerinde, dört duvar şeklinde yapılan bir korunağın
içine kurulan fener, gece gündüz devamlı belli
aralıklarla çift çakan ışığı ile denizdeki
trafiğe yön veriyordu. Halen de vermekte.
Fenerin
gayet basit bir düzeneği vardı. Altta bir
gaz tüpü, yukarıda onu ayarlı bir zaman diliminde
otomatik olarak açıp kapatan ve açıldığı zaman
ateşleyen bir düzenek. Gazın çıkıp ateşlendiği
yer olan marpucun çevresinde ışığı uzaklara
ulaştırması için ayarlanmış, kalın camlı bir
çevresel ayna, hepsi bu… Bu sistemin devamlılığını
da Fenerci Baba sağlıyordu. Fenerin güvenliği
için onun bulunduğu kentin en güvenilen bir
kişisine teslim edilmesi gerekiyordu ki, bu
Ünye için Fenerci Baba idi.
Çünkü o her şeyden önce zengindi. Tüccardı.
Kentin tek iğne vurucu sağlık memuru, hastalıkları
tanılayan alaylı doktoru, kapalı şiş ve yara
gibi görülebilir hastalık belirtilerini ameliyatla
otayan bir cerrahtı. Vurulan insanların vücudunda
kalan kurşunu çıkarabilen, kılıç, hançer,
kama gibi kesici silahların açtığı yaraları
dikebilen ve onları iyileştirebilen bir cerrah…
Ailesi ve birkaç yakınından başka ismini bilen
yoktu .
Adı
Ahmet’ti ama O Fenerci Baba idi.
Benim hala dediğim, babamın halasının
kızı olan İfakat hanım ile evli idi. Halamdan
çocukları olmamıştı. Ama ilk eşinden vardı.
Ben de adını bilmez ona Fenerci Enişte Baba
derdim.
Ünye
Deveyi Fenerci Baba’nın Tüccarlığı sayesinde
tanıdı. 1940 hatta 1950 yıllarına kadar ulaşım
deniz yolu ile yapılırdı Ünye’de. Karayolu
sadece Niksar-Ünye arasında vardı. Niksar’ın
ihraç malları tütün, ceviz, meyve, hayvan,
Ünye’den gemilere yüklenerek İstanbul’a taşınırdı.
Ama Niksar’dan Ünye’ye hayvan dışındaki mallar
deve ile gelirdi. Beşer balya tütün yüklenmiş,
yada çuval çuval ceviz yüklü develer, yularlarından
bir birinin arkasına bağlanmış, upuzun, tek
sıra halinde 30-40-50 develik kervanlar halinde
gelir, KEFELİ BEDESTEN’i ile, Kefeli Konağı’nın
bahçe duvarı arasına çöktürülürdü. Deveciler
acele ile yükleri çözer, Fenerci Baba’nın
ardiyelerine götürürlerdi. Kervancı başı şimdiki
Emniyet Amirliği karşısındaki Nozona Pastanesi’nin
olduğu yerdeki Fenerci Baba’nın ofisinde onunla
kahve içer hesaplaşırlardı.
Bu
arada Kervan dönmeden önce tüm Ünyeli’ler
develerin köpükler saçan ağzı ile geviş getirmelerini
seyreder, böğürtülerini hayretle dinlerlerdi.
Biz çocuklar korka korka develerden yün yolar,
onları düz taşlar üzerinde yuvarlayarak keçeleştirir
top yapardık. En büyük topu yapan çocuğun
cesaretine hayranlık duyulurdu.
Fenerci
Baba Tokat ve Niksar’la çok geniş çaplı iş
yapan tek ve en büyük Tüccardı. Türkiye’nin
her yerinde ticari itibarı vardı. Ünye’de
en büyük saygıyı gören kişiydi. Doktor olarak
yaptıklarından para almaz, hastalık için rica
edildiğinde en uzak köylere bile gitmekten
çekinmezdi.
Çok uzun boylu, çok kilolu idi, ama hantal
vücutlu değildi. Benim çocukluğumda hayli
yaşlı idi. Halamla sizli bizli saygılı konuşmaları
şimdi bile onları hayranlıkla anımsatıyor
bana.
Hatırlayabildiğim pek çok anımdan en
önemlisini sizinle paylaşmak istiyorum.
Şimdi
adının ne olduğunu bilmediğim o zamanlar tüm
ailemin, endişe ve gözyaşları ile soranlara
“hıyarcık” dediği yumurta büyüklüğünde
bir ağrılı şiş oluşmuştu, sol koltuk altımda.Acısına
dayanamıyor, sürekli ağlıyordum. Babam kolumu
incitmemeye çalışarak beni kucağında Fenerci
Baba’ya götürdü. Üzüntüsü çok belirgin olmalı
ki: Fenerci Baba
,
-“Ne
o Hacı Meğmed” dedi.
-Oğlan
senden cesur görünüyor.
Ben ondan o kadar çok korkuyordum ki anlatamam.
Çünkü onun insanları cayır cayır keserek iyi
ettiği şeklindeki yüzlerce hikayesini dinlemiştim.
Beni de keseceğini düşündüğüm için korkudan
ağlamayı kesmiştim. “biraz sonra
korktuğum başıma gelecekti ya …”
O babacan, sevecen ve çok sevimli bir eda
ile şöyle kolunu kaldırıp,
-“O
öcü şiş, koltuk altına bir bakayım mı torunum
ne dersin” dedi?
Ne
diyebilirdim? Canımı acıtmadan yavaşça kolumu
kaldırdı, göreceğini gördü. Kolumu gene acıtmadan
indirdi.
-“Accık
şişmiş ama Hacı Meğmed ağlayıp sızlayarak
çocuğu korkutmuşsunuz” dedi.
-Ben
şimdi ona bir serin ilaç üfleyeceğim ne ateşi
ne de yangısı kalacak.
Ben sevinç içinde dudaklarımla ona öpücük
şıpırtısı gönderdim. Kahkahalarla gülerek
(-aferin
torunum)
dedi. Bana arkasını döndü. Masasından kolumun
altındaki şişe üfleyeceği ilacı aldı. Üff-
Üff diyerek döndü. Kolumu kaldırdı. Ben onun
üff diyen ağzına bakıyordum. Kolumu kaldıran
elinde bir şey yoktu. Sonra öteki elini yarama
doğru götürdü. Anında… yüreğimin ortasına
bir yıldırım düştü sanki. Tüm gövdem alev
alev yandı. Uzun bir süre nefes alamadım.
O bu arada, babama, kolunu ve bacaklarını
sıkı tut diyordu. Kolumun altına götürdüğü
sağ elimden küçük parlak bir demiri “ki
onun sonradan bistürü olduğunu öğrenecektim”
masasına attı. Yaramı güçlü parmakları ile
öyle bir sıktı ki uzun bir süre kendimden
geçmişim. Gözlerimi açtığımda dev gibi kocaman
gövdesi ve bir palyaço hareketi ile dilini
çıkarmış, bir gözünü kırparak bana komiklik
yapıyordu. Ben korku ve acıdan ağlıyamıyordum
bile.
O:
-Yahu Hacı Meğmed dedi babama bu oğlan kadar
bek yüreklisini hiç görmedim. bu ne herifmiş
be!... Aferin sana da, dedi bana. Sonra ağzıma
kocaman bir hacıbekir lokumu tıkıştırdı. Babama
yaram için bir şeyler söyledi, benim yüreğim
gümbürdüyor, kulaklarım uğulduyordu. Anlıyabildiklerim
: yarın gene geleceğim ve bir dolu çikolata
yerken hiç acı duymadan pansuman olacağımdı.
Ondan,
kolumun altında kocaman bir iz taşıyorum hala.
Nur
içinde yat Fenerci Enişte Baba…
08.11.2007

2) ÜNYE’DE BILDIRCIN AVI
Liman inşaatının bittiği ilk yıllarda şileplerin
geliş gidişleri sıklaştı. Kimi kömür getiriyor,
kimi çimento yükleyerek götürüyordu. Bizler
yıllardan beri denizimizde gemi göremiyorduk.
Eskiden İstanbul-Trabzon arasında yolcu taşıyan
gemiler haftada iki yada üç kez Ünye’de demirler
yolcu alıp, yolcu verirler, tüccarların getirttikleri
ihtiyaç mallarını çıkarırlardı. Bu arada bizim
yüklediğimiz başta fındık, mısır, elma, yumurta,
canlı hayvan gibi malları da alır götürürlerdi.
Seyrek olsa da şilepler de gelir, Tuz, Gaz
gibi yıllık ihtiyaçlarımızı boşaltırlardı.
1950’li
yıllarda sahil karayolu çalışmaya başladıktan
sonra, tüm taşımacılık karadan yapılır oldu.
Böyle olunca da gemiler seferden alındı. Denizimiz
boşaldı. Takalar, yelkenliler, kayıklar bile
görünmez oldu denizde. Biz denizdeki trafiğe
özlem duymaya başladık. Limanın varlığı bu
özleme cevap vermeye başlayınca, gemileri
yakından görmek için, sık sık uzun mendireğin
üstünden rıhtıma kadar gitmek, limanda gemi
görmek, balık avlamak zevklerimiz arasına
girdi.
Bir gün, o güne kadar görmediğimiz büyüklükte
bir yük gemisini çok yakından süzülerek limana
girdiğini gördük. Üç arkadaş onu yakından
görmeye gittik. Mendireğin üstünde yavaş yavaş
giderken arabanın camına bir bıldırcın tüyü
yapıştı. Sonra birkaç tane daha. Yandan dışarı
baktığımızda havada uçuşan diğer birçok tüy
daha gördük ve rıhtıma varıp durduk. Geminin
kıç üstünden tutam tutam tüyler uçuşuyordu.
Ne olup bittiğini görmek için ileri, geri,
yana yürüyerek anlamaya çalışıyorduk ki, sonradan
geminin süvarisi olduğunu öğrendiğimiz üniformalı,
yakışıklı bir kişi tam üstümüzde el sallayarak,
kibar ama geminin gürültüsünü bastıran gür
bir sesle, konuğum olmayı kabul ederseniz
gemiye buyurun dedi. Üçümüz birden teklifi
cana minnet bilip fırladık. Kaptan bizi karşıladı.
Merakınızı anladım. Mutfak tayfası bıldırcın
yoluyor. İstersiniz önce onların yanına gidelim
dedi. Gittik. En az 60-70 bıldırcın yolunmuş
diğer bir çoğu da yolunmayı bekliyor. Kaptan
elimize birer bıldırcın verdi. Kendi de aldı.
Çocuklara yardım edelim dedi.
Eylül ayının son günleri idi. Kaptan
konuşmasını sürdürdü: Ben dedi, bu aylarda
Karadeniz sahillerinde seferde olmayı çok
seviyorum. Göç eden bıldırcınlar, hafif yağışlı
havalarda geminin ışıklarını görünce karaya
geldiklerini sanarak güverteye konuyorlar.
Yorgun ve ıslak oldukları için kaçamadıklarından,
başta ben ve tüm mürettebat onları topluyoruz.
Bir gece önce hava yağışlı idi. Ve göç çok
yoğundu, gece yarısından sonra akın başladı.
Gün epeyce yükselene kadar da devam etti.
Çocuklarla ben büyük bir neşe içinde 1-2 saatte
100’ün üstünde kuş tuttuk. Daha fazlasının
kırım olacağını düşündüğüm için geminin tüm
ışıklarını söndürttüm. Gün ışıdığında, hala
5’er 10’ar geçişler ve arada gemiye konmalar
devam ediyordu. Sonra gülerek bu gün sizinle
birlikte yiyeceğiz bunları dedi. Bu teklifte
cana minnetti bize. Ben kaptana teşekkür ederken
arkadaşlarım, bu sürü gecesini kaçırdıkları
için hayıflanıyorlardı. Bu kez kaptan meraklandı.
Ben de açıklama gereği duydum.
Sayın
Kaptan, bildiğiniz gibi bıldırcın, soğu da
sıcağı da sevmez. Böyle mevsimlerde ılıman
ülkelere göç eder. Kuzey Afrika’da kışı geçiren
bıldırcın, Mart sonunda göçe başlar. Akdeniz’i
geçerek ülkemize gelir ve derhal kuluçkaya
yatar. 8-15 arası yumurta vardır altında.
21 gün sonra civcivler çıkar. Anne bıldırcın
tüm yumurtalar çatladıktan sonra derhal eğitime
başlar. İlk öğreti eşinmedir. Bir iki kez
eşinip toprağın altındaki kurtçuk, böcek,
tohum ne varsa çıkarıp civcivlere yedirir.
Ağaçlarda yada yüksek dağlarda, kayalıklarda
yuva yapan kuşlar gagalarında ve kursaklarında
getirdikleri yiyeceği civcivlerinin gagalarına
bırakarak besledikleri halde, yerde yuva yapıp
çıkaran kanatlılar, onlara kendi kendilerine
beslenmelerini öğretirler. Bıldırcın da bu
sınıfa giren kanatlı göçmendir. Bıldırcın
civcivleri kanatlanıp uçunca, anne bıldırcın
ikinci kuluçka devresine geçer. Böylece bazen
tek, bazen iki, bazen de üç kuluçka devresi
geçirip civcivleri uçmaya başladığı zaman
yavaş yavaş bizim ülkemiz de ısınmağa başlamış
olur. Biz bu arada nadiren de olsa görülen
bıldırcınlara mayıs bıldırcını deriz. Çünkü
bıldırcınlar göçe devam etmek için İç Anadolu
steplerinden ve buğday tarlalarından kalkarak
Karadeniz sahillerine gelmişlerdir. Beslenmelerini
burada tamamladıktan sonra uçar, bir gecede
Rus steplerine ulaşırlar ve ikinci, yada üçüncü
kuluçkalarına orada yatarlar.
Eylül
durdurak bilmeyen kuşların dönüş ayıdır. Bu
kez Karadeniz’in kuzeyindeki Rus sahillerinde
birikir, beslenir, iyice yağlanarak denizi
geçmek için gereken enerjiyi depolar ve sonra
havalanırlar. İşte elimizdeki kuşlar böyle
bir uçuşun eseri diye devam ettim.
Kuş
bilginlerinin bıldırcın göçü için saptadıkları
çok ilginç gerçekleri size anlatmak isterim.
Kuşlar,
Karadeniz ve Akdeniz’i geçmek için en kestirme
bir rota belirleyip, Deniz yüzeyine yakın
bir yükseklikte uçuşa geçiyorlar. Rotalarında
yapacakları en ufak bir sapma denizi , özellikle
Akdeniz’i geçmeyi imkansızlaştırıyor.Böylece
de denize düşerek ölüyorlar. Akdeniz’de bu
sapma bir derecelik açı mertebesine kadar
iniyor. Karadeniz için hata derecesi biraz
daha yüksek.

Aynikolada kurulmuş bir bıldırcın Ağı
Tarih
çağlarının en erken zamanlarından itibaren
bıldırcın göçleri hakkında tarihe düşülmüş
kayıtlar var. Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışında
(Exodus) Sina çölündeki 40 yıllık dolaşmalarının
ilk günlerinde, aç susuzken bir gece sabaha
karşı bir sürü gecesi (En büyük yoğunlukta
yapılan göç) olayı yaşanıyor. İsrail Kavmi
sevinç içinde bıldırcınları toplamaya başlıyorlar.
Hz. Musa’nın tüm uyarmalarına aldırış etmeden
bol bol kuş yiyorlar. Önce çocuklar olmak
üzere, yaşlılar ve güçsüzlerden pek çok kişi
zehirlenerek hastalanıyor, tabi ki bazıları
da ölüyor. Kuşların harcadıkları yüksek enerji
sonucu olarak metabolizmaları ( Hücre ve
organizmanın içinde besin ve enerji yapım
ve bozumu) zehir üretiyor.
Hz.
Musa bir adam öldürdüğü için Mısır adaletinden
kaçarak çölde, uzun yıllar yaşamıştı. Bu yıllarda
olan kuş göçleri hakkında bilgi ve deneyim
sahibi olmuştu. Ünyeli Avcılar da bu konuda
bilgili olduklarından tuttukları kuşları bir
gün dinlendirdikten sonra keser ve yerler.
Kaptan:
İşte biz de böyle yapıp bıldırcınları bir
gün dinlendirdikten sonra kestik dedi. Sonra
bana dönüp devam edin dedi.
Ben:
Bıldırcın avı için Tilla çay bahçesinin yanından
tüm Falez boyunca, Aynikola ören yerine kadar
olan mevkiiye aralıksız olarak bıldırcın ağı
kurulur diye devam ettim. İki direk arasına
gerilen bu ağlar 4-5 metre eninde 20-50 metre
uzunluğunda olur, eteği yerden 5-10 cm. yukarıda
bir bombe çizerek 1-Metre kadar yukarı kaldırılır.
Torbalama denilen bir şekilde tutulurdu. Denizin
üstünden uçarak Rusya sahillerinden göç eden
bıldırcınlar bizim sahilimize gelince, Falezi
aşmak için yükselirler. Ve oraya gerilen ağa
çarparak torbalamasına düşerler.
Son
derece yorgun olan kuşların bazen hemen ağların
önüne kondukları da olur. Falezin üstündeki
avcıların gözü devamlı denizi tarar. Çok uzaklarda
avı kim önce görmüş ise şaşmaz bir doğrulukla,
kuşun kimin ağına çarpacağını tahmin eder,
o ağın sahibini uyarmak için bağırır, Avardi
PIIRR …bu geliyor uyarısıdır. Sonra av yeri
belirtilir.
Avardi
Fok Fok…
Avardi
calamarka…
yahut:
Avardi
Pas Pas …
Her
ağ yerinin adı vardır. Ve tüm avcılar, tüm
av yerlerinin adını bilirler.
Bir
de: sizin gemide yaptığınız gibi kuşları kondukları
yerden elle tutma şeklinde yapılan av vardı.
Bıldırcın
akınının en çok ne zaman olacağının takvimini
yapmıştır, Ünyeli avcılar. Böyle gecelere
sürü gecesi adını vermişler ve o gecede tetiktedirler.
Hele o gece sizin ki gibi hava yağışlı ise
sevinçlerine sınır olmaz. Gedallarını (bir
ince demir çembere gevşekçe bağlanmış uzun
sırıklı sapı olan ağ) Lüks lambalarını
alarak düzlüklere çıkarlar. Yere konarak dinlenmekte
olan bıldırcınların üstüne gedallarını kapaklarlar.
Böyle gecelerde yüzlerce bıldırcın tutulduğu
olur. Eskiden kuşlar pazarda satılırdı. Şimdilerde
av hayvanı satışı yasaklandı. Sizi sıkmıyorsam
bıldırcın yolarken Terme’de Sakarlı köyünden
itibaren Çarşamba’ya doğru uzanan sulak arazilerde
ağ kurularak yapılan ördek avını da anlatayım.

3) TERME’DE
AĞ GEREREK YAPILAN ÖRDEK AVI
Gece boyunca Karadaki sulak arazilerde
yemlenen ördekler sabahın ilk ışıkları ile
havalanarak denize dönerler. Sahilden hayli
uzakta adalar oluşturacak sürüler halinde
gün boyu dinlenmeye çekilirler. Akşam karanlığı
çökerken ve tüm gece boyu uçarak yemlenmek
için karadaki sulak yerlere dönerler. Eskiden
o sulak araziler başı göklere değen dişbudak,
kızıl ve kara ağaçlardan oluşan Ormanlarla
kaplı idi. Ağaçlar, gölün içinden minareler
kalınlığında ve boyunda fışkırmışlardır. Köylü:
çeşitli ihtiyaç ve ticaret için bu ağaçların
en güzel ve değerli olanlarını kestiler. İçi
kofulmuş, odun olmaktan başka bir değeri olmayanları
bıraktılar. Ama onların da başı göklerde idi.
Köylüler, sulak arazideki bu ağaçların uygun
aralıkta olanlarından iki tanesini seçiyor,
ağaçları biraz daha yükseltmek için tepelerine,
uzun ve dayanaklı makaralı direkler çakıyor,
aralarına, aşağı yukarı inip çıkan bir ağ
geriyorlardı.
Bu ağın boyu 30-40 metre, eni 10 metre
kadar oluyordu. Avcılar, ağ kuracakları bu
iki ağacın arasındaki gölcüklere mısır dökerek
ördekleri orada birkaç gün yemliyorlar, ondan
sonraki gecelerde de ağlarını kuruyorlar,
İki ağacın altında, makaralı ağların vara-gele
iplerini tutan iki avcı, mutlak sessizlik
içinde gece karanlığında, görmedikleri, ancak
kanat seslerinden ve ağa çarpan ördeğin ellerindeki
ipleri sarsmasından tetiklenerek, karşılıklı
olarak ağın iplerini bırakıyorlardı. Ördek
yada ördeklerin üstüne katlanan ağ süratle
aşağıya iniyordu.
Avcılar yakalanın ördekleri alıyor, başlarını
arkaya kanırarak sırtlarına yapıştırıyor,
boyunlarının üzerinde kanatlarını çapraz olarak
bir birine geçiriyor, kuşları hareketsiz hale
getiriyorlardı. Bu durumdaki zavallı ördekler
bacakları serbest olduğu halde, onları kullanmaya
bile teşebbüs edemiyorlar, sabaha kadar o
şekilde ağaç dibinde avın bitmesini bekliyorlar.
Avcılar bundan sonra ağı vira edip yeni avları
beklemeye geçiyorlardı.

Böyle av yerlerinde avcı dostlarımla bekleyip
sabahladığım çok olmuştur. Verimli av gecelerinde
sürü sürü ördek yakalandığını görmüşlüğüm
var.
Tutulan
ördekler eşe dosta dağıtılır, bir bölümü temizlenerek
satılır, en besili ve yağlı olanlar tuzlanarak
küplere basılırdı.
Tuzlama
işlemi şöyle gerçekleştiriliyor:
Ördeklerin
kanatları gövde ile birleştiği eklemden kesilerek
çıkarılıyor, boyun da kendi dibinden kesilerek
alınıyor, sonra ördek göğüsten anüsüne kadar
yarılıyor, et kemiklerin üstünden yüzülerek
iskelet çıkarılıp atılıyor. Geriye sadece
kemikleri ile birlikte butlar ve ördeğin lop
eti kalmış oluyor. Bundan sonra da ördeğin
içi tuzlanıp butlar karın kısmında olmak üzere
lop et dürülüp rulo yapılıyor, küpteki yerine
yerleştiriliyor.
Tuzlu ördeklerden, ördekli pilav için küpten
çıkarılan etin bir bölümü kesilerek küçük
parçalara ayrılıyor, bir tavada bol tereyağı
ile sote edilerek pilav üstüne seriliyor.
Okuyucular arasında böyle hazırlanmış pilavdan
yemiş olanlar varsa, onun tarifsiz lezzetini
özlemle hatırlayacaklardır.
Şimdilerde, Termeli ördek besicisi köylüler
ve bu işi bilen Kentsoylular halen ördek tuzlar
ve konuklarına ördek kavurmalı pilav ikram
ederler. Ancak bu ördekler onların değimi
ile Göğ ördeği değil, yer ördeğidirler. İyice
yağlanması için özel olarak beslenirler.
Yolunan
ördeklerin göğüs tüyleri yastık ve yatak yapmak
için biriktirilir. Termeli Kentsoylular’ın
ve pek çok köylünün yatak ve yorganları kuş
tüyündendir.
Benim
ve çocuklarımın bile… kasaplık bir hayvanın
eti, derisi, yünü, boynuzu nasıl değerlendiriliyorsa
ördeğin de eti, tüyü, kanadı öyle değerlendirilir.
Bu sırada yanımıza çok şişman çok
sevimli çok tonton aşçıbaşı olduğunu öğrendiğim
bir bey geldi. Kibar bir tavırla sayın kaptanım
izniniz olursa ben yolunmuş bıldırcınları
alarak öğle yemeğini hazırlayayım. Mürettebata
fırın bıldırcın pişireceğim, siz nasıl istersiniz
diye sordu. Kaptan: bizi işaret ederek konuklarımla
bize de fırın ve ızgara olmak üzere iki türlü
hazırla. 8 kişi olacağımızı da unutma dedi.
Kısa bir süre sonra kampana çaldı. Vinç motorları
stop etti. Mürettebat ve biz birer ikişer
temizliklerimizi yapıp öğle yemeği için hazırlandık.
Geminin köprüsüne çıktık. Çeşit çeşit meze
ve ayıklanmış meyvelerle hazırlanmış masaya
kurulduk. Biz oturur oturmaz tonton aşçı başı
kocaman iki tepsi taşıyan yamakları ile göründü.
Tepsinin birinde nar gibi kızarmış daha hala
cızırdayan, diğerinde tüm kemikleri dövülerek
kırılmış pirzola gibi açılarak ızgara edilmiş
bıldırcınlar vardı. Arkadaşlarım merak içinde
ızgara bıldırcınların nasıl hazırlandıklarını
sordu aşçıbaşıya. Adam büyük bir kibarlıkla
pirzola dövme aletini kullanarak, bıldırcınları
kemikleriyle birlikte döverek yassılaştırdıklarını,
sonra da kuzinenin kızgın demiri üzerine sererek
ızgara ettiklerini anlattı ve gitti.
Kaptan: çatal ve bıçak kullanmadan bir peçete
ile ızgara bıldırcınlardan birini aldı. Çok
kibar bir davranışla onun nasıl yenilmesi
gerektiğini bize öğretmiş oldu. Sonrada biz
büyük bir iştiha ile bıldırcınlara saldırdık.
Yaşamımın ender tatlarından biri ile tanıştım
o gün arkadaşlarımla. Artık bıldırcın yemeklerim
hep ızgara oluyor.
Size de tavsiyem olur. Kırılmış kemikleri
ile ızgara edilmiş bıldırcınları kemikleri
ile birlikte yemeyi denemelisiniz.
08.11.2007
İrfan Işık