İRFAN IŞIK

Ünye’de
Yol
|
BİRİNCİ
BÖLÜM
1950-1960 yıllarında Samsun-Sarp Sahil Karayolu’nun yapımına
başlanmadan önce Ünye, sadece Niksar’a ulaşan silendirajlı “makadam”bir yola
sahipti.
Ünye’nin her yanında bolca bulunan kireç taşı oluşumlarında açılan
taş ocaklarından çıkarılan taşlar, normal bir elma büyüklüğünde kırılıyor, taşınıyor,
yol olması için hazırlanmış yerlere seriliyor, sonra üstünden silindir
geçirilerek bir kat taş, toprağa gömülüyor, üstüne tekrar tekrar serilen kırık
taşlar silindirle sıkıştırılarak şose ya da makadam yol adıyla kullanıma açılıyordu.
Ünye’yi bu şekilde
yapılmış yol Niksar’a, dolasıyla İç Anadolu’ya bağlıyordu. Kuzey Anadolu
dağlarının Karadeniz’i, Anadolu’nun içlerine bağlayan geçit yerleri sadece, Zonguldak,
Samsun, Ünye ve Trabzon’da bulunuyordu.
Zonguldak’tan geçit
veren dağlar orayı Ankara’ya bağlıyor, Samsun ve Ünye’den dağları aşan yollar
ise Karadeniz’i Sivas’a bağlıyordu. Trabzon’dan Zigana Geçiti ile Doğu Anadolu’ya
geçit veren yolsa kış aylarında kapanıyordu. Karadeniz’in Ünye’den Niksar, Tokat,
Sivas yoluyla İç Anadolu’ya bağlanması, en kısa yol olduğu için, antik çağdan
itibaren kullanılmış, zaman zaman genişletilip kısaltılarak aralıksız
iyileştirilmesi sağlanmıştır. Bu yol ayrıca İpek Yolu’nu Karadeniz’e ve
dünya’ya bağlayan en güvenli ve en korunaklı kalelerle sağlanan bir yoldu.
ZİGANA
GEÇİDİ
Karadeniz sahil, kent
ve kasabalarını birbirine bağlayan alt yapısı olan bir yol yoktu.. Ama
ormanlardan geçen, ancak sadece hayvanla yapılan taşımacılığa ve yayalara geçit
veren patikalar vardı. Kuzey Anadolu dağlarından çıkıp denize akan yüzlerce
dere, çay ve ırmak, üzerinde köprü olmadığı için bu yolculuk ve
taşımacılık bir işkence oluyor, bazen de hiç mümkün olmuyordu. Bu sular geçite
izin verdiğinde ya denizin içinden yada kilometrelerce içerlere yürünüp sığlık
yerleri bulunduktan sonra geçiliyordu. Adım başı bir dereye rastlandığı yörelerde
ki yolculuğun dayanılmaz ağırlığı tahmin edilebilir.

1940 yılından sonra motorlu kara
taşıtlarının çoğalmağa başlamasıyla Ünye’nin Samsun ve daha sonra Ordu’yla
bağlantı kurması kaçılmaz olmuştu.
Önce kamyonlar Çarşambaya gidip
gelmeye başladılar. Çünkü Çarşamba dekovil demir yoluyla Samsun’a bağlıydı. Dekovil
demiryolu Avrupa’da banliyöleri merkeze bağlayan dar tren yollarıydı. Türkiye’de
de Çarşamba ile Samsun arasına döşenmişti. Çarşamba makadam yolla Terme’ye
bağlanınca tek-tük şimdiki minibüslerden de küçük otobüsler Samsun’a yolcu
taşımaya başladılar. Ünye-Terme arası orman içinden açılmış kum yolla bağlıydı
biri birine. Arada kocaman bir Akçay ve Miliç ırmakları vardı ve bunlarda da
köprü yoktu. Akçay, sonradan üç ayaklı yapılan şimdiki asma köprüden itibaren
denize üç kol halinde delta yaparak akıyordu.
Arabalar Akçay’ın
bu üç kolunu suyun içinden geçmek zorundaydı. Akçay suyu az olduğu yaz
aylarında geçit veriyordu ama kışın iş değişiyordu. Arabalar tekerleklerini
aşan su yüksekliği içinde bataklıyor motor güçüyle sudan çıkamıyordu. Eli
yüreğinde suyun ortasında kalan erkek yolcular soyunuyor, aşağıya inip suya
giriyor arabayı itiyorlardı. Çok zaman motorun gücüne katılan insan gücüde
arabayı kurtaramıyordu. Akçay’ın üç kolunun üçünde de bataklama kaçılmaz olunca
yeni bir güç katıldı motor gücüne.
Şoförlerin özendirmesiyle boyunduruklu
kömüş (manda) öküzleri demir zincirlerle arabaları çekmeye başladılar. Bir çift
kömüş öküzünün gücü yetmeyince iki çift öküzle çekildi arabalar. Bu iş giderek
sektör haline geldi. Arabalar çoğaldıkça çekiçi öküzler ırmak kenarında bekler
oldular. Yolcularda suya girip araba itmekten kurtuldular.
Akçay’da harcanan bir iki saatten
sonra sevinçle yola koyulunuyor. En çok 20 km saat hızla yol alınıyordu. Kozluk, Sakarlı sonra Çangallar merası ormanlarına giriyordunuz. Ağaç dalları arabanın
açık camlarından içeri giriyor, sakınmazsanız o sizi yaralıyordu.
Arabaların
lastikleri kabaktı. Bir akasya dikeni, bir kırık dal budağı bile lastikleri
delip şambriyeli patlatıyordu.
Arabanın altına kriko
yerleştiriliyor. Bir sürü işlemden sonra şambriyel sıcak kaynakla yamanıp
kapatılıyor. Gene bir sürü işlemden sonra tekerlek yerine takılıyor belki
dördüncü veya beşinci sevinçle arabaya binilip yola koyulunuyor, bir saat daha
kaybetmiş oluyordunuz.
Ah! Nasıl söylesem…
Bazen 5 metre gitmeden öteki
lastiklerden biri daha patlıyordu.
Sabrınızı tüketmeden yolculuğu
bitireyim.
Ünye’den- Çarşambaya
en erken beş saatte bazen de 8 saatte ulaşabiliyordunuz. Toza ya da çamura
batmış ve çok yorulmuş oluyordunuz yada hasta. O zamanlar araba ile yolculuğa
çok alışkanlık olmadığından ve motorların ilkelliğinden yanmamış benzin atağı
çok olduğundan ve araba yakıtını tenekelerle kendisi taşıdığından, çiğ benzin
kokusu yolcuları tutuyor kusturuyordu Arabadaki on beş yolcudan en az beş
tanesi kusuyordu. Başını dışarıya uzatamayanlar içeriye……artık sağlam kalana
aşk olsun
Çarşambaya hasta inmekle iş
bitmiyordu. öğleden sonra saat 345 te Samsun’a inecek trene binecek
ve 2 saat daha gidecektiniz.36 km. yol iki saat hem de trenle. Bu yolda 8 tane
istasyon vardı. Dura-kalka tam tamına iki saatte varıyordunuz Samsun’a.
Dönüş yarın yahut öbür günse, ya da
bu yolculuğu sık sık yapmak zorundaysanız, duyacağınız eziyet ve bıkkınlığın
ağırlığını bir düşünün. Yolculuğun bilinen bu güçlükleri için Ünye’den hareket
saati en erkenler oluyordu. Genellikle sabah saat 7’de Kavak dibinde hazır
olunuyordu.
Ailemizin
en büyük kızı Samsun’da evliydi. Onun doğum zamanlarında annem Samsun’a
giderdi. Dayımın eşliğinde. Bir seferinde ben ilkokulun 2.sınıfındayken böyle
bir yolculuk yapmak gerekti. Ben tepinip ağlayarak ille de Samsun’a gitmek
istedim. Dayım ağlamama dayanamadı. Abla dedi anneme arabada ayırttığımız benim
yerime oğlan binsin ben atla size yetişirim.
Ünye-Çarşamba arası 60 km. O zamanlar hanlarda güçlü kiralık atlar bulundurulurdu. Fatsa. Terme, Çarşamba hatta Samsun, Giresun
arasında acil yolculuklar için. Bu atlardan en çok küçük esnaf ve kasaplar
yararlanırlardı.
Dayım bizi arabaya bindirdi
hareket ettik. Sabah saat 7’de. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik. Dört
yerde batakladık üç yerde lastik patlattık iki yerde arabaya benzin koyduk
tenekelerden… Kusa-musa Çarşambaya geldik. Saat öğleden sonra 3.30. On beş
dakika sonra tren kalkacak. İtişe-kakışa abradan indik. Arabanın üstündeki bagaj
söküldü.

Bavullar, valizler, çıkınlar aşağıya
atıldı. Herkes kendi malını kaptı ki: Dayım karşımızda. Biz, kusmaktan yorgun, hasta,
o dinç.Trene yetişemeyeceksiniz diye çok korktum diyordu anneme.
Adam, Ünye’den
bizi yol ettikten sonra, handan at kiralamış, yola çıkmış. Sakarlı merası
ormanında biz lastik tamir ederken o bizi 50 metre sağımızdan geçerek bize uğramadan gitmiş. Atı Çarşamba’da dinlendirip doyurup oradaki hana
teslim etmek için zamana gereksinimi varmış.
(Akçay’dan Termeye kadar olan
mera ve ormanlar kumlu toprak olduğu için arabalar bir geçtikleri yerden bir
daha geçmezlerdi. Çünkü tekerlekler kumda derin bir iz açardı. Aynı yerden
ikinci üçüncü geçişlerde arabanın altı ortadaki yüksekliğe takılırdı. Onun için
meranın seyrek ormanında yol yüzlerce ayrı yerden geçerdi)
Dayım bavulumuzu kaptı. Biletlerimizi
daha önceden aldığı için doğru trene koştu. Bereket versin otobüs durağı
istasyonun hemen yanındaydı. Biz trene biner binmez kampana çaldı. İlk
istasyondan hareket saati dakikti. Tren kalktı.Hey yavrum hey! Acı bir kömür kokusu ve yoğun bir
duman…Haydi tekrar öğğğğ….
Yıllar sonra ben dayımın atla Çarşamba’ya
arabayla giden bizden önce vardığını anlattığım zaman Kasap Halis Dere’nin
ortağı Hamza’nın Mehmet amca: O da bir iş miymiş?. Ben buradan Giresun’a atla 8
saatte en az on kere gittim diye yemin etti. Zaman zaman yolda atı yemleyip
dinlendirerek hem de dedi.
İnanıp inanmamakta özgürsünüz…
İRFAN
IŞIK. 04.01.2008.ÜNYE
o.irfanisik@hotmail.com
İRFAN IŞIK

Ünye’de
Yol
|
İKİNCİ BÖLÜM
1940-1945
yılları arası İkinci Dünya Savaşı’nın yokluklarıyla geçen yıllardı. Benim ilk
ve ortaokula başlamam da savaşın en yoğun yıllarına denk gelmişti. Ziraat
Bankasının olduğu yer o zaman ki parkımızın duvarları içindeydi. Ama orası
çiçeklik değil kumsaldı. Belediye tam o kumsala gençlik için bir voleybol
sahası kurmuştu. Bizler o sahada sıra bulursak takım kurar maç yapardık.
Rahmetli
Radyocu Ali Korkmaz arkadaşımdı. Hep aynı takımda olurduk onunla. Bir oyun
bitiminde yüzümüzü eski Anafarta Okulu’na dönmüş parkın duvarlarına oturmuş
dinleniyorduk. Yeni yapılmakta olan İş Bankası yönünden bize doğru bir kaptı-kaçtı
geliyordu. (minibisümsü o zamanın otobüsü) yepyeniydi. Tam önümüzden
geçecekti gözlerimiz onun üstündeydi şimdiki gibi, ön tamponunun üstüne pırıl
pırıl plakası vidalanmıştı. Plakada ÜNYE 3 yazıyordu. O zamanlarda araba
plakalarını belediyeler veriyordu. Arabalar plakalarını aldıkları belediyelerin
adını taşıyordu.

Cumhuriyet Meydanı 1954.. Solda eski belediye
binası.
Plakayı
okuyunca Ali’yle birbirimize baktık. Sevgi ve gururla. Vay be dedik! Ünye 3üncü
arabasına kavuşmuş.
Ne yazık ki şimdi olduğu gibi o
zaman da Fatsa’yla Ünye yarışıyordu.
Fatsa Türk Silahlı Kuvvetler’ine bir
uçak satın alarak hediye etmiş. Hava Kuvvetleri de o
uçağa Fatsa adını takmış. Doğru mu
yanlış mı bilmiyoruz ama Ünye’nin uçağı yokmuş
deniliyordu. Fatsalılar da bu
üstünlükleriyle övünüp bizi küçümsüyorlardı. Futbol
maçlarında da hep onlarla kavgalı
idik ama bu kez biz onlardan üstündük. Bizim futbolcu
Kefeli kardeşler çok iyi
oyunculardı.

ÜNYE 1950.. SOLDA
ASKERLİK ŞUBESİ, ÖNÜNDE RIHTIM VE KOY
FOTOĞR. ECZ. YUSUF
ALVER
Hamidiye
Zırhlı Kruvazörü, Karadeniz’i ziyaret ettiği sırada Ünye’ye uğramıştı. Geminin
futbol takımıyla yaptığımız maçta Hamidiye’yi 6-0 yenmiştik. Gemi, Fatsa’da maç
yapmamıştı. Onları adam yerine koymamışlardı işte.
Ve
şimdi bizim plakasında adımız yazılı üç arabamız vardı. Fatsa’nın hiç yoktu. Al
sana hiç
görmediğimiz
uçağınıza karşılıklarımız dedik birbirimize. İçimizi ferahlattık Fatsalılara
karşı.
Aradan
yıllar geçti çocuklarımız büyüdüler, okudular. Onlarda bizde otomobil sahibi
olduk. Bir gece Aliler bizi ziyerete geldiler arabalarıyla. Oturduk daha hal
hatır sormaya başlamamıştık ki Ali:parkın duvarında otururken okuduğumuz Ünye 3
plakasının bize tattırdığı sevinç ve gururu hatırlıyor musun? dedi. Nasıl
hatırlamazdım. Yüzümüze o günkü sevincin gülümsemesi yayılırken Ali tekrar: Şu
işe bak dedi. Nerden nereye geldik. Şimdi sadece sizin kapıda benimkiyle
birlikte dört araba duruyor.

Bu fotoğraf hikayenin
geçtiği yıllara aittir. Daha Cumhuriyet meydanı yapılmamıştır
Sonra
da o günü çocuklarımıza anlattı.
O’nun
o gün söylemediklerini de ben söyleyeyim. Oturduğumuz duvarın önünden geçen yol
ırmak taşlarıyla, Arnavut Kaldırımı dediğimiz tarzda döşenmişti. Sağımızda
parkın çarşı tarafındaki kapısının önünde Hükümet Caddesiyle çatal yaparak
birleşiyordu. Şimdiki Cumhuriyet Meydanı yoktu. Meydan camiden okula kadar
mezarlıktı o zaman. Ünye’nin içinde ki tüm yollar Arnavut Kaldırımı idi. Son
derecede de kötü döşeliydiler.
Rıhtım
dediğimiz, Kavak dibinden Yalı Kahvesine kadar olan yolda dalgalar, rıhtıma
çarpıyordu. Sadece o yolda kaldırım vardı başka hiçbir yolda yaya kaldırımı
yoktu.
Vaktaki
Tabakhane yanında ki kumluğa makadam yol yapımı için kırma taş yığılmaya
başlandı; öğrendik ki Ünye-Fatsa yolu yapılacakmış.Ameleler kazma kürek yol
güzergahını düzeltiyorlardı. Küçük derelere betonarme menfezlerde yapılmağa
başlandı. Bataklıklı geniş derelerin yataklarına iri taşlar döşenerek akaklar
berkitildi. Ve silindirler tabakhane önüne dizildi. Tabakhane çalışanları
bayram davulcularını ve zurnacılarını köylerden Ünye’ye getirttiler.
Silindirler yolda çalışmaya başlar başlamaz, dükkanları kapatıp tatil ilan
ettiler. Davullar üç gün üç gece gümleyerek bayram yaptı.
MEÇHULASKER İLIKOKULU… SONRADAN ORTAOKUL, DAHA SONRA
YIKILDI..
KURULUŞ SAVAŞI YILLARINDA BİR MÜDDET HASTANE OLARAK
KULLANILMIŞ,
SONRA OKULA DÖNÜŞTÜRÜLDÜĞÜNDE, HAYATINI KAYBEDEN
ASKERLERİN
ANISINA MEÇHULASKER ADI VERİLMİŞTİR. ORTAOKUL OLUNCA, İLKOKUL,
BİRAZ AŞAĞIDAKİ ESKİ ELEKRİK SANTRALİ OLAN KİLİSENİN
ÜST TARAFINDAKİ
RUMLARDAN KALMA, ANAOKULU VEYA İLKOKUL OLDUĞU
RİVAYET EDİLEN
BİNASINA TAŞINMIŞTIR. BURASI DA YILKILINCA ESKİ
ORTAOKULUN YERİNE YAPILAN
BİNALARIN BİRİNE TAŞINMIŞTIR. BUGÜN “MERKEZ
MEÇHULASKER, İLKÖĞRETİM
OKULU” OLARAK HİZMET VERMEKTEDİR.
Ünye-Fatsa
yolundan sonra, Fatsa-Ordu yolu da güzergah olarak tasarlandı. Üstünkörü bazı
yerleri silindirlendi. Trafik başladı.
Kamyonlar,
kaptı-kaçtılar (ki onların yolcu karisörleri Ünyeli marangozlar tarafından
yapılıyordu.) Ordu’ya da gidip gelmeye başladılar.
Ben
yolda yapım için çalışılırken, Ordu ili emrine çıkan ve elden aldığım tayin
emrimi Ordu’ya götürmek üzere bir gece sabaha karşı saat 4’de yola çıktım.
Nasıl olsa yolda bir araba bana yetişir diyordum. Sevinç ve heyecanım bir yerde
durup araba beklememe izin vermiyordu. Zaman zaman koşarak zaman zaman çok
hızlı yürüyerek saat 7:30 da Fatsa’ya geldim. Hiçbir araba geçmedi yoldan.
Bolaman’a
gelip koç boynuzu sapağına dönmeden ağır ağır gelen bir kamyon yetişti bana.
İki kolumu açıp yolun ortasında durdum. Araba öyle yüklüydü ki durduktan sonra
bir daha kalkamayacak sandım. Şoför muaviniyle birlikte hışımla arabadan indi.
Niyetleri beni dövmekti. Yolda köpeklerden korunmak için taşıdığım bilek
kalınlığındaki sopayı kaldırarak savunma durumuna geçtim.
Adamlar
önce durdular. Sonra ağızlarının içinden söve söve arabalarına binip yola
koyuldular. Kala kaldım yolun ortasında. Sonra koşmağa başladım. Sapağa geldim.
Tam orda arkamda bir araba gürültüsü daha duydum. Bu kez yalvarır bir edayla
durmasını işaret ettim şoföre. Yol orda hafif yokuştu. Şoför açık camdan
kafasını uzatarak burada duramam dedi. Araba inliye inliye yokuşu çıkarken
arkalarından koştum. Düzlükte yetiştim amma onlar hızlandılar.

ÜNYE’NİN 48 NOLU ARACI
VE O GÜNLERDE BİR MİNİBÜS
Sonra
üç kamyon daha geçti yanımdan. Hiçbiri beni almadı. Kimi ağaç dalları seni
kamyondan alır başımı belaya sokarsın dedi. Kimi, çamurlukta atlaya zıplaya
yola gidilir mi lan dedi. Ben de bundan sonra geçen arabalara dur demiyeceğime
yemin ederek koşmaya başladım. Bir iki yerden ekmek istemeye kalkıştım,
köpekler beni parçalayacaklardı. Aç susuz; koş koş;öğleden sonra saat 4’de
Ordu’ya vardım. Koşmayla yüreme arasında bir hızla 12 saatte.
Toz
toprak içinde çat kapı vilayet konağındaydım. Elimdeki emrin MİLLİ EĞİTİME
havale edilmesi gerekiyordu. Şu odada vali muavini var o yapacak bu işi
dediler. Kapıda ki polis bu kılıkla valinin yanına giremezsin dedi ama ben bir
hızla, polis arkamda odaya daldım.Vakit çok daralmıştı.
Bırak delikanlıyı dedi kibar bir bey
arkamdaki polise. kös kös dışarı çıktı polis. Ağzım kurumuştu. Yutkunamıyordum.
Tayin emrini o beyin önüne bıraktım. Gözlerimi yumdum uzun bir süre öylece
kaldım. Kibar bey emri okumuş olmalıydı. Neden sonra otur lütfen dedi. Oturulacak
yer masasının önündeydi ama ben geriler-de arandım. Hayır hayır dedi burada
otur.
Masasının
önündeki koltuğu gösterdi. Usulca iliştim koltuğun ucuna. Rahat otur dedi
babacanca gülümseyerek. Yorgunluktan bitmiştim. Şimdi sakin sakin bu
perişanlığını anlat bakalım dedi. Anlattım. Gözleri irileşti inanmıyor
gibiydi.Sözlerimi bitirdiğimde ikinci kez gözlerimi kapadım.
Hasta
mısın? Dedi. Hayır efendim dedim. İlginizi verdiği hazla yorgunluğum bile
geçti. Sevgiyle gülümseyerek zile bastı. Gelen polise Milli Eğitimden filanca
beyi çağır dedi .Gelen beye hemen şimdi,komisyonu beklemeden öğretmenin
tayinini Ünye’ye yap. Emri imzalamadan çıkmayacağım dedi.
Tüm
gövdeme iğneler batmağa başlamıştı. Sevinçten. Endişeden. Nedendir bilmem
birazda korkudan.
Büzüldüm,
iliştiğim koltukta.
Biraz
sonra Milli Eğitim den gelen bey gene geldi odaya. Sayın valim dedi.
(benim aklım başımdan gitti o an. Ben muavinin odası yerine valinin odasına
dalmışım meğer) Ünye merkezde boş öğretmenlik yok(ben şehir
ilkokullarına öğretmen yetiştiren öğretmen okulundan mezundum) Ama merkeze
en yakın okulu olan köylerden biri Karlıtepe. Orası boş. Arkadaşımız kabul
ederse eğer oraya yaparız tayinini dedi.
Ne
demek!…
Benim
başım gözüm üstüne.
Orayı
çok iyi biliyorum.
Tabi.
Hemen tayin yapılsa çok sevinirim.
Bunları
demedim ama benim güzel, kibar valim gözlerimden demek istediklerimi çoktan
okudu. Hemen emri yazıverin lütfen dedi

ÜNYE’YE DAHA SONRA
MODERN YOLLAR YAPILDI
Bir
yıl mı ? Geçti aradan on yıl mı? Ezildim o yılların altında sabırsızlıkla ölürcesine
beklerken. Ama neden sonra öteki bey elinde bir kağıtla geldi valiye verdi.
Sevgili valim hemen imzaladı. Zarfına koyduğu emri bana uzattı. Titreyerek
aldım.
İki
bey de başarılar dilediler bana. Tebrik ettiler. Zevkten koltuğa yayılmak üzeredeydim
ki ikinci beyi de oturttu vali. Bu günümü nasıl geçirdiğimi kendi anlattı ona.
Şimdi biz bunu bir bıraksak yok mu? Gece gündüz demez yola koyulur dedi. Onun
için bu gece Ordu’da bir otelde misafir edeceğiz onu. Önce de bir yemek yemesi
gerekiyor tabii dedi. Köpekler yüzünden hiçbir evden ekmek isteyememiş yolda.
Sonra da karşımda oturan beye böyle kaç öğretmenin var senin müdür bey dedi:
Olduğunu sanmıyorum dedi. Milli Eğitim müdürü olduğunu öğrendiğim bey.Ayrıca
ben niye bu kadar ilgi çektiğimi, önemsendiğimi anlayamıyor-dum.


BİR ZAMANLAR ZOR
ULAŞILAN ORDU’YA ULAŞIM, YAPILAN KARADENİZ OTOYOLU VE
TÜNELLER VASITASIYLA
KOLAY HALE GELDİ
Cebimde
ki paranın Ordu’da bir gece geçirmeme yetip yetmeyeceğini düşünüyordum ki. Kapıda
ki polisi çağırdı. Beyi dedi beni işaret ederek şu lokantada doyur şu otele de
götür. Hem otele, hem lokantaya, benim misafirim olduğunu söyle. Ayrıca otele
sabah olmadan kendisini yola bırakmamasını özellikle rica ettiğimi de söyle.
Ben
böyle bir ikramı asla kabul edemem efendim dedim. Senin kabul edip etmeyeceğini
soran oldu mu? Dedi. Azarlar gibi sertçe. Teşekkür bile edemedim.
Yarın
sabah tekrar gelmeyi düşünerek utanç içinde polisle birlikte odadan çıktım.
Biraz önce buraya korku ile gelirken sırım sırım sızlayan gövdem dipdiriydi
şimdi.
Polisin
önünden önünden yürüdüm…
İRFAN IŞIK.
4.1.2008
o.irfanisik@hotmail.com
|