
Nasıl yaşacağım
ey deniz senden uza
Gözlerimde yanıp sönüyor gibi fenerin
Uyuyor mu her
gece limanda sallanarak
Altından
çivilerle çakılmış gemilerin
Sevmiyorum suyunda
yıkanmamış rüzgarı
Senden gayri olanlar
sanki bana eş değil
Yüzümü güldürmüyor
sensiz ay ışıkları
Ufkundan yükselmeyen
güneşler güneş değil
Aşağıda okuyacağınız çalışma,r
Ünye’nin Yüzyıl Parkı’ndan başlayarak
Derbent’te sona eren kıyı, falez,
kayalıklar, koylar, kumsallar ve oluşumlarını
inceleyen ve yerlerin hikayelerinin de anlatıldığı
uzun bir inceleme yazısıdır.
Anlatılan hikayeler, sözlü aktarımlara
ve zayıf bilgilere dayanılarak çoğu
kez kurgulanmıştır. Bir bilimsel
araştırma değildir. İncelemenin
uzun olması ve okurken sıkılmamanız
için iki bölüme ayırdık.
Birinci bölümde şehir içinden Fener’e kadar olan yerler
anlatılmış İkinci bölümde
ise Ferner’den sonra Derben’te kadar olan
bölgeler ve hikayeleri yer almıştır.

ÜNYENİN UÇAKTAN ÇEKİLMİŞ BİR FOTOĞRAFI
Bir gün nehirler gibi çağlayarak
derinden
Dağlardan, ormanlardan sana akacak mıyım?
Ey deniz şöyle bir gün sana bakacak mıyım
Elma bahçelerinden, fındık bahçelerinden?
Ömer Bedrettin
Uşaklı
Ben
Aysun Ay ve ben Yaşar Karaduman, Ünye’yi
çevreleyen kayalıkları kumsalları
ve falezleri araştırdık. Çakırtepe’nin
doğu yamaçlarına kurulan bu güzel
şehrin batı kıyıları
eşine ender rastlanan güzellikte yarlar,
falezler, ve kayalıklarla çevrilmiştir.
Yüksekten bakıldığında
şehrin kurulduğu burun bir hançer
şeklinde Karadeniz’e doğru uzanır.
Bu nedenle denize uzanan burnun bir tarafı
doğudur bir tarafı batı, o
nedenle güneş Ünye’de denizden doğar
denizden batar.
Şehir
MÖ 600 yıllarının başında
burnun doğu tarafındaki yamaçlarda,
bugünkü yerinde kurulmaya başlanmıştır.
Daha önce
ilk şehir Cevizdere taraflarında
kral birinci Mitridates tarafından Mihridatespoli
Mitrapoli-Mitrapollis adı ile kurulmuştu.
Bugün hala
yaşayan Midrebolu ismi buradan gelir.
Şehir zamanla Taşkana burnunun Taşkana
tepesinin (Çakırtepe) doğu yamaçlarına,
sonraki yüzyıllarda tamamen koyun arkasında
yükselen Çakırtepe teraslarına oturmuştur.
Milattan sonra 600 yıllarına sonlarına
gelindiğinde Ünye şarapçılıkta
gelişmiş ve arka yamaçları
üzüm bağları olan bir şehir
olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bağbaşı tepesinin adı
da bu üzüm bağlarından gelmektedir.
ÜNYENİN GEÇMİŞ
YILLARDA ÇEKİLMİŞ FOTOĞRAFLARI

ÜNYE 1860
Bu fotoğraf Ünye’nin
ilk fotoğrafıdır. 1860 yılında
çekilmiştir. Dikkatle baktığınız
zaman daha eski
Askerlik şubesi yapılmamıştır.
Bu fotoğraftan on yıl sonra yapılacaktır.
Yalıkahvesinde evler denize
sıfırdır,
Şehrin yolu surların dibinden yukarıya
geçmektedir.

ÜNYE 1909
Bu
fotoğraf 1909 yılında, Samsun’dan
Fransa’ya gönderilen bir Ünye kartpostalının
üzerinden
alınmıştır.
Kartpostalın originali renkli olup üç parçadan
oluşmaktadır. Diğer iki parçasında
sağa
Doğru Burunucu mahallesi
gözükmektedir.

ÜNYE 1950
1950 yılında
çekilmiş bu fotoğraf Ünye’nin en güzel
fotoğraflarından biridir. Bugünkü
yol daha
yapılmamıştır. Solda
askerlik şubesi görülmektedir. Yolun başında
deniz kenarındaki beyaz bina
o yıllarda önce tiyatro solunu sonra
sinema olarak hizmet vermiştir.

ÜNYE 1970 (Son Silüeti)
Ünye’nin bize geçmişi
anlatan en güzel ve son fotoğraflarından
biri. Bu yıllardan sonra Ünye’nin
Silüeti yavaş yavaş bozulacak
ve aşağıda gördüğünüz beton
ormanına dönüşecektir.
Bu eski Ünye fotoğrafı bize neleri
kaybettiğimizi hüzünlü bir dille anlatmaktadır.

ÜNYE 2005
İşte inci gibi
Ünye evlerinden geldiğimiz nokta.. Düzensiz
yapılaşma izni verilmiş beton
ormanı.
görülen son yeşillikte kaybolacaktır.Artık
yukarıdaki siyah beyaz fotoğraflarda
kalan o eski yok.
İlerideki yıllarda binaların
üzerinde kalan son yeşillikte yok olacaktır.
MS. 600 yıllarında şehir yavaş
yavaş Çakırtepe eteklerine kayarken
bu yıllarda Ünye’ye
görkemli bir saray yapılmıştır.
Bu Paşabahçe’deki Süleymanpaşa sarayının
yerinde yapılmış ilk saraydır.
Daha sonra bu sarayın temelleri üzerine
1200 yılında bir saray daha yapılacak,
bundan altıyüzyıl sonra da aynı
temeller üzerine 1806 yılında Süleymanpaşa
sarayı inşa edilecektir.. Yani Süleymanpaşa
sarayı buraya yapılan üçüncü saraydır.
1200 yılında Ünye’de bir inşaat
daha vardır. Bugünkü Yüzyıl çaybahçesinin
kapladığı alanın yerine
bir kale yapılmaktadır buranın
eski adı “Kalebozuğundan”gelme “Galabozu”
idi. Kalenin kalıntıları olduğu
için buraya bu ad verilmişti.
Bozuğu ellili yıllara kadar duran
ve yapımına 1200 yılında
başlanan kale 1800 yılında
işlevini yitirdi, taşları,
çevrede başka yapılarda kullanıldı,
bir şey kalmadı.
İşte Ünye’nin kayalıkları
ve falezleri buradan başlamakta Aynikola’dan
sonra Derbent burnunda
sona ermektedir. Bugünkü sahil yolu geçmeden
önce Yüzyıl çay bahçesinden sonraki kıyı
şeridi
yüksek yarlarla dolu idi. Yol için deniz doldurulunca
bu falezler yok oldu.
Ünye’nin kısa tarihi Ve
Ünye Çevresindeki Kayalıkların Oluşumu

TARİH ÖNCESİ DÖNEMDE ÜNYE ve ÇEVRESİ
Yapılan araştırmalar Ünye ve
çevresinin Anadolu’daki en eski yerleşim
yerleri arasında olduğunu göstermiştir.
Ünye çevresinin prehistorik dönemi ile ilgili
olarak en geniş çaplı araştırma,
Ünyeli olan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih
Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bilim Dalı
Profesörlerinden rahmetli Kılıç
Kökten tarafından yapılmıştır.Kılıç
Kökten’in Ünye’nin doğusunda Yüceler
köyü civarındaki mağaralarda 1944-45
yıllarında ve 1963 yılında
Cevizdere vadisinde yaptığı
kazılar sonucu, bu yörede milattan önce
yontma ve cilalı taş devirlerine
ait aletler ve silahlarla toprak kapların
yanı sıra, insan ve evcil hayvanlara
ait iskelet parçaları da bulunmuştur..
TÜRK FETİHLERİNDEN ÖNCE ÜNYE
Ünye
ve çevresinde yazılı tarihlerde adı
geçen ilk topluluk Kaşkalardır. MÖ
2000’lerden itibaren tarih sahnesine çıkan
Kaşkalar bugünkü Sinop ile Perşembe
arasındaki bölgede yerleşmişlerdi.
Sonraki
devirde uzun bir süre Ünye çevresi Asya kaynaklı
ve Hititlerden arta kalan insan topluluklarının
yaşama alanı oldu. MÖ 9.asından
itibaren, İskitler bu bölgeyi ele geçirdi.
İskit devletinin ağırlık
merkezi Karadeniz kuzeyi idi ve Türk asıllı
unsurlar bu devlette önemli yere sahipti.
MÖ
8.yüzyıldan itibaren Ege denizi kıyılarındaki
kolonilerden gelenler Karadeniz kıyılarında
ve bu arada Ünye’de koloniler kurdular. Miletli
koloniciler gelerek bugünkü Ünye şehrinin
bulunduğu yerde ticaret kolonisi kurdular.
Böylece Ünye şehrinin kesin olarak kuruluşu
yaklaşık MÖ 750 tarihlerini bulunmaktadır.
İskender’in ölümünden sonra ülkesi parçalandı.
Karadeniz kıyılarında Pontus
Devleti kuruldu.
Pontus
Devletinin kurucuları eski Pers İmparatorluğu’nun
asilleri olup, Yunanlı değillerdi.
Ünye kalesi ilk olarak bu dönemlerde kullanılmaya
başlandı.
Roma
imparatorluğu döneminde Ünye çevresi Pontus
Polemoniacus adıyla anılan bir uydu
devlet şeklinde yönetilmekteydi. Roma Milattan
Sonra (MS) 395 yılında ikiye bölününce,
Ünye Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğunun
içinde kaldı
Ünye’nin Adı
Ünye’nin adı Latince ve Yunanca
eski metinlerde İnaos, Oenes, Oinoe,
Oinoie, Onea, Oenoe, Unieh, Unie, Unia gibi
değişik şekillerde geçmektedir.
İlk Türklerden
Osmanlılara Kadar Ünye
Tarih
boyunca İskitler Sabirler ve Hunlar gibi
çeşitli Türk asıllı veya içinde
Türk unsurlar da bulunan kavim ve devletler
Karadeniz’e ilgi göstermişlerdir.
.
1080
yılında Ünye dahil bütün Karadeniz
sahilleri Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na
bağlanmıştı. Büyük Selçuklu
Sultanı Alparslan’ın Bizans karşısında
elde ettiği Malazgirt zaferinden sonra,
çok sayıda Türk beyi Anadolu’da fetihler
yaptılar. Canik bölgesindeki fetihler Danişmendli
devletinin kurucusu olan Melik Ahmed Danişmend
Gazi tarafından başlatılmıştır
Bu
tarihten günümüze kadar Ünye genelde Türklerin
elinde kaldı, Fatihin Trabzon’u fethi ile
birlikte tamamen Türk hakimiyetine geçti. Trabzon’un
fethinden dönen Fatih, deniz yolu ile Ünye’ye
gelmiş, Niksar yolu ile İstanbul’a
dönmüştür. Otağın yerini seçenlere
sinirlenen Fatih hocasına dönerek:
-Bu
ne biçim yerdir lala? Bir dikili ağaç yoktur.
-Hünkarım
burası leb-i deryadır, hayvan ve eşyaların
çıkartılması için uygun dur deyu
seçdük.
-Tez
otağımın önüne bir iki fidan
dikile, bir dahaki seferimizde altında
gölgelenürük.
İşte
bugün kavak dibi dediğimiz çınar ağacı
yan yana iki tane olmak üzere Fatih tarafından
diktirilmiştir. Bunlardan yalnız bir
tanesi günümüze ulaşmıştır.
XVI.
yüzyılın ortalarında, Kanuni
Sultan Süleyman’ın kanunnamelerine göre
Ünye’nin dahil olduğu Canik livası
Sivas eyaletine bağlanmıştır.
Ünye,
Karadeniz ve Anadolu arasındaki ticaret
alım satımının yapıldığı
ve gemilerle nakledildiği bir ticaret limanı
idi. 1867 yılında yapılan idari
taksimata göre Trabzon vilayetine bağlı
Canik sancağının 4 kazasından
biri idi. Cumhuriyetin ilanından sonra
Ordu İline bağlanmıştır.
Ünye tarihine bu kısa girişten sonra,
Falezler (Yalıyar) ve Top yanı veya Tabya Yanı’ndan
Aynikola’ya kadar olan kayalıklara ve oluşumları
Dünya ve Doğu Karadeniz’in
Oluşumu
Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda
kızgın bir gaz kütlesi halindeydi.
Zamanla dönüşünün etkisiyle, dıştan
içe doğru soğumuş, böylece
iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki
katmanlar oluşmuştur. Günümüzde
iç kısımlarda yüksek sıcaklık
korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan
bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın
yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla
belirlenir.
Jeolojik Zamanlar
Yaklaşık
4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze
kadar çeşitli evrelerden geçmiştir.
Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin
her birinde, değişik canlı
türleri ve iklim koşulları görülmüştür.
Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman
en başta olacak şekilde sıralanır.
Dördüncü Zaman,
Üçüncü Zaman, İkinci Zaman, Birinci Zaman,
İlkel Zaman
İlkel Zaman
600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan
jeolojik zamandır. Yaklaşık 4
milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir,
önemli olayları sularda tek hücreli canlıların
ortaya çıkışı.
Birinci
Zaman (Paleozoik) günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl
önce sona erdiği varsayılan jeolojik
zamandır, 375 milyon yıl sürdüğü
tahmin edilmektedir, önemli olayları ,
kömür yataklarının oluşumu ve
ilk kara bitkileri ve balığa benzer
organizmaların ortaya çıkışı

İkinci
Zaman (Mezozoik
65
milyon yıl önce sona erdiği varsayılan
zamandır, yaklaşık 160 milyon
yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci
zamanı karakterize eden dinazorlar bu zamanın
sonunda yok olmuşlardır, önemli olayları
Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi.
Üçüncü Zaman
(Neozoik)
Yaklaşık 2 milyon yıl
önce sona erdiği varsayılan jeolojik
zamandır. 63 milyon yıl sürmüştür.
Önemli olayları, kıtaların
bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması,
bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının
belirmeye başlaması ve memelilerin
ortaya çıkışı
Karadeniz ve Ünye’deki
dağların, tepelerin,
kayalıkların, vadilerin,
oluştuğu zamandır.
Çevrenizde gördüğünüz tepeler
dağlar, vadiler, yarlar, kayalıklar,
kanyonlar, mağaralar bu zamanda oluşmuştur.
Dördüncü Zaman (Kuaterner
2 milyon yıl önce başladığı
ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik
zamandır, önemli olayları:
İklimde büyük değişikliklerin
ve dört buzul döneminin yaşanması,
İnsanın ortaya çıkışı,
dördüncü zamanı karakterize eden canlılar
mamut ve insandır.
(KaynakYeni
Form)
KARADENİZ
VE ÜNYE

Ünye’de toprak, kaya ve Falezlerin
oluşumu
İşte, Karadeniz bölgesinin
ve Ünye’nin oluşumu dünyanın oluşumunun
üçüncü zamanına rastlar. Ünye’nin de
bulunduğu bu bölge yani Karadeniz bölgesi
Türkiye’nin kuzeyindedir. İsmini kuzeyindeki
Karadeniz’den alır. Bölge, doğuda
Gürcistan sınırından başlayarak,
batıda Sakarya Ovası ile Bilecik’in
doğusunda kadar uzanır.

Bölge, Doğu Karadeniz, Orta Karadeniz
ve Batı Karadeniz olmak üzere üç coğrafi
bölümden meydana gelir. Bölgede, çeşitli
jeolojik zamanlara ait araziler bulunmakla
birlikte, daha çok III. jeolojik zamanda oluşmuş
araziler yer alır. Dağlar kıyıya
paralel uzanır.
Dağların
kıyıya paralel uzanmasına bağlı
kıyılarda “boyuna” kıyı tipi ortaya
çıkmış ve falezler (yalıyar) oluşmuştur.Bölgede, iklime bağlı
olarak, koyu renkli, humus bakımından
zengin yıkanmış çeşitli
topraklar bulunur. Yağış alan
yerlerde boz ve esmer renkte kireçsiz orman
toprakları yaygındır. Aynı
dağların güneye bakan yamaçlarında
yağışın azalması
ve güneş radyasyonunun artmasıyla
kireçli kahverengi orman toprakları bulunur.

Ünye’de Kıyı
Şekilleri
Dalgalar,
akıntılar, gel-git, akarsular, kıyıdaki
dağların uzanış biçimi
ve rüzgarlar kıyıların
şekillenmesinde etkili faktör olmuşlar
ve
Enine
kıyılar, Ria tipi kıyılar,
Dalmaçya tipi kıyılar, Limannlı
kıyılar, Haliç tipi kıyılar,
Fiyort tipi kıyılar, Boyuna kıyılar,
olmak üzere çeşitli kıyı tipleri
meydana getirmişlerdir.
Karadeniz’de çok çeşitli
kıyı şekilleri görülmektedir..
Bunların biçimlenmesinde dalgalar ve
akıntıların tesirleri vardır.
Dalgaların karaya dik çarpması ile
yarlar (falez)
oluşmuştur. Buradan kopan toprak
az ilerde birikerek kumsalı oluşturur.
Ünye’de çok yerlerde sahil yüksek kıyılar
şeklindedir. Burada denizi yakından
takip eden dağ sıraları kıyı
çizgilerine paralel uzanır. Açıklardan
kıyılara doğru ilerleyen dalgalar
aşındırıcı etki oluşturur,
yar denilen dik kayalıklar oluşur
bunlara Falez denir Falezler
Dağların kıyıya
paralel uzandığı alanlarda
dalgaların yamacın altını
oyması ve üst kısmın çökmesi
sonucu meydana gelirler
Ünye’deki kıyı tipi daha çok boyuna kıyılardır.
BOYUNA
KIYILAR,
Dağların kıyıya
paralel uzandığı yerlerde görülür.
Dalga aşındırması ile
falez oluşumu fazladır.
Bu sebeple girinti ve çıkıntılar
azdır. Sadece dalganın aşındırıcı
etkisi ile yarlı kıyılar,
birbiri ardına sıralanır,
aralarında koylar ve kumsallar vardır.
Çamlıktan Aynikola’ya kadar olan sahil
şeridinde bu kıyı şekilleri
çok açık bir şekilde görülebilir.
Bu koylar birbiri ardına dört-beş
tanedir. En uzunu İnciraltı denilen
yerdir.
Aynikola’dan sonra falezler,
yarlar giderek alçalır ve kumsal koy
olmaksızın Derbente kadar bir kilometre
devam eder. Derbente tekrar yarlar oluşur,
devamında düzleşerek kilometrelerce
bakir kumsallar gelir.

Ünye’yi Çevreleyen Kayalar ve Taşlar
Nasıl Oluştular
Taş,
Yer kabuğunun ana malzemesini oluşturan
mineral ve organik kökenli katı maddelerdir.
Taşlar,
oluşum özelliklerine göre
Püskürük ( volkanik) taşlar,
Tortul taşlar,
Başkalaşım taşlar, olarak
adlandırılırlar.
Püskürük (volkanik) taşlar
Yer kabuğunun derinliklerinde, içinde çeşitli
maddeler ve gazlar barındıran ergimiş
yüksek sıcaklıktaki magma, yer kabuğunun
zayıf direnç alanlarından yeryüzüne
çıkma eğilimi gösterir. Magmanın
yeryüzüne çıkması ya da yeryüzüne
yakın yerlere kadar sokulmasıyla
püskürük taşlar oluşur. Püskürük
taşlar oluşumlarına göre ikiye
ayrılır.
Dış püskürük taşlar, İç
püskürük taşlar
Dış püskürük taş
Magmanın, yer kabuğunun kırık ve çatlaklarından
yeryüzüne çıkarak soğumasıyla
oluşan taşlardır. Bu taşlardan
bir kısmı volkanik faaliyet sırasında
çevreye yayılan lavların, bir kısmı
volkanik küllerin, bir kısma da iri parçaların
soğumasıyla oluşur.
En tanınmışı bazalt ve andezit’tir.
Dış püskürük kayalar: Andezit, bazalt, volkan
camı (obsidiyen), trakit, inci taşı,
katrantaşı,
İşte Ünye’deki Topyanı’ndan
Aynikola’ya kadar kayalıklar dış
püskürük taşlardan olan Bazalt ve Andezit
denilen taş türleridir.
Bazalt ve andezit taşı
Sert, dayanıklı ve koyu renkli (siyah) bir taştır
düzgün kırılma yüzeyleri vermesi
açısından yapıtaşları
konusunda özellikle yolların döşenmesinde
kullanılır. Volkanik kökenli olan
andezit renk, doku ve sertlik açısından
uygun olan bazı türlerinden parke taşı,
döşeme taşı, kaplama taşı
ve yapılarda değişik amaçlı
olarak kullanılmaktadır. Ünye’deki
hamamların duvarları, Süleymanpaşa
sarayının sur duvarları sarayın
ilk taştan olan katı, ve Ünye’deki
bazı yollar bu taşlardan döşenmiştir,

ASARKAYA
ULUSAL PARKINDAN ÜNYE KOYU VE TAŞKANA BURNU
1963-1964 yıllarında
Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Prehistorya
Tarihi Kürsüsü’nden Ünyeli Prof. Dr. Kılıç
Kökten’in Ünye Tozkoparan mağaraları
civarında yaptığı arkeolojik
kazı ve araştırmalar, ilk yerleşimin
Ünye’de Cevizdere ırmağının
ağzında ve Asarkaya’da MÖ.15.000’de
başladığını ortaya
koymuştur..
Taşkana
burnunun denize bir hançer gibi uzanması
nedeniyle güneş Yason burnundan denizden
doğar ve Çaltı burnunda yine denizden
batar.
(Ünye’nin
batı tarafındaki teraslarında
ve yamaçlarında kurulduğu bu burnun
adı literatürde ve denizcilikle ilgili
kayıtlarda “Taşkana, Taşgana,
Taşhana,” burnu olarak geçer. Bunun en
uç tarafına da Burunucu ve arkasındaki
tepeye de Çakırtepe, veya Çakıltepe
denilmiştir. İsimlerin kaynaklarını
tüm araştırmalarımıza rağmen
bulamadık En yakın bir rivayet bile
yok.
Bu güzel şehrin şehir
içinden başlayarak Aynikola’ya kadar olan
sahil kısmı bir doğa harikasıdır.
Bu kısımda falezler
(Yalıyar) ve denizin ve rüzgarın milyonlarca
yılda oluşturduğu doğal
şekilleri ile kayalıklar vardır.
Karadeniz’in hırçın rüzgarı ve
dalgaları bu kayalıkları bir
dantel gibi işlemiştir. Hırçın
dalgalar karayı oyarak otuz metre yüksekliğe
varan yarlar falezler meydana getirmiştir.
Kayalar bazı yerlerinde bıçak gibi
keskindirler üzerinde ayakta bile durmak imkansızdır.
Bazı yerlerde bol miktarda demir içerdiklerinden
renkleri kırmızıya yakındır
Falezler
“Yüzyıl Parkı”nın olduğu
yerden başlamaktadır.
Atmışlı
yıllarda şimdiki karayolunun geçmesi
nedeni ile bu bölümdeki falezler kaybolmuştur.
Fakat
Ada Bakkaliyesinden ileriye doğru dikkatle
bakarsanız deniz aşağıda
kalmaktadır. Buraya o yıllarda Kaşbaşı
derlerdi. Denizden yüksekliği yirmi
metreyi bulurdu. Ada Bakkaliyesinin bulunduğu
yerde, bakkalın babasının Çömlek
fırını ve atölyeleri vardı.
Onu biraz ileride Bekir ve Hamza Çağlar
kardeşlerin yalıları ve çömlek
fırını ve atölyeleri izlerdi.
Burunucu’nun en güzel mevkii Bekir Usta yalısı
ve çömlek atölyeleri idi. Bekir Çağlar,
mesleğinde çok başarılı
olmuş bir Çömlek ustası idi. Bu işi
Ünye’de bir Bulgar ustadan öğrenerek yapan
ilk Ünyeli Çömlek ustasıdır. Bir büyük
bir küçük fırını ile burada çömlekçilikte
en üst düzeyde ürünler çıkarmıştır.
Burada iki küçük bir büyük olmak üzere çok güzel
taştan üç tane de çeşme vardı
“üç çeşme” de denirdi. Buz gibi suyu ile
geçmişte tatlı anı olarak kalan
bu çeşmelerin yerinde bugün yine suyu azalarak
akan bir çeşme halen durur.
Bekir Usta’nın atölyesinden sonra
Borçkalı Şükrü’lerin (Şükrü Ellibeş)
çömlek atölyesi ve fırını gelmekte
idi. Bu aile Mübadelede Ünyeli Rum çömlekçi
ustaları Yunanistan’a gidince Ünye’de her
şeyde olduğu gibi bu dalda da doğan
boşluğu kapatmak için Borçka’dan getirilmişlerdi.
Çünkü Çömlekçilik Karadeniz’de bir Ünye’de bir
de Borçka da vardı.
Bu
otantik çömlek atölyeleri atmışlı
yılların başında bugünkü
kara yolu yapılırken yıkıldılar.
Geriye
tatlı bir hatıra kaldı.

Top yanı veya Tabya yanı
Buradan sonra falezlerin
devamı olarak Topyanı mevkii gelmektedir.
Topyanı Burunucu Mahallesinin bittiği
yerdir. Denizden yüksekte önü mevzi kazılmış
arkası düzlük olan bir yerdir. Birinci
Dünya savaşında denizden gelecek
bir Rus saldırısına karşı
koymak üzere buraya ateş hattına
girecek gemileri vurmak için toplar yerleştirilmişti.
Bugün halen topların cephanelerinin depolandığı
taştan sığınak ve düzlüğün
uç tarafında kazılmış
mevziler durmaktadır. Buranın alt
tarafı sivri kayalıktır. Deniz,
dalga ve rüzgarlar burada bazı yerlerde
kayaları bıçak gibi keskin hale
getirmiştir. Kayalar üçüncü zamanda oluşmuştur
içeriklerinde bol miktarda demir bulunmaktadır.
O nedenle kayaların rengi kırmızıdır.
Kayalar bu kırmızı rengi içinde
bulunan demirin paslanması sonucu oluşmuştur.
Çok yakın yıllara kadar Ünye’nin
gençleri burada dalarak denizin dibinden top
gülleleri çıkartırlar ve hurdacılara
satarlardı. Bu gülleler muhtemelen denizdeki
bir savaş gemisinden atılmış
karaya ulaşmamış güllelerdi.Burada 1700 yıllarda
bir barut fabrikası veya imalathanesinin
varlığından söz edilir. Bu
güllelerin bu fabrikada üretildiğine
ait çok zayıf bilgiler vardır.

Topyanı, Denizden
ve üstten görünüşü, renkli kayalar ve tabya

Dikilitaş
Topyanı’ndan sonra Dikilitaş gelir. Topyanı ile Dikilitaş arası
denizden yüksek ulaşılması
zor falez ve kayalıklardır. Falezlerin
üzeri diken, fundalık, ağaçlık
ve bitki örtüsüdür.
“Dikilataş”
adını buradaki sivri bir kayadan
almaktadır. Hastane virajının
yoldan görünmeyen alt tarafıdır.
Yeşil otlarla kaplanmış bir
açıklıktan sonra kayalar inilir.
Çok güzel bir kayalık ve deniz manzarası
vardır, insan buradan açık denizi
ve dalgaların oyarak karanın içine
girip meydana getirdiği havuzların
seyrine doyum olmaz. Sabahın erken
saatlerinde
Ünyeliler ailece burada denize girerler.
Dikilitaştaki
kayalar denize diktir, uç tarafları keskindir,
çıplak ayakla yürünmesi zordur. Fok mağarasına
bakan tarafta düz bir bölüm vardır bu
taraf ta kayalar bir havuz oluşturmuştur,
deniz berrak durgun ve su çok temizdir. Denize
girilebilecek en güzel yerlerden biridir.
Dikiltaş’tan fener ve topyanı tarafına
manzara doyulmaz güzelliktedir. Doğa
dikilitaş denen kayayı o kadar muntazam
işlemiştir ki özellikle buraya dikilmiş
hissini verir. Doğanın ender meydana
getirdiği bir sanat eseridir. Ünyeliler
geçmiş yıllarda sepetlerine kahvaltılıkları
doldurur harika deniz manzarası eşliğinde
temiz hava da burada kahvaltı yaparlardı.
Cumartesi Pazar günleri de aileler çocukları
ile birlikte pikniğe gelirlerdi. Ayrıca
Ünye’de el tezgahlarında dokuma sanatının
yaygın olduğu ellili yıllara
kadar evlerdeki bu tezgahlarda dokunan halı
ve kilim benzeri eşyalar, sağlam
olması isin denizde yıkanır
ve bu kayalıklarda kurutulurdu. Burası
halen eski güzelliğini korumakla beraber
son zamanlarda Ünye’de de baş gösteren
tinercilerin mekanı haline gelmiştir.

FEGA
Fokların Mağarası
Fega adı verilen bu yerde denize doğru durulduğunda
sağ tarafı Topyanı, sol tarafı
Fega ve Fega havuzudur. Fega fok balıklarının
mağarasıdır. Fok balıkları
Ünye’de kırklı yıllara kadar
var olmuşlardır. Bu mağarada
yavrularlardı. Emekli öğretmen İrfan
Işık bir makalesinde Fega’nın
tamamen Ünyelilerin fok balıklarından
türettikleri bir isim olduğunu yazar ve
şöyle der

“Fokfok’un on metre doğusunda, falezde, gene dalgaların
oyduğu bir mağara vardır. Oraya
da Fega adı verilmiştir. Bu ad, Fokların
mekânı olmasından kinaye bir addır.
Bu ad Türkçe’dir, bize aittir.
Fega’nın içinde deniz, mağaranın yarısına
kadar uzanır. Diğer yarısı
kumsaldır. Foklar (Akdeniz Foku) bu kumsalda
dinlenir, çiftleşir, doğururlardı.
Şimdi 70 yaş üzerinde olan tüm Ünyelilerin görüp
bildiği foklar, Fokfok’un tenha olduğu
saatlerde Fega’nın 50 - 60 metre önünde
birdenbire su yüzeyinde belirirler. Tedirgin,
kuşkulu, son derece yavaş hareketlerle
yüzerek hiç dalmadan yaklaşır, Fega’ya
girerlerdi. Akdeniz Fokları belgesellerde
gördüğümüz çeşitli foklardan daha
küçük, ama kocaman güzel kara gözlü, beyaz seyrek
bıyıklarıyla daha sevimli yaratıklardı.
Bazen, Fokfok’un kalabalık olduğu
saatlerde göründüklerinde uzun süre oldukları
yerde dururlar, âdeta izin isterlerdi Fega’ya
girmek için.”


Üstte
Fok Mağarasının Girişi,
Ortada, Mağaranın içten görünüşü,
altta Mağaranın önü, Fega Havuzu
Mağaranın önü adeta bir havuz gibidir. Yüzmek ve denize
girmek için ideal bir yerdir. Ünyelililer burada
sabahları ailece denize girerler. Burada
Sabahları denize girmenin tadına doyum
olmaz. Sabahın erken saatlerinde durgun
deniz ve kayalıklar insanın içine
huzuru doldurur adeta. Havluyu kayalara serip
Yason burnundan yükselen güneşi seyretmek
bir başkadır, dikilitaşta.
Diklitaş ve Fegadan sonra Ünyenin bir simgesi haline gelen meşhur
Fokfok kayalıları ve havuzu
gelir. Folkfokla Dikiltaş arası yol
olmayanulaşılmaz falezlerdir. Fokfok’a
geniş bir düzlükten sonra inilir. Burada
denize girmeyen Ünyeli sayılmaz, yüzünüz
denize döndük olarak durduğunuzda sağınız
fener solunuz Dikiltaştır. Genelde
Ünye’nin eski şimdinin ihtiyar delikanlıları
burada her sabah saat altıdan dokuz, ona
kadar denize girer sohbet ederler, bazen kahvaltı
yaparlar. Bazen de buraya pide ısmarlanır,
pide yenir. Ünye’de Fokfok Sefası
meşhurdur.
Fokfok
hakkında
İrfan
Işık Makalesinde şöyle yazar:
Feneraltı
mevkii ile doğusunda kalan Burunucu’na
kadar uzanan aralıktaki falez harika
oluşumlar sergiler. Fokfok Havuzu ile
Fega Mağarası buradadır.
Deniz
kayaların altından açtığı
bir kanalla iki kaya kütlesi arasındaki
boşluğu doldurmuş, doğal
ama küçücük bir havuz oluşturmuştur.
Havuzda yüzen cesur gençler dibe dalarak hayli
derinde ve uzun olan bu kanalı geçer
öteki tarafta açık denize ulaşmayı
başarırlardı. Bu gençler, Fokfok’un
kat kat yükselen kenarındaki kayalardan
havuza düşmeyip, karşı taraftaki
kayaya çarparak parçalanmayı göze alıp
dalışlar yaparlardı.
Hele Fokfok’un 3. katı dediğimiz
en yüksek ve havuza en uzak kısmından
balıklama dalmak çok büyük cesaret ve
hüner işidir. Şaşılası
bir gerçek var ki, burada hiçbir kaza olmamış,
kanal geçişi sırasında da boğulup
kalan olduğu duyulmamıştır.
Fokfok’un
içinde, deniz seviyesindeki kayalar saçaklı
mantar görünümünde oyulmuş durumdaydı.
Her dalga saçak altındaki oyuntuyu doldurunca
burada sıkışan hava patlayarak
fokurdar. Arda arda gelen dalgalarla patlayan
hava Fok Fok Fok diye ses salardı çevreye.
Bu
ad ne zaman, kimler tarafından verilmiştir,
kimse bilmez. Ancak dilleri ne olursa olsun
buralara binlerce yıl önce iskan eden
insanlar tarafından verilmiş olduğu
düşünülebilir. Çünkü isim dalgaların
çıkardığı sesin duyumundan
çıkan bir isimdi.
Fokfok
kendisine uzak, yakın tüm Ünye gençliğinin
yüzmek için seçtiği tek doğal havuzdur.”
BİR FOK HİKAYESİ:
İKİ FOK
FAHRETTİN ERKOÇ
Emekli
Öğretmen
Henüz yedi yaşında
kadardım. Babam bize deniz kıyısında
Rumlar'dan kalma eski bir ev almıştı.
Penceresi, kapısı olmayan; içinde
farelerin cirit attığı ahşap
bir evdi bu! Fakat annem çok seviniyor,
"Artık elin dilinden kurtuldum.
Elin apartmanından benim evim bana saray
geliyor." diye dua ederdi. Günler günleri,
seneler seneleri takip etti. Biz de biraz
büyüdük, okula başladık. Yaşımız
on bir kadar olmuştu. Bir gün arkadaşlarla
anlaştık. Dikilitaş'a gidelim
dedik. Biz öyle annemizin dizinin dibinden,
babamızın sözünden hiç çıkmazdık.
Feneryanı'na, Topyanı'na, Aynikola'ya
gitmek için mutlaka büyüklerimizden izin alırdık.
Hava berrak, deniz çarşaf
gibi, yer zümrüt yeşili. Vardık
Dikilitaş'a; orada bir manga asker uzanmışlar
çayırlar üzerine.. başlarında
bir onbaşı... Ayakta bizim mahallenin
delikanlıları : Gılı Hüseyin,
Doftin Mustafa, Kaymakamın Selâhattin,
Kayalı Ahmet Fuat, adını hatırlayamadığım
yedi - sekiz genç, onbaşı muhabbet
ediyorlar. Denizin üzerinde futbol topu büyüklüğünde
siyah renkli bir cisim...Gençler Onbaşı'ya
: Buna Fok Balığı derler. Memeli
hayvandır, karada ve denizde yaşar.
Çok ürkektir. Öteki memeliler gibi sıcak
kanlıdır. Yavrularını
emzirir. Karada hantal bir görünüşü vardır.
Suya girince iş değişir ve
usta bir yüzücü gibi olur. Suda "mum
gibi"dir. Durmaktan hoşlanmaz. Suyun
altında soluk almadan yarım saat
durabilir.
Haberleşmek
için değişik homurtular ve keskin
çığlıklar atarlar. Düşmanları
balina, köpek balığı, kutup
ayısı ve insanlardır. Kolay
avlanmazlar. Düşmanını sezince
hızla uzaklaşırlar. Bunlara
her adam mermi atmaz, atsa da vuramazlar.
Onbaşı, oradan bir
eri çağırdı :
- Al oğlum tüfeği
eline, git kayanın başına.
- Başüstüne kumandanım,
emredersiniz.
Fok çok eşlidir.
Erkek fok birçok fokla birleşir. Yavru
fok bir yün yumağını andırır.
Asker kayanın başına gitti,
bir el ateş etti. Büyük bir çığlık,
fokun olduğu yer kırmızıya
boyanmıştı. Öldü mü, yoksa
yaralı olarak suya mı daldı,
kaybolup gitti.
Bunlar iki tane idiler. Gündüz
avlanır, gece yuvalarına gelirlerdi.
Bu olaydan sonra öbür fok da kaybolup gitti.
Artık denizimiz foklardan yoksun, bizler
ise mahzun kaldık. Her Dikilitaş'a
gittiğimde bu anımı yaşar,
üzgün olarak oradan ayrılırım.(
Kaynak: U. Mistepe)
FOK ANILARI
Dikilitaş
açıklarında yüzen 7 adet Fok Balığı
vardı; 1930 yılıydı. Ünyeliler
Denizkızı derdi Fok Balıkları'na..
gelen geçen silâhıyla onlar üzerinde
atış talimi yaparlardı. Sivaslı
Balıkçı Satılmış,
Yalıkahvesi'nde Mustafa Kemal Paşa
İlkokulu arkasındaki bir evde asılı
olan 2,5 m boyunda ölmüş bir Fok Balığı'nı
adam başı 5 krş'tan sergiliyordu,
görmeleri için.
Hüseyin
MİSTEPE (Taşçı İsiin)
(Kaynak Ufuk Mistepe)
Fok
balıkları aslında bir kara memelisidir.
Fakat çok ilginç bir yeteneği vardır.
Fok balığı suyun altında
30 dk.'ya kadar kalabilir. Bir balık gibi
solungaçları yoktur. Ya da başka bir
deyişle sudaki oksijeni havaya çevirmez.
Akciğerleri vardır. Bunu nasıl
yapmaktadır? İşte cevabı
....
Fok
balığı su altındayken içgüdüsel
olarak kalp atışını yavaşlatır.
Kalp atışını dakikada 1
atışa düşürür. Bunla ne ilgisi
var diye sorabilirsiniz. Esasında bütün
olay bununla ilgilidir. Kalbin atabilmesi için
oksijene ihtiyacı vardır. Yani kalp
ne kadar az atarsa o kadar az oksijene ihtiyaç
duyar. Bu canlılar kalp atışlarını
bir şekilde yavaşlatarak oksijeni
ekonomik kullanırlar.. Bir balık gibi
30 dakika gibi uzun bir süre suyun altında
kalabilirler.
Fokfok Kayalıkları,
Fokfok
Ve Rıfat
Ilgazı yazar yapan Kent
Fokfok kayalıkları
denize doğru sivri şekilde uzanır
ve uç tarafın üzeri yer yer bıcak
gibi sivri ve keskindir. Renkleri demir içerdiği
kırmızıya çalmaktadır.
Burada kayaların ıslak kısımlarının
üzerine basmak tehlikelidir. Kayaların
üzerinde bazen gözle fark edilmeyen yosun
tabakası vardır, bunlar ıslandıklarında
kaygan bir zemin oluşur, bu özelliği
bilmeyen yabancılar buralara basarak
kayar ve sivri kayalarda kendilerini yaralayabilirler.
Kayaların dipleri
sağı solu birçok deniz canlısına
ev sahipliği yapmaktadır. Denizin
içindeki yerlerde yosunlar oluşmuş
ve midyeler kayalara tutunmuşlardır.
Kaya diplerinde kaya balıkları yaşamaktadırlar.
Denizanaları bazen açık denizde
yiyecek bulamayınca sahile ve kayalara
saldırlar, çünkü burada yiyecek boldur.
Hatta deniz analarının kayalıklarda
midyelerin oluşumu için gerekli plantonları
yemek için kayalara saldırdıkları
ve midye oluşumunu engellediği de
görülmüştür.

Fokfok kayalıkları adeta
Ünye ile özleşmiştir.r. Ünye deyince
eskiden fokfok, fokfok denince Ünye akla gelirdi.
Çok sayıda filmi yapılan Hababam
Sınıfı romanlarının
yazarı Rıfat Ilgaz 1922-25 yılları
arasında oniki yaşında bir
çocukken babasının memuriyeti dolayısı
ile Ünye’de kalmış ve burada okula
gitmiştir. Sarı Yazma adlı
romanın yarıya yakın kısmında
Ünye’den ve fokfoktan uzun uzun bahseder,
romandan bir bölüm
“Ünye’nin havası
çok güzel, suyu da, hatta Üçpınar’dan
daha iyi: Bir kuyu var kapımızın
önünde, herkes suyunu oradan alıyor.
Acenteye bıraktığı bavulu
aldık, bir arabaya bindik: Millet Bahçesinin
oradan yokuş yukarı vurduk. Atların
zorlandığını gören paytoncu
atlamıştı arabadan:
Deh imansızlar, iki çocuk bunun kemali
be.. boş arabayı bile zor çekiyorsunuz,
kalpazanlar.. diye sesleniyordu. Ağabeyimle
ikimizin ağırlığında
bir adamdı. Kaldırımlarda sarsıla
sarsıla ilerliyorduk, ağabeyim bu
yolculuktan hiç hoşlanmışa
benzemiyordu, oysa ben ilk defa biniyordum
Ünye’de paytona, sarsması beni hiç ilgilendirmiyordu.
Yaylıdan çok başkaydı bu paytonlar,
önemli günlerde binilirdi Ünye’de.
Annem sokak kapısında
karşıladı bizi.
Merdiveni çıkıp ta pencerenin önüne
oturunca yol boyunca gözümüzden kaybolan deniz
birden çıkıvermişti karşımıza.
Ağabeyim havanın serinliğine
aldırmadan pencereyi açmıştı.
Bir yılın bunalımını
çıkarırcasına geniş bir
soluk aldı:
-Oh, dedi deniz havası bir başka
oluyor, güzel yerden tutmuşsunuz evi.
Ertesi günü öğleye
doğru kalkabilmiştik. Öğleden
sonra mahallenin arka sokaklarından fenere
giden yola çıktık. Terme’den gelen
babamızı karşılayacaktık.
Kayaların arasında çocuklar denize
giriyorlardı, el ele tutuşarak kayalıklardan
indik, Ünyelilerin fok-fok dedikleri iki kaya
arasına çivileme atlayan küçük dalgıçları
izledik bir süre. Ağabeyim iyi yüzücü
olduğu halde buraya atlayamayacağını
söylüyordu, ya atlarken kayalara çarparsam
diye korkuyordu, oysa ben daha geçen gün bu
atlayanlar arasındaydım, bu işin
zorluğu bir kez atlayıncaya kadardı.
Babam güneş altında beş altı
saatlik bir yolculuktan sonra çoğu kez
akşam serinliğinde bu fener yolundan
girerdi Ünye’ye, atı sucuk gibi olurdu
terden.”

Soldaki fotoğrafta
Rıfat Ilgaz’ın Ünye’de kaldığı
ev, üst kat.
Sağda okumak için
kitap Aldığı fırıncı
Mustafa (ortada) bir açılış
sırasında
yıl 1975
Ünye’de ağabeyimle geçirdiğim yaz okuyup düşünmem,
insanları biraz tanımam için çok
yararlı olmuştu. Reşat Nuri’nin
bütün kitaplarını okumuştum.
Her gün ekmek için gittiğim fırıncı
Mustafa okuduğu kitapları bana da
veriyordu. Edebiyatımızda adı
geçen tanınmış romanları
edinmişti, okumak için aldıklarımı
en kısa zamanda geri verdiğim için
bana da vermekte sakınca görmüyordu.
Bir fırın
işçisinin bu kitap düşkünlüğünden
çok yararlanıyordum. Tatilin sonuna doğru
“Nasıl buldun kitabı?” diye sorduğu
zaman “çok güzel” demekle yetinmiyordum artık,
uzun uzun görüşlerimi de açıklıyordum.
Bu kişisel yorumlarım ona çoğu
kez okuduğu kitaba yeniden göz arma isteği
verirdi. İleri sürdüğüm düşüncelere
o da kendine göre düşünceler katardı.
Neredeyse ben Ünye’den ayrılırken,
iki romanı yalnız yazarına,
sayfasına göre değil, yazılışına,
konusuna göre de birbirinden ayır edecek
duruma gelmiştim.”
Hikayenin daha geniş
anlatıldığı aşağıdaki
linki açabilirsiniz.
http://www.unyeses.net/rifat.htm
Rıfat Ilgaz’ın
roman alarak okuduğu ve yazar olmasında
büyük katkısı olan Fırıncı
Mustafa’yı bulduk.
Fırıncı
Mustafa 85 yaşında 1985 yılında
vefat etmişti. Ama oğlu hayattaydı
ve aynı fırında halen babasının
mesleği sürdürüyordu. Bize babasının
fotoğraflarını verd,i onları
başka bir araştırmada kullanacağız.
Rıfat Ilgaz’ın oturduğu evi
de bulduk. O da yorgun boş ve harap vaziyette
sonunu bekliyor. Fotoğrafları yukarıda
Araştırmanın birinci bölümü burada
sona ermektedir. İkinci bölümde Fener ve
Fener’den
öteye.. Fener ne zaman yapıldı? Eski
mezarlar,
çamlık, çamlık ne zaman yapıldı,
neden oraya yapıldı? Koylar, Aynikola
ve hikayeleri,
Aya Nikola kimdi? Noel Baba kimdi ve hediyeleri
neden bacadan atardı? Aya Nikola
ile
Noel Baba arasında ne ilişki vardı?
Bıldırcın av yerleri, eski kilise,
Uzunkum, kumsallar ve Derbent incelenmiştir.
Ünye hakkında
ki bu çalışma, şehir
içinden batı yönünde, falezler, kayalıklar,
koylar, mağaralar
ve kıyı şekilleri
hakkında
bir incelemedir. . Bu çalışma sırasında
bize yardımlarını esirgemeyen
Ticaret Lisesi
eski md. Coğrafyacı Zekai Barın’a, Hocamız
İrfan Işık’a
Şirin Ünye Gazetesi Sahibi Ali Öztürk’e
ve gezilerde
bize eşlik eden Genel Yayın Md. Musa Kıroğlu’na,
Hizmet Gazetesi Editörü Hacer Coşkun’a,
Haber Sekreteri
Gülşen Kanık’a ve Çamlık Restoran’a teşekkür
ederiz,
Aysun Ay
- Yaşar Karaduman
aysun_ay@mynet.com
yasar.karaduman@gmail.com
İKİNCİ
BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
