Aşağıda, inceleme dosyamızın ikinci bölümünü yayınlıyoruz. Birinci bölüm, verdiğimiz kısa kısa bilgiler nedeniyle belki sizi sıkmış olabilir. Bu bölümü, hikayeler içeren, sıkılmadan okuyacağınız bir şekilde hazırladık. Sırası ile Fener, Eski Mezarlar, Çamlık, Koylar, Aynikola, Uzunkum ve Derbent’e kadar sahilleri bol fotoğraf ekleyerek anlatmaya çalıştık.

 

 

 

 FENER

 

Fokfok’tan sonra yukarı çıkarak Feneryolu’ndan Fener’e ulaşıyoruz. Burası doğu ve batının birleştiği her iki tarafı da açık olarak gören yüksekçe bir yerdir. 1901 yılında buraya fener yapılmıştır. Otuz metre yüksekliğinde bir yardır. Fakat bu yar insanlar tarafından oluşturulmuştur.

Fener, geçen deniz araçlarına yardımcı olmak için ışıklarını çakarak “burada kara var yaklaşma” diyerek ikaz ve uyarı için yapılmış çoğu kule biçiminde yapılardır. Yirminci yüzyıl başına kadar bu fenerlerde, odun ateşi mum ve yağ lambaları olmak üzere birçok malzeme kullanılmıştır. Bu ışık bir ayna vasıtası ile karanlıkta çok uzaklara yansıtılır,  deniz araçlarının kayalara veya karaya yaklaşarak parçalanması önlenmiş olurdu. Daha sonra bu fenerlerde gazyağı ve asetilen kullanılmıştır.

 

 

 

   

 

   

-

   

 

   

 

 

Ünye Feneri Teknik Bilgileri.

Fener / Sinyal Adı: ÜNYE FENER. Kuruluş Tarihi: 01.01.1911.Bölge : Karadeniz .İl Ordu

İlçe: Ünye. Yer: TAŞKANA BURNUNDA

Karakter: W.Gp. FL.(2) 6.0 Sn Karakter Açıklama: 0.6+1.0+0.6+3.8

Görünme Mesafesi: 9.Yükseklik: 7.5 Denizden Yükseklik: 19

Fener Tipi: ML 300 mm Fener Sistemi: ÇAKAR Flasher Tipi: Ampul Cinsi: 24V 40W

Ampul Tipi: P28 RADIUM MARİNE SÜNGÜLÜ

Şamandıra Tipi: Enerji: ELEKTRİK AKÜLÜ

Kuzey: 41 08 30N Doğu: 37 18 42E

 

 

 

 

 

 Fenerden çeşitli görüntüler

 

 

 

Ünye feneri Tirebolu feneri ile birlikte Şubat 1911 yılında asetilen gazı ile çalışacak şekilde inşa edilmiştir. Fenerin inşa edilmesinden sonra meraklı halk hergün feneri görmek için akın akın buraya gelmiş ve fenere dokunarak çoğu kez zarar vermişlerdir.. Çevreden gelenlerin fenere zarar vermelerini önlemek için etrafına üç metrelikte bir duvar örülmüştür. Bazen duvarı bile aşanlar olmuştur Bu duvar şu anda yoktur. Ne zaman kaldırıldığı bilinmemektedir.(Kaynak: Osman Doğan)

 

 1968 yılında yayınlanan Ünye Rehberi’nde Orhan Bora, fenerin Finlandiya’dan alındığını on metre yükseklikte olup üç saniyede bir çaktığını yazmaktadır. Eren Tokgöz ise fenerle ilgili araştırmalarında fenerin Norveç malı olduğunu yazar. Bizim çocukluğumuzda fenere bakan ve her akşam giderek yakan bir aile vardı, “Fenerciler” derlerdi her akşam gider hava kararmadan feneri yakardı. Biz küçücük çocukken bu fenerin yakılışını hava karardıktan sonrada çakmasını seyrederdik. Eve gelince o gece rüyamda fener olmayan yerlerde fırtınalı havalarda kayalıklara çarparak batan yelkenlileri görürdüm.

Fenerin çaktığını denizden hiç görmedim. Görenler, çok uzakta da olsanız bile çaktığında yanınızdaymış gibi etrafın aydınlandığını söylerlerdi.

 

 Biraz sonra aşağıdaki bölümde okuyacağınız anılarında

 İrfan Işık Fener hakkında şu bilgileri verir:

 

 Ünye limanı’nı belirleyen Fenerin bakım ve korunması, çalışmasının devamlılığı

 Fenerci Baba’ya emanet edilmişti. Falezin en uç kısmında, hem Çaltı, hem de Yason

 Burnu’ndan döner dönmez görülen bir yerinde, dört duvar şeklinde yapılan bir korunağın

 içine kurulan fener,gece gündüz devamlı belli aralıklarla çift çakan ışığı ile denizdeki trafiğe

 yön veriyordu halen de vermekte.

 

 Fenerin gayet basit bir düzeneği vardı. Altta bir gaz tüpü, yukarıda onu ayarlı bir zaman

 diliminde otomatik olarak açıp kapatan ve açıldığı zaman ateşleyen bir düzenek. Gazın

 çıkıp ateşlendiği yer olan marpucun çevresinde ışığı uzaklara ulaştırması için ayarlanmış,

 kalın camlı bir çevresel ayna, hepsi bu… 

 Bu sistemin devamlılığını da Fenerci Baba sağlıyordu. Fenerin güvenliği için onun

 bulunduğu kentin en güvenilen bir kişisine teslim edilmesi gerekiyordu ki, bu Ünye için

 Fenerci Baba idi.

 

Fenerin önü falezlerin en yüksek yeridir. Altı otuz metre derinliktedir. Buradan alınan taşlar sonucu aşağıdaki düzlük oluşmuştur. Bir futbol sahası büyüklüğündedir. Buradan Süleyman paşa sarayının surları, temelleri ve yolları için taş alınmıştır. Saray duvarları için burada patlatılan ve kırılan taşlar bazen deniz yolu ile sallar üzerinde, denizin fırtınalı olup taşımaya elverişli olmadığı zamanlarda kara yolu ile kağnılara yüklenerek taşınır, getirildiği yerde bir kez daha konulacağı yere göre işlenirdi.

Süleyman paşa sarayı 1808 yılında bitirilmişti. Görkemli bir saraydı. Elli yıl kadar var olduktan sonra fırtınalı bir gecede yandı. Yakıldığı da söylenir. Yandığı gece çevrede tam bir felaket yaşanmıştır. Rüzgarın tesiriyle yangın yandaki eşraf konaklarına da sıçramış, uçuşan tahta parçaları uzak mahalleler ve yakın köylere kadar giderek, harmanların, ahırların ve evlerin yanmasına neden olmuştur.

Sarayın bugün yalnız duvarları ayakta kalmıştır, taşlar burada bütün çıplaklığı ile görülmektedir.

Sarayın kapladığı yerde bugün apartmanlar vardır ve sarayla ilgili hiçbirşey kalmamıştır.

 

Bu saray buraya yapılan üçüncü saraydı, Her üç sarayın kapladığı alan aynıdır. Son yapılan Süleyman paşa sarayının mimarisi diğer saraylardan çok farklıdır. İlk iki saray bütün katları taş olarak inşa edilmişti. Taşlar yine son sarayda olduğu gibi Feneraltı’ndan alınmıştır. Süleymanpaşa sarayı ilk katı taş diğer iki katı ahşap olarak inşa ettirdi. Kırımdaki han saraylarını örnek almıştı fakat onlarınkinden çok daha muhteşem olmuştu.

Bugün Feneraltı bir futbol sahası büyüklüğünde düz bir havuz şeklindedir. Burada taşlar üzerindeki patlatma delikleri ve taşların deniz yoluyla taşınması için oluşturulan yükleme rampası hala durmaktadır.

 

Fener açıklarında kimsenin pek bilmediği deniz kuyuları vardır.

Ünye Rehberi’nde Orhan Bora;

“Ünye fenerinden 700 metre yıldız ve poyraza gidildiğinde deniz kuyuları başlar, bu kuyuların dipleri bulunamamıştır. 1200 metrelik bir iple deneme yapılmış dibe ulaşılamamıştır. Bu kuyular Ünye fenerinden 7000 metre ileride başlamakta olup Cevizdere’sine uzamakta ve Midrebolu’dan Fatsa fenerine kadar gitmektedir.” demektedir.

 

Kayalıkların ön tarafında oluşan düzlükte Ünyeliler denize gireler. Kayaların diplerinde midyeler ve kayabalıkları ve çeşitli deniz hayvanlarından oluşan bir dünya vardır. Deniz suyunun en temiz olduğu yerlerden biridir.

 

Tam fenerin önünde falezin başında durduğunuzda Karadeniz bütün ihtişamı ile gözlerinizin önüne serilir. Sağ tarafta güzel havalarda, Arganot’ların altın postu aramaya giderken mola verdikleri Yason burnu, sağda Çaltı Burnu’nun görünüşü sizi büyüler adeta.

 

Arganotlar Kolhis ülkesinden dönerken fırtınadan yara alan sazdan yapılma yelkenlilerini feneraltına çekerek onarmışlar ve bu esnada Ünye’den su ve yiyecek almışlardır..

O nedenle bundan yirmi yıl kadar önce, aynı yolculuğu tekrar yapan ekip Ünye’ye de uğramış, sazdan yapılma yelkenli gemileri koyda birkaç gün demirli kalmıştır.

 

Fener ve feneraltı havuzlarından sonra çamlığa doğru yine kayalıklar ve falezler gelmektedir. Burada kayaların en güzel yeri Beşkayalar’ın karşısında ki yarlar ve kayalıklardır. Sonra Çamlık başlar. Çamlığa girmeden önce biraz yukarıya fenerin arka taraflarına çıkarak oradaki eski Osmanlı mezarlarına bakalım.

 

 

 

 

 

 Bir Fener Ve Fenerci Hikayesi

  “Ünye’nin Fenerci Babası”

 İrfan Işık

 

 1930’lu yıllarda Ünye Eczane ve eczacısı olan Türkiye’nin çok nadir ve şanslı

 kasabalarından biri idi ama, aranılan ilaçların tümünü bulmak imkansızdı. (O eczacı

 şimdi FALEZİN üzerinde Topyanı ile Fener arasındaki Tepe’de zamanının en modern

 mimarisi ile tasarlanmış mezarında tek başına yatıyor. O’nun gömüldüğü zamanda

 oralar çok ıssız, çocuklar için adeta korkunç yerler idi. Rahmetli eczası için hortladı

 diye bir iftira çıkarılmıştı. Oranın korkutucu yer olmasından mıydı? Yoksa bir

 takıntılının öç alma isteğinden mi çıkmıştı bu söylenti bilinmez ama Ünye’ye hiç

 kimsenin yapmadığı kadar büyük hizmet vermiş bir faninin, bu şekilde aşağılanması

 da o oranda haksızlıktı)

 İlaçları, Samsun-Trabzon gibi illerde muayene olup doktor reçetesi alanlar arıyor,

 yada eczacının bizzat tavsiye ettikleri alınıyordu.

 Sağlık dışındaki gereksinmeler iyi kötü karşılanıyordu ama, Doktor ve ilaç ihtiyacı bir

 başka ve onulmaz dertti. İlaç bulunsa bile iğne vuracak sağlıkçı, o iğneyi tavsiye

 edecek doktor nerede idi? İstanbul’da doktor yetiştirecek bir Üniversite fakültesi vard

 ı ama, sağlık memuru yetiştiren bir okul yoktu. Parmakla gösterilecek kadar yetişen

 doktor’da hep büyük kentlerde yada Ordu’nun bünyesinde idiler, iğne yapmasını bilen

 kişiler savaş yıllarında, Ordu’nun sıhhıye  sınıfında hizmet veren terhis edilmiş

 askerlerdi.

 Ünye’nin Fenerci Babası’da böyle bir kişi olmalıydı. Ama O kendisini öylesine iyi

 yetiştirmiş bir sağlıkçıydı ki adeta genel cerrahtı. Üstelik Ünye’nin üst düzey bir kent

 soylusuydu. Zengindi. İtibarlıydı. ve tüm Ünye’nin Fenerci Babası idi.

 Ünye limanı’nı belirleyen Fenerin bakım ve korunması, çalışmasının devamlılığı ona

 emanet edilmişti. Falezin en uç kısmında, hem Çaltı, hem de Yason Burnu’ndan döner

 dönmez görülen bir yerinde, dört duvar şeklinde yapılan bir korunağın içine kurulan fener,

 gece gündüz devamlı belli aralıklarla çift çakan ışığı ile denizdeki trafiğe yön veriyordu.

 halen de vermekte.

 Fenerin gayet basit bir düzeneği vardı. Altta bir gaz tüpü, yukarıda onu ayarlı bir zaman

 diliminde otomatik olarak açıp kapatan ve açıldığı zaman ateşleyen bir düzenek. Gazın

 çıkıp ateşlendiği yer olan marpucun çevresinde ışığı uzaklara ulaştırması için ayarlanmış,

 kalın camlı bir çevresel ayna, hepsi bu… Bu sistemin devamlılığını da Fenerci Baba

 sağlıyordu. Fenerin güvenliği için onun bulunduğu kentin en güvenilen bir kişisine teslim

 edilmesi gerekiyordu ki, bu Ünye için Fenerci Baba idi.

 Çünkü o her şeyden önce zengindi. Tüccardı. Kentin tek iğne vurucu sağlık memuru,

 hastalıkları tanılayan alaylı doktoru, kapalı şiş ve yara gibi görülebilir hastalık belirtilerini

 ameliyatla otayan bir cerrahtı. Vurulan insanların vücudunda kalan kurşunu çıkarabilen,

 kılıç, hançer, kama gibi kesici silahların açtığı yaraları dikebilen ve onları iyileştirebilen bir

 cerrah… Ailesi ve birkaç yakınından başka ismini bilen yoktu. Adı Ahmet’ti ama O Fenerci

 Baba idi.

 Benim hala dediğim, babamın halasının kızı olan İfakat hanım ile evli idi. Halamdan

 çocukları olmamıştı. Ama ilk eşinden vardı. Ben de adını bilmez ona Fenerci Enişte Baba

 derdim.

 Ünye Deveyi Fenerci Baba’nın Tüccarlığı sayesinde tanıdı. 1940 hatta 1950 yıllarına kada

 ulaşım deniz yolu ile yapılırdı Ünye’de. Karayolu sadece Niksar-Ünye arasında vardı.

 Niksar’ın ihraç malları tütün, ceviz, meyve, hayvan, Ünye’den gemilere yüklenerek

 İstanbul’a taşınırdı. Ama Niksar’dan Ünye’ye hayvan dışındaki mallar deve ile gelirdi.

 Beşer balya tütün yüklenmiş, ya da çuval çuval ceviz yüklü develer, yularlarından bir birinin

 arkasına bağlanmış, upuzun, tek sıra halinde 30-40-50 develik kervanlar halinde gelir,

 KEFELİ BEDESTEN’i ile, Kefeli Konağı’nın bahçe duvarı arasına çöktürülürdü. Deveciler

 acele ile yükleri çözer, Fenerci Baba’nın ardiyelerine götürürlerdi. Kervancı başı şimdiki

 Emniyet Amirliği karşısındaki Nozona Pastanesi’nin olduğu yerdeki Fenerci Baba’nın

 ofisinde onunla kahve içer hesaplaşırlardı.

 Bu arada Kervan dönmeden önce tüm Ünyeliler develerin köpükler saçan ağzı ile geviş

 getirmelerini seyreder, böğürtülerini hayretle dinlerlerdi.  Biz çocuklar korka korka

 develerden yün yolar, onları düz taşlar üzerinde yuvarlayarak keçeleştirir top yapardık. En

 büyük topu yapan çocuğun cesaretine hayranlık duyulurdu.

 

 Fenerci Baba Tokat ve Niksar’la çok geniş çaplı iş yapan tek ve en büyük Tüccardı.

 Türkiye’nin her yerinde ticari itibarı vardı. Ünye’de en büyük saygıyı gören kişiydi. Doktor

 olarak yaptıklarından para almaz, hastalık için rica edildiğinde en uzak köylere bile

 gitmekden çekinmezdi.

 




 

Bir Fener Şiiri

Süheyla’ya Mektup

(Ünye’de Bir Yaz Rüyası)

 

Son gittiğimde yapraklarını dökmüştü gül ağacı Süheyla

Beş kayalar öksüz kalmıştı, beşkardeş gibi

Rüzgar çamların dallarında gidenlere ağlıyordu

Fener yalnız ve üzgün

Bir türlü geçmeyen gemilerine hasret

Çamların altında yıkılmış mezarlarında yatan ölüler

Ne üstteki dünyadan

Ne de fener açıklardaki balıkçılardan habersizdiler

 

Sen gelmedin diye hasretinden kurudu gül ağacı Süheyla

Sen gelmedin diye dikilitaşta kayalar bile mahzundu

Fener altında kaybettiğim midye tenekem gibi

 

Aynikola’da seni sordular

Sıra sıra kıyıya vuran hüzün dalgaları

Çok uzaklarda bir balıkçı teknesinden

Gelmedi gelmedi diye el salladı

 

 

Uçup gitti yaz mevsimi Süheyla

Sen de uçup gittin yağmayan yağmur bulutları gibi

Hüzünlü sevdanı gönlümde bırakıp

Mavi gözlü kızlar da geçip gittiler

Kaç akşam geçirdim bu şehirde bilmiyorum

Bitmiş bir sevdanın son şarkısı gibi

Kumsallarda yalnız ayak izlerin hatıra kaldı

Çam dallarında bir son fasıl geçti rüzgar

Anlayamadım Süheyla

Makamı nihavent miydi yoksa hüzzam mı?

 

Hasta dediler onun için gelemedi dediler seni

Sen hasta olma kıyamam Süheyla

Kara gözlerinde ışıkları yanmazsa bu şehrin dayanamam

Fener açıklarındaki balıkçılar

Senin derdini anlamazlar

Onların senin derdinden büyük dertleri var

 

Sen o gül ağacına arada bir bak Süheyla

Sen fener açıklarındaki balıkçılara incinme

Saçlarında esmediler diye kırılma rüzgarlara

Onlar o gül ağacını nerden bilecekler

Onlar seni nerden bilecekler

 Deli sevdanı nerden bilecekler

Seni bir ben bilirim

Bir hüzün dalgaları Aynikolada,

Bir de içimdeki sen bilirsin Süheyla

 

Şimdi çok uzaklardasınız

Bu gönlümü verdiğim şehir ve sen

Simdi çok uzaklardayım senden

Bu hasrete dayanmak zor Süheyla

Sevdanın bu türlüsü zormuş

“Ayrılık insana sonradan kormuş”

Bıraktığın boşluğa alışamadım

Alışamadım Üsküdar’ın ışıklarına

Boğazımda bir şeyler düğümlenir

İçimde bir yerim sızlar ince ince

Bunun bir adı hasrettir, bir adı Ünye

 

Yaşar Karaduman

 

 

 

 

 ESKİ MEZARLAR

Hüsrev Bey, buraya çamları dikip bir çam ormanı meydana getirmek istediği zaman mühendisler bu mezarların buradan taşınmasını istemişlerdi.. O yıllarda belediye başkanı olan Hüsrev Bey belediyenin olanaklarının kıt olduğunu bu mezarları taşımaya güçlerinin yetmeyeceğini söyleyerek ağaçları mezarlara zarar vermeyecek şekilde mezarların arasına diktirmişti. O nedenle mezarlar ağaçlar büyüyünce ağaçların arasında kaldı.

Bu mezarlık 1800 lü yılların başında oluşturulmaya başlanmıştır. 1930 yıllarından sonra bir daha defin yapılmamıştır. Burada Osmanlı Mezar kültürünün çok güzel örnekleri olan mezar taşları görülür. Fakat ne yazık ki son zamanlarda bu taşlar burada bira içenlerin saldırısına uğramakta, çoğu kırılmakta veya pikniğe gelenler tarafından alınarak götürülmektedir. Hiçbir koruma yoktur. Mezarların sahipleri yoktur, kimlere ait oldukları bilinmemektedir.   

 

1800 yıllarından önce buranın Rum Mezarlığı olduğu dair zayıf bilgiler vardır. Türk mezartaşı ustaları farkında olmadan bu mezarlardan etkilenmiş, Rum mezar taşlarındaki motifleri Müslüman mezar taşların da işlemişlerdir. Bura da bir de kuyu vardır. Şimdiki çamlığın kapladığı alan Müslümanların henüz çoğunlukta olmadığı yıllarda küçük bir yerleşim yeriydi.. Burada onbeş yirmi evlik bir Rum Mahallesi vardı.

Mezarlar bakımsızlıktan yıkılmakta olup kaderine terkedilmiştir. Bazı gönüllüler bu mezarların etrafının temizliğini yapmakta, pikniğe gelenlerin bıraktıkları çöpleri toplamakta temiz tutmaya çalışmaktadırlar. Çamlığın bu kısmı da diğer taraflar gibi bakımsızdır. Mezarların ne olacağına dair en ufak bir bilgi de yoktur. Çamlık ise ileride yapılaşmaya açılmak için kasten bakımsız bırakıldığı izlenimini vermektedir.

 

  

 

 

 

 

 

 Ayrılanlar Boğazı

   

 

Aynikola’nın üzerinde yukarıdaki Rum mahallelerinin birinde oturan Yeşil gözlü Maria, Müstantik Eşref Bey’in

Oğlu Yakup’a gönlünü kaptırmıştı. Maria’nın babası onu Demirci Dimitri’nin oğlu

Aleks’e vermek istiyordu. Maria düğün gecesi kimseye görünmeden gelinliği ile

evden kaçtı, buraya geldi, karanlıktı, Karadeniz

azgın dalgalarla fırtınalı bir gece yaşıyordu.

En uçtaki kayanın üzerinden kendini azgın dalgaların

arasına attı. Cesedi üç gün sonra Yason burnunda karaya vurdu.

O günden sonra Rumlar burayı kutsal saydılar ve adını

“ Ayrılanlar Boğazı” koydular.

Rum erkek ve kızları, Rumların Ünye’yi terk ettikleri güne kadar evlenmeden önce

buraya gelerek kendini dalgaların

arasına atan Maria için dua ederlerdi. Rumlar 1924 yılında Ünye’den ayrılınca

 bu hikaye de unutuldu.

Heryıl Hıdırellez günü gelince insanlar bu hikayenin kahramanı Maria için kayanın başında dua ederler, fakat asıl hikayeyi bilmezler

Maria yıllar içinde Meryem olmuştur. Meryem’in hikayesi olarak bilinir.

 

   

 

 

 

 

 

 

 

  ÇAMLIK

 

 

 

 ÇAMLIK NASIL OLUŞTU

 

1900 lü yıların başında buradan çömlek yapımı için çamur çıkarılmaya başlanınca burada ki evlerde yaşayan birkaç hane kayboldu. Uzun yıllar çamur yalakları olarak oyulmuş vaziyette kaldı. Rumların1925 yılında Ünye’yi terk etmesinden sonra Belediye buradan çamur çıkartılması karşısında bir para almaya başladı. Ünye’deki atölyelerde testi çömlek yapılması için çamur çıkartılması 1950 yıllarına kadar sürdü. O zamanlar kuş uçmaz kervan geçmez yerler olarak şehrin dışı sayılırdı.

1944-54 yılları arasında Ünye Belediye Başkanlığ yapan Hüsrev Yürür çamlığın oluşumunu yaptığmız bir röportajda şöyle anlatmaktadır. http://www.unyeses.net/haber15.html

 

Efendim, burası çamlar dikilmeden önce nasıl bir yerdi?

 

Bir kısmı mezarlıktı, bir kısmı çömlekçilerin testi-bardak yapmak için çamur çıkardıkları çamur ocakları idi. Çam dikerken hepsini kapattık, kaldırdık.. Açılan çukurları, yalakları doldurmak için neler çektik, makine yoktu, kepçe yoktu, kamyon yoktu, tamamen insan gücüyle kazma kürekle düzeldi. Bir kısmında eski evler vardı, bir kısmı dikenlik çalılıktı, kimse gidip gelmezdi. Bıldırcın zamanı bıldırcın avı kurarlardı.

 

Oraya çam ağacı dikme fikri nasıl doğdu?

 

Ben o zaman Belediye Başkanı idim, Orman Bakanlığı, Fidanlıklar Genel Müdürlüğünden bize Belediyeye geldiler. Genel Müdür ve yanında iki ziraat mühendisi " Bize bir yer gösterebilirseniz size  çam fidanlığı kurmak istiyoruz" dediler. Bizim böyle bir şey aklımızda bile yoktu. Olsa bile yapacak ne fidanımız, ne fidan alacak paramız ne gücümüz vardı. Ben de Musa ile (Musa Güven) aradık taradık burayı bulduk. Musa Bey, Meclis üyemiz idi, ağaçlar konusunda bilgisi vardı.

Birkaç yer gösterdik, burayı beğendiler. "Yalnız burası biraz rüzgarlı, çam fidanlarının deniz rüzgarından zarar görmemesi için ön sıraya koruyucu ağaç dikeceğiz" dediler. Musa Beyle peki dedik karar verdik, sonra hep beraber onlara bir yemek verdim. Yemekte yer ve buraya fidan dikimi karara bağlandı. Ziraat mühendisleri ağaçların ikibuçuk metre aralıklarla dikilmesini istiyorlardı, Musa ise beş metre olsun diyordu, ben onları ortada bir yerde buluşturdum.  diyerek o ön sıradaki ağaçlar duruyor mu diye sordu Hüsrev Bey. Evet, duruyor dedim. Ön sıradaki ağaçlara gelince Çamlığı bilenler denizin kenarındaki uzun kara ağaçları hatırlarlar işte bu ağaçlar oraya rasgele dikilmemiştir. Çam ağaçlarını rüzgardan korumak içim bilinçli olarak dikilmiştir.

 

 

  

  

  

 

Fidanlar nasıl ve nereden geldi?

 

Fidanlar Samsun Gelemen Devlet Üretme çiftliğinden belediyenin kamyonu ile alındı. Fidanların alınması yüklenmesi getirilip indirilmesi ve dikilmesi safhalarında Musa Bey ilgilendi. Musa Bey'in büyük emekleri geçti. Çalışmaların başında bulundu, yıllarca kontrol altında büyümelerini sağladı.

Fidanların Samsundan alınıp Ünye'ye getirilmesinde bir problem yaşamıştık. Bana, ağaçları kamyona koyarken köklerindeki toprakların döküldüğünü söylediler. İlk dikilenler kurumuştu. Azmi efendi isminde bir bahçıvanımız vardı birgün geldi bana "Beyim bu ağaçların bir miktar kendi toprağı olması lazım kökünde " dedi. Gittik konuştuk, bize kökünde bir miktar toprakla veremez misiniz dedik, Veririz ama dökülmemesi için çuval lazım dediler, fırıncılardan çuval aldık, bir kamyona 50-60 fidan ancak sığıyordu, böylece diktiğimiz fidanlar tuttu. Daha sonra Musa Bey azmi efemdi ile çam fidelerini Ünye'de yetiştirmeye başladılar, onlar daha iyi netice verdi.

 

 Çamlar dikilirken kaldırılmayan mezarlar

 

Mezarlar vardı orada onlar ne idi?

 

Burada bulunan mezarlık kısmına otuzlu yıllardan sonra defin yapılmamıştır. O zaman da sahipsiz mezarlardı. Benim Belediye Başkanlığım sırasında bakımsız bir mezarlıktı. Çakırtepe'nin denize bakan yamaçlarına mezarlık yaptık. Ziraat Mühendisleri mezarları kaldırsanız iyi olur dediler. Kaldırmadık. Ama yine de ağaç diktik aralara, belki ileride kaldırırım dedim. O günkü imkanlarımız çok kısıtlı idi. Her şey aynı anda olmuyordu. Çamlığı yaparken bir yandan da Çakırtepe mezarlığını hizmete soktuk. Ondan sonra Çakırtepe’nin dışında başka yerlere defin yapılmasını yasakladık. Şehrin içinde de işlerimiz vardı. Büyük caminin arkası ve çevresindeki mezarlıkları da düzenleyerek bugünkü caddeyi açtık. Cumhuriyet Meydanı düzenlememiz vardı.

http://www.unyeses.net/haber15.html

 

Çamlık çok uzun yıllar, Samsun, Ordu ve Niksar, Turhal, Tokat Erbaa taraflarından gelen tatilcileri, piknikçileri, ziyaretçileri ağırladı. Meşhur bir yerdi. Pazar günü olduğu zaman yürümek bile imkansız hale gelirdi. O yıllarda içeri araba sokulması yasaktı.

Karadeniz de Samsun Ordu arası böyle bir yer yoktu. Ellili yılların sonunda buraya bir gazino, lokanta yapıldı bir müddet sonra moteller yapılarak kayalıkların bir kısmı halkın kullanımından alındı. Ne gazino ne de motel buraya faydalı olamadı ve tutulmadı. Çam ağaçları bakımsız bırakıldı ve çamlık eski günlerini arar oldu. Yine de yakın yerlerden gelen misafirlere piknik alanı olarak hizmet vermektedir.

Üst tarafta karayoluna yakın kısımda oluşturulan bir yürüyüş parkurunda, bay ve bayanlar sabah yürüyüşü ve spor yapmaktadırlar. Bizim geçtiğimiz saatte bir futbol takımı hocaları eşliğinde çalışma yapıyorlardı

 

 

 

 

 

 

 Çamlıktan Sonra

 

Çamlıktan sonra Aynikola’ya kadar yine çok yüksek olmayan falezler, kayalıklar, koylar ve kumsallar gelmektedir. Burası ilerideki Garipler Adası’na kadar biraz bakımsız bırakılmıştır.

Çamlıktan Aynikola’ya kadar yürüyüş parkuru yapmak isteyen Belediye dozerlerle doğal hayatı ve doğal oluşumu bilinçsizce dümdüz ve her şeyi ezip geçerek talan etmiştir.

Çalılar, bitki örtüsü ve bitki örtüsünün barındırdığı, yılan fare, kertenkele tavşan ve diğer canlıların yaşam alanı dağıtılmıştır. İnişli çıkışlı engebeli bir arazi yapısına sahip olan bu sahil şeridini ve doğal yapısını korumak varken, yapılacak yürüyüş parkurunu bunların etrafından dolaştırmak varken tamamen cahilce, dozerlerin paletleri ile ezilerek paramparça yapılmış dümdüz edilmiş ve öylece bırakılmıştır.

Üstelik tabiatın binlerce yılda oluşturduğu alçaklı yüksekli, inişli çıkışlı falezlerin önüne denizle kara arasına hiçbir aklın ve mantığın kabul etmeyeceği bir cahillik örneği ile çirkin bir duvar örmüşlerdir.

 

 

   

 

 

 

 

Duvar son anda şikayet konusu yapılarak durdurulmuştur. Savunmaları ise buralar yağmur ve suların tesiri ile uçmuş topraklardı biz toprağın uçmasını önledik, demektedirler. Oysa uçan yerler buraya başka yerlerden taş getirilerek, bahçe duvarı gibi duvar örülerek önleneceğine aşağıda zaten var olan doğal taş ve kayalardan doğalmış gibi bir koruma duvarı yapılabilirdi.

Yapılmadı, sahil, deniz, kum görmemiş insanlara bu güzelim kıyılar emanet edilip perişan edildi.

.

 

 

  KOYLAR-KUMSALLAR-PLAJLAR

Çamlıktan sonra ileride birbirinden güzel koylar ve alçak falezler karşımıza çıkmaktadır. Buralar da denetimsiz, bakımsız haldedir. Yazın buraya çevreden gelenler gecekondu tipi çadırlarını kurarak denizden yaralanmaya çalışırlar. Etraf çoğunlukla kirli çöp içinde bakımsızdır. Belediye haftada bir defa uğrayarak çöp almaktadır. Oysa bakımı yapılsa etraf temizlenip daha derli toplu halkın hizmetine açılsa daha çok insan gelecek ve denizden yararlanacaklardır. Bu koylarımızın bakımı ve denetlenmesi şarttır, rasgele yere çadır kurulması çöplerin uluorta saçılması önlenmelidir. Buradan sonra Uzunkum Plajına kadar koylar ve kumsallar boştur. Bazı koylarda çadır kurulmadığı için sahil ve çevre kısmen temizdir ve bakirdir, kıyıda kumlar üzerinde dolaşmak, kayalara çıkıp inmek insana huzur verir.

 

 

   

 

   

 

 

 

 

 

 

  Aya Nikola

 (Aynikola)

 Aziz Nikola,  Noel Baba, Pere Noel, Father Christmas, Santa Claus, Heilige

 Nikolaus, Saint Nicholas, Sinter Klaas, Babbo Natale, Pa Norsk.

 

 

 

 Yukarıdaki bu fotoğraf 1933 yılında Fotoğrafçı Ahmet Şen tarafında çekilmiştir.Buradaki kilise

 harabelerinin son fotoğrafıdır. Sonraki yıllarda bu harabenin taşları alınarak civarda

 bahçe duvarlarında ve evlerde kullanılacaktır.Bugün burada orta yerde görülen

 duvarlardan birkaç taş ve karşı tarafta Kilisenin vaftiz havuzu kalmıştır.

 

 

Aya Nikola Kilisesi

Aya kelimesinin manası Grekçe’de, aziz, anlamına gelir. Dünyada yaşadığı müddetçe

yaptığı iyiliklerle Tanrı’nın sevgisini kazanmış kişilere verilen bir unvandır.

Kelimenin aslı “Aya Nikola” dır, yani Aziz Nikola. Söylene söylene Aynikola olarak dilimize yerleşmiştir.. Nikola bildiğimiz, Hristiyanlar da çok kullanılan bir erkek ismidir. Bayan olursa Nikol Ruslar, Nikolay, Almanlar İngilizler ve diğer batı ülkeleri Klaus, derler.

Yani buradaki kilise Nikola adlı bir azizin varlığına adanmıştı.

Aziz Nikola bizim bildiğimiz ”Noel Babadır.” Hani yılbaşlarında kırmızı elbiseleri ile bacadan girerek çocuklara hediye dağıtan “Noel Baba”

Noel Baba’nın diğer dillerdeki adı ise,  Noel Father, Pere Noel, Heilige Kalus, Father Cristmas, Santa Claus, Heilige Nikolaus, Saint Nicholas, Sinter Klaas, Babbo Natale, Pa Norsk’ tır

 

Kilise bu ada üzerindeydi, adanın karşı tarafında ve daha yukarılarda küçük Rum köyleri vardı.

Kilisenin karşısındaki köy ise Calamarka adında küçük bir balıkçı köyü idi.. Bu köy halkı 1700 yılların sonuna doğru adanın üzerine kendilerinin ve yukarıdaki köylerin ibadet edebilmesi için bu kiliseyi yapmışlardı. Avlanmaya çıkan balıkçılar ve denizciler denize açılmadan önce buraya gelir avlarının bereketli geçmesi ve sağ salim dönebilmeleri için dua ederledi. Aziz Nikola denizcilerin koruyucu olarak bilinirdi.

 

 

  Aziz Nikola Kimdi.

Tüm dünyada Noel Baba adıyla tanınan, Avrupa'da çoğunlukla Santa Claus olarak bilinen Aya Nikola, Hıristiyanlığın ilk yıllarında Antalya'nın Kale ilçesine bağlı Demre beldesinde yaşamış bir din adamıdır.
Aya Nikola'nın ölüm günü tüm Hıristiyanlarca 6 Aralık olarak kabul edilir
Bu kaynaklarda sadece azizin doğum yerinin, Likya'nın en büyük limanı Patara olduğu geçer

Genel görüş ise Aziz Nikola nın üçüncü yüzyılda Patara´da doğduğu ve orada dini eğitim alıp, rahip olduktan sonra MS 345 veya 351 tarihinde 6 Aralık da Demre de öldüğü görüşü tarihçiler tarafından kabul edilmektedir.
Yaşadığı dönemde iyilikseverliği, çocuk sevgisi, batı-doğu ayrımına karşı düşünceleri ve denizcilerin de kurtarıcısı olmasıyla tanınıyordu.

Rumlar hastalarını buraya getirir Hagia Nikolas’a adarlardı. Yeni çiftlerin mutlu olabilmesi için evlenmeden ve evlendikten sonra adaya gelerek dua ederlerdi.

 

Yukarıda fotoğrafta görülen mezartaşı eski ortaokulun yıkılması esnasında bulunmuştur. Küçük -bir çocuğa aittir. Üzerinde “Tanrı seni bizden çok sevdiği için yanına aldı” yazmaktadır.

 

1836 yılında buradan geçen gezgin Hamilton şöyle yazıyor.


Terme'nin 30 kilometre doğu'sunda, Ünye'ye varmadan önce “Ayanikola” denilen birkaç evden meydana gelen bir kıyı köyüne geldik. Burası adını bir küçük kilisenin vakfedildiği yerel gemicilerin pîri olan Aziz NiKOLA'dan almıştır.”

1836 yılında Hamilton buradan geçtiği zaman harabe halinde olan bu kilise o zamandan bu yana tamamen ortadan kalkmış. Hamilton, Ünye ve Terme arasındaki yolu şöyle anlatıyor

 “ÜNİEH de (Ünye'de) eski dönemlere ait hiçbir kalıntı yok. Böylece on saat mesafedeki Charshambah'a (Çarşamba'ya) doğru gitmek üzere kasabanın yer aldığı engebeli burnu geçtik ve deniz üstünde, küçük bir taş da görünen bir kilisenin bulunduğu batı burnunun bulunduğu kıyıya doğru indik...”

 

 


  Kilisenin Vaftiz Havuzu

  

 

 Yukarıdaki fotoğrafta görülen harabe Aya Nikola Kilisesinin vaftiz havuzudur. Kiliseden günümüze ancak bu kadarı ve adanın üzerinde birkaç yarım duvar ulaşmıştır. Yunanistan’dan gelen daha önce Ünye’den göç etmiş Rumlar burayı bilirler ve ziyaret ederler ve bu taşı öperler. Deniz zaman zaman çekilerek adaya yürüyerek geçişe izin verir.Adanın üzerinde kayda değer bir şey kalmamıştır.

 

 

 

 

Aya Nikola ve

Noel Baba’nın Hayatı

 

Noel Baba Hediyeleri Neden Bacadan Atar?

 

Dünyada Aya Nikola’nın Adı Verilmiş iki bin kilise vardır

“Aya” veya “Hagia” ekinini Grek Ortodokslar kullanır, Avrupa ülkeleri olan

Latin’ler “Sent” veya “Santa” ekini kullanırlar “Santa Claus” gibi.

Fransızlar “Pere Noel” Türkler “Noel Baba” der. Hepsi aynı kişidir.

 

Bütün dünyada Noel Baba olarak tanınan Aya Nikola Aziz Nicholaos, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında Lykia kenti olan Patara'da doğmuştur.

Zengin bir buğday tüccarının bir oğludur ve ona Nicholaos adı verilir. Daha gençliğinde mucizeler yarattığına inanılır. Bu inanca göre inşa halindeki bir kilisenin yıkılmasıyla enkaz altında kalan Nicholaos, annesi ağlayıp inlerken, üzerine yığılan taşların altından sağlam olarak kurtulmuştur.

Bir süre sonra babası öldüğünde büyük bir servetin tek mirasçısı olmuş ve servetini yoksullara yardım için harcamaya karar vermiştir.

Bu sırada Patara'da önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiştir.

Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda, Nicholaos durumu görerek onlara yardım etmeye karar verir. Kendini belli etmemek ve aynı zamanda gururlarını kırmamak için kızların evine gece gider. Onlar uykuda iken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atar.

Sabah parayı bulan büyük kız çok sevinir.

Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nicholaos, pencereleri kapalı olduğu için bacadan atar.

İşte Noel Baba'nın yılbaşında hediye bırakma öyküsü böylece doğar.

 

Aziz Nicholaos'un yaşamıyla ilgili bir öykü de şöyledir;

Nicholaos hacı olmak üzere Kudüs'e gider. Geri dönüşünde fırtınaya tutulan gemiyi dualarıyla batmaktan kurtarır, ayrıca denize düşerek boğulan bir denizciyi de diriltir. O günden sonra Aziz Nicholaos denizcilerin de koruyucu azizi olarak kabul edilmiştir.

 

Nicholaos bir müddet sonra Patara'nın komşu kenti Myra'ya göç eder. Myra Başpiskoposu ölmüş yerine geçecek kişi üzerinde anlaşma sağlanamamıştır. Bunun üzerine sabah kiliseye ilk gelen kişinin başpiskopos olması kararlaştırılır. Aziz Nicholaos kiliseye ilk gelen kişi olarak başpiskopos seçilir. Burada da mucizelerine devam ederek üç generali ölümden kurtarır.

 

Diğer bir öyküsü ise şöyledir:

 

0 yıl Myra'da kıtlık çıkar. İskenderiye'den Byzantion'a mısır götüren bir filo Myra'nın limanı olan Andriake'ye uğrar. Nicholaos hemen limana koşar ve her gemi başına bir miktar mısır vermelerini ister. Gemiciler Byzantion'a vardıklarında istemeyerek verdikleri mısırların yerlerinde olduğunu hayretle görürler.

 M.S. 325 tarihinde Hıristiyanlık içindeki problemleri çözmek için İznik'teki (Nikaea) meclis toplantısına Myra Başpiskoposu olarak katılır. Öğrencilerin de koruyucusu olduğuna inanılan Aziz

Nicholaos'un 6 Aralık 343'te 65 yaşında iken öldüğü sanılmaktadır. Myralılar onun adına bir kilise yaparak içindeki lahitte onu sonsuz uykusuna bırakmışlardır.

 

Haçlı Seferleri sırasında 20 Nisan 1087'de Bari'den gelen tüccarlar kemiklerini çalıp Bari'ye götürmüş ve yaptıkları bazilikaya gömmüşlerdir. Onun olduğu sanılan geride kalmış bir kısım kemik ise bugün Antalya Müzesi'nde saklanmaktadır.

Noel Baba Kilisesi

Aziz Nicholaos öldüğünde yapılan kilise veya şapel 529 yılındaki zelzelede yıkılınca daha büyük bazilika tipinde bir kilise yapılmıştır. Bu kilise VIII. yüzyılda zelzele veya Arap akınlarıyla yıkılmış, daha sonra tekrar yenilenmiştir. 1034 yılında Arap donanmasının denizden yaptığı akınlarla harap olmuştur. On yıl harap durumda kalan kilisenin 1042'de Bizans İmparatoru IX. Konstantin Monomakhos ve eşi Zöe tarafından tamir ettirildiği kitabesinden anlaşılmaktadır. XII. yüzyılda binaya bazı ekler yapılmış, kilise tekrar onarılmıştır.

XIII. yüzyılda Türklerin eline geçen Myra'da, kiliseyi serbestçe ibadet etmek için kullandığını ve kilisede bazı onarımların yapıldığını anlıyoruz. 1738'de büyük kilisenin yanındaki şapel tamir edilmiştir. 1833- 1837 yılları arasında Anadolu'yu gezen C. Texier, Myra'ya da uğramış ve kitaplarında kiliseden bahsetmiştir

 

 

 

 

 

 Hristo ve Eleni

Bu fotoğraf Ayanikola Kilisesinin karşısında ki kayaların üzerinden çekilmiştir. Kayanın üzerine kazılmış H&E harfleri ve bir tarih vardır. 1901.

 

Bu harfler Hristo ve Eleni’nin isimlerinin baş harfleridir.

 

Hristo ve Eleni 1901 yılında buradaki bulunan köyde yaşamışlardı, birbirlerini sevmişlerdi.

1901 yılında bir yaz akşamı burada gizlice buluştular ve isimlerinin baş harflerini buraya kazıdılar.

Hristo 20 Eleni 17 yaşlarında idi. Evlendiler iki kız bir erkek çocukları oldu. Ailece 1924 yılındaki mübadelede Yunanistan’a gönderildiler.

Hristo 1961 yılında Yunanistan’ın Makedonya sınırındaki Oine (Ünye) kasabasında 80 yaşında öldü. Eleni ondan sonra onüç yıl daha yaşadı ve 1974 yılında 90 yaşında öldü. Eleni öldüğünde eşyaları arasında Ünye’den 1930 yıllarında gönderilmiş kartpostallar buldular. Hristo ve Eleni uzun yılar gittikleri Yunanistanda  Ayanikola köyünün ve Ünye’nin hasreti ile yaşamışlardı..

 

 

 

 

 

    

 

   

 

 

Yukarıda son fotoğrafları görülen Aynikola, Aya Nikola kilisesi kalıntılarından bugün en altta görülen duvar kalıntıları, yol ve adanın arkasında birkaç parça taş kalmıştır. Defineciler halen burayı gece gündüz kazmaktadırlar. Orta yerde yalnız başına ıssız ve kimsesiz durduğu için buraya Ünyeliler Garipler Adası da demektedirler. Garipler adası geçmiş günlerine hasret gerçekten yalnız başına durmaktadır. Ada ve karşı tarafı geçmiş yıllarda bıldırcın avının yapıldığı yerlerdi.

Buralara direkler dikilir ve ağ gerilirdi. Denizden gelen bıldırcın bu ağlara takılarak avlanırdı. Günümüzde bu tür avcılık yasaklanmıştır.

 

 

 

 Aynikolada Bıldırcın Hikayeleri

 “Dalgalar arasında kaybolan çocukluğum”

 Ali Rıza Gültekin

Her yıl Ağustos ayının ortasından Ekim ayının başlangıcına kadar olan dönemde sahilde, ağlarla bıldırcın avcılığı yapılır. Bu Ünye için ve özellikle de Ortayılmazlar Mahallesi Türbe Caddesi için babadan oğula geçen bir gelenektir. Çamlıktan, Devlet Hastanesi’nin alt tarafından (Topyanı’ndan) İskender Deresi’ne, Uzunkum’a kadar olan deniz sahilinde yapılırdı.

Bu avcılık aşağı yukarı 3 - 5 metre yüksekliğinde 30 - 50 metre uzunluğunda ağlarla yapılırdı. Bu ağlar İsa suruğu yardımıyla daha öncesinden düzenli ve sistematik olarak toplanmış olan ağlar, yine aynı sistem çerçevesinde direklere gerilirdi. İsa suruğu fındık ya da özü kızıl diye bilinen pek ekonomik değeri olmayan, ormanda sıkça bulunan bir ağaçtan yapılırdı.

Hemen hemen her av yerinin bir özel ismi vardı ve herkesin kendine ait bir av yeri vardı. Ortada yazılı bir kural yoktu, fakat herkes bir birinin hakkına riayet ederek, biraz da meslekî, kültürel, ahlâkî değerler çerçevesinde her sene aynı yere ağlarını kurardı. Tabi bazen bu zinciri kırıp kabadayılık yapanlar da olurdu; özellikle de gariban kimselerin av yerlerini işgal ederlerdi. Neyse ki bu sayı çok az olur, diğer avcıların müdahalesiyle de tatlıya bağlanmaya çalışılırdı. O zamanlar biz Küçük Dere ve Yamandı diye bilinen av yerlerine ağlarımızı kurardık.

Küçük Dere ismini o zamanlar denize dökülen bir dereden almıştır. Aynikola ve Askerî Gazino arasında kalan yerden akıp denize kavuşuyordu. Şimdilerde bu dere sahile yapılan yol nedeniyle kaybolmustur. Öteki av yerimiz ise Yamandı idi. Aynikola’nın hemen üzerinde Calamarka Suyu’nun bitiminin Samsun tarafındaydı.

O zamandan hatırladığım diğer av yeri isimleri ise; Minik KuŞ, Yılan Deresi, Kör Mahmut, İskender Deresi, Saray, Calamarka, Pas Pas (o zamanlar çok popüler bir av yeri idi,) Garipler ile Ada arasında kalan yerdeydi, en çok bıldırcınların yakalandığı av yeri burasıydı, uzun Mehmet ve kardeşleri bu av yerini kurardı), gibi isimlerdi.

 

 

  FOKFOK ÜSTÜ

   

  FENER ALTI AYNİKOLA- İSKENDER DERESİ-

BILDIRCIN AĞLARI

Bıldırcın avcılığına gün doğmadan önce gidilirdi; gece sabaha karşı sıcacık yataklardan kalkılırdı, yarı uykulu, üzerimizi giyip, el fenerlerini kontrol edip, avlarımızı ve tahtalamalarımızı kontrol edip yola çıkardık.

O zamanlar kurmalı saatler vardı. Çin yapımı, bir çaldı mı bırakın bizi, sanki bütün mahalleyi kaldıracakmış gibi çaldığını hatırlıyorum. Tabi ki o zamanlar sıcacık yataktan ve derin uykudan kalkmak bizim için dünyanın en müşkül işi. Azıcık daha uyumak için rahmetli babama söylediğimiz, yapmadığımız cilve kalmamıştır, azıcık uyuyalım, tamam hazırlanıyorum; en sonunda ben bu gece gelmesem olur mu? Tabi uyku çok tatlı… Son noktayı babam gür bir ses tonuyla koyuyor… Kalkın lan !!!!!!!!!!!!! Tabi bu sesi duyup da kalkmamak mümkün mü? Eğer kalkmasak başımıza ne geleceğini iyi biliyoruz!!!

Ali Rıza Gültekin’den

 

 

 GARİPLER’DEN ÖTEYE

 

 

 

 Ayanikola adacığından iki koy sonra ve Uzumkun ve üzerindeki yerleşim yerleri başlar. Ön tarafı Samsun Trabzon karayoldur, yolun üst tarafı yeni yerleşime açılan yukarıya doğru bağ ve bahçelere doğru gelişen Ünye’dir. Uzunkum’ un başlangıcında Ünye’nin en düzgün plajı yer alır. Plajın üs tarafındaki yerler sahipli olup buralarda turistik tesisler, tatil evleri, bungalovlar restoran ve camping vardır.

 

 DERBENT

Falezlerin son noktası Derbent yarlarıdır. Önünde ve arkasında iki koyun bulunduğu Derbent Devrent te denir denizin toprağı aşındırması ile oluşmuştur.

Buradan önce ve buradan sonra oteller, moteller, bungalovlar özel işletilen tatil evleri sıra ile uzun kumsalların üzerinde dizilirler.

Ünye’de özellikle Karadeniz’de yaz mevsiminin kısa sürmesi nedeniyle bölgeye henüz istenilen yerli ve yabancı turist akını sağlanamamıştır. Bu kıyı şeridinde hizmet veren otel motel ve lokantaların müşterileri genelde Ünye hinterlandından yani Niksar, Tokat, Turhal, ve Hatta Sivas gibi yerlerden gelenlerden oluşmaktadır.

 

Garipler adasından sonra iki kilometrelik derbent yarlarına kadar Uzunkum’da kayalık yoktur geniş ve temiz kumlu uzun bir kumsal oluşmuştur. Yazın kumsal boyunca bi çok tatil yeri ve plajlar dışardan gelen misafirleri ağırlar.

Ücretli veya ücretsiz herkesin yararlanabileceği uzun kumsalın sonunda Derbent yarları, falezleri başlar. Bu falezler denizden yirmi metre kadar yüksektirler. Üst kısımlar genelde özel mülk yerleşim yeri, oteller restoranlar, kırkahveleri, ve turistik tesisler vardır. Şehirden her an dolmuşlarla kolayca gelinebilir.

Derbent’ten sonra yerleşim ve tesisler azalmakta sahil uzun ve bakir kumsal olarak kilometrelerce devam etmektedir.

 

 

 

Ünye sahillerinde tabii plaj ve koylar çoktur. Plajlar ince ve siyah kumludur. Kumun romatizmal hastalıklara iyi geldiği söylenmektedir.

Karadeniz çoğu zaman dalgalıdır. Doğal olarak bu sahillerde de deniz zaman zaman dalgalı olur. Burada sahili tanımayanların ve Karadeniz’in dalgalı havalarda özelliğini bilmeyenlerin denize girmesi doğru değildir. En güzel denize girme ayları Temmuz ve Ağustostur. Ağustos ayında genelde plajlar ve kumsallar sakin ve boş olur. Çünkü yerli halk fındık toplama mevsimi olduğu için fındık bahçelerine gitmişlerdir. Ünye Karadeniz de doğal plajlara sahip tek ilçedir.

 

 

Derbent ve kumsallarla birlikte dosyamızı da bitirmiş oluyoruz.

Sabırla bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Bir başka konuda buluşmak üzere sevgiler..

Henüz Ünye’yi tanımayanlar ve Ünye’ye hiç gelmeyenler, sizleri de Ünye’ye bekliyoruz.

 

 

 

 Ünye hakkında ki bu çalışma, şehir içinden batı yönünde, falezleri kayalıklar, koylar, mağaralar,

 Ve kıyı şekilleri hakkında bir düzenlemedir. . Bu çalışma sırasında yardımlarını esirgemeyen

 Ticaret Lisesi eski md. Coğrafyacı Zekai Barın’a,

 Hocamız İrfan Işık’a

 Şirin Ünye Gazetesi Sahibi Ali Öztürk’e ve gezilerde bize eşlik eden

 Genel Yayın Md. Mus Kıroğlu’na

 Haber Sekreteri Gülşen Kanık’a,

 Hizmet Gazetesi. Editörü Hacer Coşkun’a  ve

 Çamlık Restoran’a teşekkür ederiz.

 Bilgi ve belgeler, kısmen veya tamamen yazar ismi ve kaynak belirtilerek kullanılabilir, hiçbir

 Hakkı mahfuz (saklı) değildir.

 Fotoğraflar: Yaşar Karaduman

 

 Aysun Ay - Yaşar Karaduman

 aysun_ay@mynet.com

 yasar.karaduman@gmail.com

 

 

 

 

Ünye şarkıları ve

Ünye ile ilgili müzikler

 

Ünye Belediyesi tanıtım cd si

http://www.unye.bel.tr/default.aspx?pid=49879

Haluk Levent’in Ünye şarkısın linki

http://www.youtube.com/watch?v=lJ2-qHDoAnU&mode=related&search=

Bir başka Ünye klibi

http://www.youtube.com/watch?v=IDp-O5RxEpc&mode=related&search=

http://www.youtube.com/watch?v=ZNWqJPIu6M4

http://www.youtube.com/watch?v=wO9odXi2DuQ&NR=1

http://www.vidyobox.com/videoizle/unye.camlik-tan.Falezler.ve.Deniz..Bes.Kaya/-yJMcc-ENtI/

http://www.youtube.com/watch?v=8jQaDYj-fa4&mode=related&search=