Ünye ve
Radyolu Yıllar
“Ah o şarkıların gözü kör olsun”
Yaşar Karaduman

Kore Savaşı - Dumlupınar Faciası - Son Yolculuk - İhtilal

Bu çok sevilen Türk Sanat Müziği eseri bana “Radyolu Yıllar”ı, Ünye’yi, kasabamda geçen huzur ve mutluluk ve sevgi dolu yılları hatırlatır. Buna benzer daha birçok şarkıyı ilk defa, o zamanlar tek dünyamız masal kutusu radyodan dinledim. Biz gözümüzü radyolu bir dünyada açmış bir kuşak olarak uzun süren bir “Radyolu Yıllar” yaşadık

Ne zaman bu ve buna benzer gönül şarkıları, çalınsa hemen kasabamı, Ünye’yi hatırlarım.

Fizik bilgini Henrich Hertz radyo dalgalarını bulduğu zaman tarih 1887 idi. Marconi adlı bir İtalyan bilgini ilk radyo yayınını 1902 denedi. Radyo alıcıları, Amerikalı bilgin Forest’in radyonun içindeki radyo lambalarını bulması ile gelişti, 1910 yılında, Amerika da bir müzik yayını ve Belçika da konser yayını gerçekleştirildi. Radyonun dünyaca tanınması 1912 de Titanik deniz faciası ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise gelişti

Türkiye’de  ise ilk radyo yayını1927 yılında başlamıştır. Türk insanı hayatına giren bu aracı kısa zamanda benimsedi ve sevdi. Otuzlu yıllardan yetmişli yıllara kadar bir kuşak onunla büyüdü

Dünyayı onunla tanıdı sevindi, üzüldü, savaşları, ölümleri, ihtilalleri, idamları hep radyodan takip etti. Yetmişli yıllara gelindiğinde ise unutulmaya başlandı, tavan aralarına, bodrumlara kaldırıldı.

Bugün o lambalı radyolar bir antika dekor olarak odalarımızı süslemektedirler.

Benim radyoyu ilk fark etmem Kore Savaşı yılarına rastlar. Bizim evimizde henüz radyo yoktu, dayımlar ve amcamlarda dinlerdim. Kore Savaşı yıllarında sekiz yaşındaydım, bu neyin savaşıdır, Kore neresidir, bilmiyordum. Bizim Kurtuluş Savaşımızın bittiğini Atatürk’ün ülkemizi düşmanlardan kurtardığını okulda daha yeni öğrenmiştik.

Kore Savaşı

Sonra dayım anlattı bana Kore’yi ve Kore Savaşı’nı.
Tahsin Yazıcı komutasında bir Türk Tugayının Kore’ye uğurlanışını Akşam Ajansında veriyordu,

Uzun dalga Ankara Radyosu, akşam 19.00 haberlerine akşam ajansı denirdi, o yıllarda dinleyebildiğimiz tek radyo idi, birde İstanbul ve İzmir radyoları vardı, İzmir radyosunu Ünye’de

Alabilmek imkansızdı İstanbul Radyosu akşam saat dokuzdan sonra dinlenilebilirdi .Radyo o yıllarda Ünye’yi dünyaya   bağlayan tek ve önemli bir iletişim aracıydı.Televizyonun olmadığı telefon görüşmelerinin Ünye içinde bile zar zor yapılabildiği hiçbir şeyin olmadığı yokluk yılları idi. İkinci Dünya Savaşı biteli beş yıl olmasına rağmen henüz savaş yıllarının Türkiye üzerindeki izleri silinmemişti.

Evin başköşesinde dururdu radyo. Üzerine elde yapılmış  güzel dantel bir örtü ile örtülürdü, Ajans saatlerinde açılır, şarkı ve türkülerden sonra kapatılırdı. Batı müziği Türkçe sözlü hafif müzik gibi şeyler olunca anneannem (Kapatın şu gavurcayı) derdi. Türk Pop müziği yavaş yavaş oluşuyordu, yabancı şarkılara Türkçe sözler yazarak Aranjman diye bir müzik türü çıkmıştı ortaya.

Uğurlanan Türk askerlerinin sesleri, onları uğurlayan anne ve babalarının sevgili, nişanlı ve eşlerinin seslerini banttan veriyordu radyo çok heyecanlanmıştım, dayımın bana anlatmasından pek tatmin olmamıştım,   Kore’yi çok merak ediyordum, ertesi günü okula gittiğimde tahtaya astığımız koca harita da bulduk Kore’yi. Asya kıtasının doğu ucunda denize doğru uzanan bir yarım ada idi.

Savaş 1950 yılında Rusya ve Çin askerlerinin kuzeyden Kore’yi işgal etmeleri ile başlamıştı, Kore’yi savunma ve destekleme görevi üstlenen Birleşmiş Milletler Gücü’ne Türkiye de katıldı ve 5500 kişilik bir Türk Tugayı Kore’ye gönderildi. Türk Tugayı’nın görevi Kore’yi kuzeyden gelebilecek bir saldırıya karşı korumaktı. Akşam ajansında radyo bu uğurlamayı veriyordu.

Bu Tugay’da ilk gidenler ve sonraki yıllarda gidenler arasında Ünye’den de gençler vardı, ölen olup olmadığını bulamadım fakat ağır ve hafif yaralı gazilerimiz oldu.

Kore’de Türk Tugayı ve Türk askerleri, Sakarya’dan bir destan daha yazmış ve bütün dünyayı kendine hayran bırakmıştır.

Türk Tugayı Kore’de üç yıl kadar kalmış bu üç yıl içinde onüç savaşa katılmış cesaret ve kahramanlığı ile dünyayı kendine hayran bırakmıştır çeşitli madalyalar almıştır. Bu savaşların içinde en önemlileri, Kunuri, Kumyang,  Seul Savunması ve Vegas savaşlarıdır.

Kunuri Savaşı, Tugayımızın Kore’ye çıktıktan bir ay sonra katıldığı ve mucizeler yarattığı en çok şehit, yaralı ve kayıp verdiğimiz savaştır. Ağır kış şartlarında çok kanlı geçmiştir, Çin orduları tarafından çember içine alınan Amerikan sekizinci ordusu ile diğer müttefik kuvvetlerini Albay Celal Dora’nın önderliğinde çemberi yararak imha edilmekten kurtarmıştır.

Bu savaşta Türk Tugayı yarısından fazla zayiat vermiştir. 750 şehit, 2000 yaralı 500 esir ve kayıp olmak üzere 3250 kayıp vermiştir. Savaşa Türkiye’den başka on ülke daha asker göndererek, altı ülkede tıbbi yardım ve araçla katılmıştır.

Bugün Kore Pusan şehitliğinde 750 şehidimiz yatmaktadır.

Ankara Radyosu Kore’ye giden askerlerimiz ve aileleri içi Memleketten Selam adı altında bir de program yapıyordu,herkes can kulağı ile Ajans saatlerinde Kore’den verilecek haberleri bekliyordu. Kunuri Savaşından sonra yaralılar, terhis olanlar ve gaziler gelmeye başladılar bu savaşa katılmış Ünyeli gençlerimiz de vardı. Bunlardan Kunuri’de belinden ve ayağından ağır yaralanmış Hüseyin Çayırezmez’e yapılan muhteşem karşılama töreninde çoluk çocuk bütün Ünye sokağa dökülmüştü. Topallıyordu yürürken, iyi tanıdığım bir ağabeyimdi, çocukluğumda Karaduman İşhanının köşesinde çay ocağı işletti yıllarca, “Gazi” diye çağırırdı herkes. Kunuri savaşında kuşatma çemberini yararak Amerikan ve müttefik askerlerini imha olmaktan kurtaran birlikte görev almıştı belinden ve ayağından ağır şekilde yaralanmıştı, Ankara’da uzun müddet tedavi edildikten sonra Ünye’ye gelmişti. Ona, yetkililer şahane bir karşılama töreni düzenlediler, davul ve zurnalarla çamlıkta karşılanmış, kalabalık la birlikte belediye parkına gelinmişti, parkın içinde bulunan bir kameriyede savaş hakkında konuşmalar yapmış, halk ve resmi yetkililer onu çeşitli hediyelerle ödüllendirmişlerdi.

Türklerin bu muhteşem Kore Destanı bütün dünyaya disiplinli, ölümden korkmayan savaşçı ve insancıl bir millet olduğumuzu bir kere daha kanıtlamıştı.

Yaralı bacağına rağmen bir amerikan askerini sabaha kadar sırtında taşıyarak kurtaran bir askerimizi Amerika devlet protokolü ile ağırlamıştı. Bu olaydan sonra da Türkiye Nato’ya kabul edilmiştir. Kore konusunu burada bağlarken dünya basınında o yıllarda yer almış birkaç satırı yazmadan geçemeyeceğim:

 “Türkler kahramanın da kahramanıdırlar.” (General Mc Arthur)

“Türklerin Kunuri’de gösterdikleri kahramanlık, şanlı tarihlerine layıktı, bütün dünya onlara hayran kaldı” (Figaro)
“Türklerin kahramanlıklarını anlatacak kelime bulmak mümkün değil” (Abend Post)

“Ateş hattında mucizeler yaratan Türklerin kahramanlıkları unutulacak gibi değildir.”(Washington Trubine”
 Radyo her geçen gün daha fazla yer almaya başladı hayatımızda, artık yavaş yavaş çoğalıyordu.

Yemişli yılların başlarına, daha doğru televizyon yayınları başlayıncaya kadar hep radyo vardı, biz sevgiyi, müziği, tiyatroyu şiiri radyodan sevdik, bayramları, acıları sevinçleri, futbolu, ihtilalleri hep radyo ile birlikte yaşadık, çocukluk ve gençlik yıllarımızın masal kutusudur radyo.

Radyonun bir saygınlığı vardı, radyodan duyulan her şeyin doğruluğu şüphe götürmezdi, herkes saatini radyoda Ajans saatindeki gong sesine göre ayarlardı, bir şeyin doğruluğunu kanıtlamak için radyodan duydum demek yeterli idi. Halkın kültür düzeyini yükseltme için genç cumhuriyet radyodan yararlanmıştır.

Edebiyatımızın birçok ürünü radyoya uygulanmış ve ülkenin en ücra köşelerine kadar ulaştırılmış, klasik eserler çocuk oyunları haline getirilerek çocuklara tanıtılmıştır. Radyo programları içinde çocukların ve benimde çocukken çok sevdiğim Cumartesi günleri yayınlaman, “Çocuk Saati” programı bizim kuşağın en tatlı anılarından biridir.

Radyo, her yaşta ve kültür düzeyindeki insana hitap etmiş ve kesimlerce çok olumlu algılanmıştı. Halkın eğlence ihtiyacını, müzik haber ihtiyacını karşılayan, eğiten kültürü artıran bir okuldu radyo. Radyo yayınları Türkiye’de amacına ulaşmış insanımızın eğitilmesinde büyük katkısı olmuştur.

Üzeri dantelli bir örtü ile örtülmüş evin baş kösesinde duran o radyoların bir ruhu vardı bir görüntü güzelliği bir estetiği vardı,  kasaları ahşaptandı, önünde örgülü bir bez ve yukarda sol köşede lambaların ısındığını gösteren bir göz lambası vardı, sesin alınabilmesi için önce lambaların ısınması lazımdı. Lamba sayısı çoğaldıkça ses kalitesi yükselirdi.

Ünye’den fazla bir istasyon dinlenemezdi, gündüz Uzun dalga Ankara Radyosu ve hava karardıktan sonra orta dalgadan İstanbul Radyosu alınabilir, o da bir gider bir gelirdi. Kısa dalgadan pek fazla bir şey bulunamazdı. Bizim Radyo diye Sovyetler Birliğinden Türkçe yayın yapan bir radyo vardı. Hangi dalgayı kurcalarsanız kurcalayın karşınıza muhakkak bir Arapça kanal çıkardı,  istasyonları kuvvetli ve çoktu, arabın yalellisinden geçilmiyordu radyoda.

Üzerinde istasyonların yazılı olduğu camdan bir ön panel bulunurdu. ANKARA, İSTANBUL, ATHEN, DAMASKUS, HILVERSUM, KAIRO, MOTALA, PRAG, BELGRAD, BAKU SOFIA,  WARSHOVA, BBC, LONDON,  gibi, buraların nereleri olduğunu bilmiyor merak ediyordum, Damaskus’un Şam olduğunu, Kaıro’nun Kahire olduğunu yıllar sonra öğrendim.

Sonraları ahşap kasanın yerine plastik bulununca bagalit kasalar yaptılar radyonun dış görünüşleri eski estetikten uzaklaşıyordu zamanla, en iyi ve kıymetli radyo gül ağacından yapılanı idi.

Markalarına gelince AGA, PHILIPS, MERCONİ, MİNERVA, NEVTRON, Türkçe bir isim olmamsına rağmen halk AGA markasını sevmişti.

Elektrik olmayan yerlerde radyonun kendisi kadar büyük  batarya ile çalışırdı, atmışlı yıllarda kısa bir müddet kaldığım Tekkiraz’da Recep’in kahvesinde böyle bir radyo vardı, batarya bitmesin diye yalnız ajans saatlerinde açılırdı.

Dumlupınar Faciası



Ünye’de baharın başlangıcı bir Nisan akşamı idi babamla eve gidiyorduk, bugünkü belediyenin biraz aşağısındaki park yerinin karşısında Sıddık’ın kahvesi vardı, o cadde sırayla kahvehane idi, karşı tarafı da kahvelerin bahçesi, bahçelerin alt tarafı deniz ve motor ve çaparların çekildiği kumluktu, bugünkü yol daha yapılmamıştı. Kalabalık sokaklara taşmış radyodan gelen üzgün ve biraz da ağlamaklı bir sesi dinlemeye çalışıyorlardı, yaklaştık babamla, olay şuydu:

Deniz Kuvvetlerimizin Dumlupınar denizaltısı Ege’de bir Nato tatbikatından dönerken 4 Nisan 1953 sabahı İsveç Neboland şilebiyle çarpışmış ve hızla batmıştı, o günkü teknik ve imkanlanlarla çok uğraşılmasına rağmen gemiyi ve içindeki 81 kişiyi çıkartmak mümkün olmadı, Türkiye’nin elinde 91 metre derinlikten bu denizaltıyı çıkaracak imkanlar yoktu. Denizaltı battıktan sonra battığı yerin bulunabilmesi için aşağıdan bir haberleşme şamandırası fırlatmıştı, bu şamandıranın içinde irtibatı sağlamak için bir de telefon hattı vardı, şamandırayı bir balıkçı motoru gördü, aldılar içinden bir telefon ve bir yazı çıktı: (Dumlupınar burada battı, kapağı açın ve irtibat kurun) konuşma gemidekilerle bu telefon vasıtası ile yapılıyordu, radyo işte bu konuşmayı veriyordu, kalabalık bunun için toplanmıştı. Babam askerliğini denizaltıda yapmıştı, gemiyi tanıdığı için onun heyecanı herkesten daha fazlaydı. Herkes ağlıyordu, dakikalar geçiyor kurtarma çalışmaları sonuç vermiyordu, aşağıdan konuşmalar,  ezan ve tekbir sesleri geliyordu, Kurtaran Gemisi kazadan on saat kadar sonra olay yerine gelmişti ve çalışmalar başlamıştı, akıntı çok kuvvetliydi dalgıçlar on bir dalış yaptılar ve kurtarma halatını denizaltıya bağlamaya çalıştılar fakat teknik yetersizdi en son dalgıç 80 metreye kadar inebildi ve baygın halde yukarı aldılar on beş saat sonra basınç odasında hayata döndürüldü halbuki gemiye ulaşmaya daha on bir, metre vardı başarılamadı, bir internet sitesinde gördüğüm bir haberde, denizaltındaki subay ve erlere gerçeğin söylendiğini, kendilerini su yüzüne çıkaramayacaklarını buna imkan olmadığının bilmeleriydi, denizciler bu bilgiyle oksijen bitinceye kadar 72 saat hayatta kaldılar, söyledikleri son sözleri Vatan Sağ Olsun sözleri bu haberin kendilerine bildirilmesinden sonraydı. Bu sözleri ile de tarihe geçtiler.

Çalışmalar sırasında şamandıra ve telefon bağlantısı kuvvetli akıntı nedeniyle koptu ve denizaltıyla olan tek irtibatta kesilmiş oldu, radyo bu olayla ilgili her saat başı gelişmeleri veriyordu, Milli Savunma Bakanlığının yayınladığı yedi numaralı tebliğ şöyleydi:” Çanakkale Nara önünde batan Dumlupınar denizaltı gemisinde kalmış olan personelin kurtarılmasından tamamen ümit kesilmiştir.


Dumlıpınar denizaltısını kurtarma planı

Denizaltının aşağıdan fırlattığı şamandıra

Şamandıranın üzerindeki bilgi notu

Son sözleri Vatan Sağ Olsun diyerek şehit olan 81 denizcimiz bugün Çanakkale Boğazının derinliklerinde ebedi uykularındadırlar. Vatan sağ ve onlara minnettardır, huzur içinde uyusunlar.
Dumlupınar denizaltısına batışımdan beş yıl sonraki bir deneme ile zar zor inilebilmişti.
Kazadan elli yıl sonra ise 2003 tarihinde gelişen sualtı teknolojisi dalışlar için yeterli noktaya ulaşmış ve bir belgesel çekimi için Dumlupınar’ inilmiştir. 30 Mart 2003 tarihinde Dumlupınar’a inen ekip resimler çekmiş Vatan Size Minnettardır yazılı bir plaketi de gemiye çakmışlardır..,
Her yıl 4 Nisan’da İstanbul, Çanakkale ve Gölcük’te Dumlupınar şehitlerini anmak için tören düzenlenir ve denize yeşil çelenk bırakılır.



Gemi komutanı şehit kurmay albay
Hakkı Burak

Bir Nisan akşamı Ünye’de radyo başındaki gözü yaşlı insanların ve Dumlupınar’ın bize bu acı haberi ulaştırabilen radyonun hikayelerinden biri de böyleydi.

Bundan öncekilerde olduğu gibi daha uzun yıllar radyo bizim her şeyimiz, haber kaynağımız, müzik kutumuz, tiyatromuz olmaya devam edecek daha çok acı ve tatlı haberleri dinlemek için onun başına toplanacaktık, yılbaşları gelecek elimizde biletlerle pür dikkat çekilişleri dinleyecektik,  yılbaşı özel programları dinleyecektik. Bayramlar gelecek bayram özel programlarını dinleme zevkini tadacaktık, önce küçük bir skeçle başlayan program daha sonra klarnetle oyun havaları ile bayram coşkumuza renk katacaktı.

Son Yolculuk
10 Kasım 1953

Bu yolculuk Ata’nın son solculuğu idi. Cenazesinin Anıtkabir’e nakli töreniydi, Atatürk 10 Kasım 1938 yılında vefat edince naaşı geçici olarak Ankara Etnografya Müzesi’ne konulmuştu. 1944 yılında bugünkü Anıtkabir inşaatına başlanmış inşaat 9 yıl sürmüştü. Ata’nın naaşı  15 yıl sonra bugün geçici kabrinden alınarak ebedi istirahatgahına naklediliyordu.

 Ankara Radyosu bu nakil törenini naklen dakika dakika yayınlıyordu.


On beş yıl Etnografya Müzesindeki geçici mezar 4 Kasım 1953 de kurşun tabut özel bir heyet tarafından açıldı, heyette, Cumhurbaşkaını Celal Bayar, Başbakan, Bakanlar, Ankara Vali ve Belediye Başkanı ve Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan hazır bulundu.

Lahit Ankara Erkek Sanat Okulu öğrencileri tarafından söküldü, tabutun kapağı sadece birkaç dakikalığına açılarak bir kare fotoğraf çekildi ve kapak yeniden kapatılarak on kasıma kadar saygı katafalkına konuldu.
Etnoğrafya Müzesi'ndeki Ata'nın Tabutunun Çıkarılışı

Buna ait birkaç yıl önce bir belgesel seyretmiştim televizyonda, o günkü tabut açılışında Üniversiteyi temsilen eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Özden’de bulunmuş, Özden tabut açıldığı zaman Ata’nın yüzünü görenlerden biri imiş. (Hiç bozulmamıştı yalnız biraz sararmıştı) diye anlatmıştı.

Nakil Töreni saat dokuzu beş geçe tabutun top arabasına konulması ve Ankara Kalesinden yapılan top atışları ile başlamıştı. Önde Kara Harp Okulu ve Cumhurbaşkanlığı bandosu cenaze marşını çalıyor, arkasında Harp Okulu boru ve trampet takımı, Harp okulu Sancağı, bir amiralin taşıdığı siyah kadife yastık üzerindeki Atatürk’ün İstiklal Madalyası ve arkasında üzeri atlas bir Türk bayrağı ile örtülmüş tabutu taşıyan top arabası, arkada beyaz eldivenli hap okulu öğrencileri, Kara, Hava, Deniz Kuvvetlerini temsilen silahlı birlikler, bir izci alayı, kızkardeşi Makbule Atadan ve manevi evlatları, Cumhurbaşkanı ve hayattaki silah arkadaşları, hükümet üyeleri, Genel Kurmay Başkanı ve kadrosu Kuvvet Komutanları Diyaney İşleri Başkanı ve dini giysileri ile, Rum, Ermeni, Yahudi cemaati dini liderleri, gaziler ve vatandaşların oluşturduğu uzun bir kortej, top arabasının yanında yürüyen on iki, general, ve havadan izleyen Hava Kuvvetlerine ait uçaklar.

Anıtkabire gelen Atatürk’ün naaşı burada diyanet İşleri başkanının nezaretinde toprağa verildi.

O zaman sayısı 67 olan vilayetlerden, Selanik’teki evinin bahçesinden, Kıbrıs’tan Kore Türk Şehitliğinden getirilen topraklarda kabre konuldu, ilk toprağı, Cumhurbaşkaını ve eski dava arkadaşı Celal Bayar attı. Törende tabutu taşıyan top arabası ise 1938 yılında ki top arabası idi.

27 Mayıs İhtilali 1960

Ve bir sabah uyandığımda radyoda marşlar çalınıyordu, İhtilal olmuştu.  Ogün ve ondan sonraki günler hep marşlar kahramanlık türküleri çaldı radyo. Kalın bir erkek sesi her konuşmanın sonunda ”Nato’ya ve Cento’ya bağlıyız anonsu yapılıyor, sonra ihtilalin bildirileri okunuyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştu. Tarihimize bu olay 27 Mayıs İhtilali olarak geçmiştir. Bu olay yıllarca bayram olarak kutlanmıştır.

27 Mayıs, 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Partiyi sona erdiren askeri darbedir. Bu darbe ile başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar Başbakan Adnan Menderes, Demokrat Parti Milletvekilleri, bazı valiler, subaylar ve yöneticiler tutuklanarak İstanbul açıklarında bulunan Yassıada’ya hapsedildiler.

Silahlı Kuvvetler adına yayınlanan bildiriyi radyoda okuyan tok sesli albay: (Demokrasimizin içine düştüğü buhrandan dolayı, kardeş kavgasına meydan vermemek için Türk Silahlı kuvvetleri memleketin idaresini ele almıştır.)

Yassıada’ya hapsedilen sanıklar, Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanında yargılandılar. Yargılama on bir ay sürdü ve 15 Eylül 1960 da sona erdi. Bu dava her akşam ajans saatinden sonra radyodan verildi, herkes bu duruşmaları hayret ve bazen dehşet bazen de komedi şeklinde izledi.

 Akıllardan çıkmayan bazı sözler bu gün hala bizim kuşağın kulaklarındadır. Sanıklar Mahkeme salonuna alınırken mahkeme başkanının: “Sanıklar bağlı olmayarak getirildiler ve yerlerine alındılar” sözleri bugün hala kulaklardadır.

Mahkemenin sonunda 592 sanıktan 31 sanık ömür boyu hapis, 418 sanık altı ay ile 20 yıl arası hapis cezasına, 123 sanık beraat etti, 15 kişi ise idama mahkum edildi. Bunlardan 12 kişinin cezaları yaşlı olmaları nedeniyle ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Geriye kalan üç kişi Başbakan Adnan Menderes,  Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu İmralı adasında idam edildiler.

Mezarları otuz yıl sonra İmralı’dan alınarak İstanbul Vatan Caddesinde yaptırılan mozeleye konuldu. Diğer hüküm giyenler ise üç-beş yıl yatarak çıktılar, bunlardan bazıları siyasetten çekildi, bazıları ise daha sonraki yıllarda milletvekilliği ve bakanlık yaptılar. Bugün bile mecliste bu kişilerden milletvekili olarak bulunanlar vardır.

Radyo burada da bu olayın topluma ulaştırılmasında toplumun bilgilendirilmesinde tek ve önemli görevler üstlenmiştir. Radyo’dan sonra tek haber kaynağımız gazetelerdi, gazete belirli bir yere kadar ulaşabiliyordu, Ünye’ye İstanbul’da yayınlandıktan bir gün sonra geliyordu herkes alıp okuyamıyordu, ama radyo 1927 yılında kuruluşundan bu yana hayli ilerleme kaydetmiş Uzun Dalga Ankara radyosu yurdun en ücra köşelerine kadar ulaşabiliyordu.

Yine İhtilal

Atmışlı yıllar karmaşık ihtilaller yıllarıdır, 27 Mayıs ihtilalinden iki yıl sonra tekrar iki ihtilal denemesi daha olacak fakat başarıya ulaşamayacaktı. 27 Mayıs darbesi sırasında yurtdışında bir görevde bulunduğu için ortak olamamış Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir,

22 Şubat 1962 yılında Harpokulu öğrencilerini silahlandırarak bir darbe teşebbüsünde bulundu, desteklenmeyen bu darb  amacına ulaşamadı, başarısızlıkla sonuçlandı, Talat Aydemir çıkarılan özel bir yasa ile affedildi ve arkadaşları ile birlikte emekliye sevk edildiler.

Bir İhtilal Daha

Talat Aydemir emekli olduktan sonra elini ordudan çekmedi gizlice tekrar ihtilal çalışmaları sürdürdü, 21 Mayıs 1963 te Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanı Kurmay Binbaşı Fethi Gürcan ile birlikte bir darbe girişiminde daha bulundu, Ankara Radyosunu ele geçirdiler, fakat radyonun tanklarla sarılmasından sonra teslim oldular, yargılanarak idam edildiler.

1971 yılında bir daha ihtilal olacak fakat bu sefer ordu yönetimi ele almayacak görev başındaki hükümete çekilmesi için “Muhtıra” verecekti. Bu on yıl kadar sürecek ve ülkemizi yüzyıl geriye götürecek karanlık günlerin ve karanlık güçlerin yılları olacaktı bu kayıp yılları yazmak beni biraz aşar.

Bu yıllarda artık televizyon radyodan görevi devralmıştı radyo ikinci plana itilmiş yerine televizyon oturmuştu, Türkiye’de bir televizyon devri başlıyordu. On yıl kadar süren karanlık ve acı yıllar 1980 yılında yine bir İhtilalle son bulmuştu. Yine İhtilal olmuştu. Sebep yirmi yıl öncesi yapılan ihtilalle aynıydı. Kardeş kavgasına son vermek.

Türkiye’deki insanlar nasıl kardeştiler ki devamlı kavga ediyorlar sonra ordu gelip bizi ayırıyor ve bir sürü yıllar kaybolup gidiyordu.

Atmışlı yılların ortalarına doğru transistörü buldular. Radyo artık evden çıkmıştı, elde her yere taşınabiliyordu, Almanya’ya çalışmaya giden işçilerimiz tatil gelişlerinde ellerinde antenleri yükseltilmiş, üzerleri yine bir dantelle örtülü, yanında bir de nazar boncuğu takılmış transistörlü radyolarla başlarında, yan tarafına bir kaz tüyü takılmış Bayern şapkasıyla  kasaba sokaklarında boy gösterdiler. Dükkanda, yolda, tarlada, bahçeye taşındı radyo hatta çift sürerken ağacın dalına, boyunduruğun ucuna hatta öküzün boynuna bile astılar.

Türkiye, bu kadar yılları taşımış iyi kötü bir sürü haberlerle Türkiye’yi bilgilendirmiş, eğitmiş, güldürmüş, ağlatmış bu gül ağacından yapılma kutuyu yavaş yavaş unutuyordu.

Zaten radyoda yorulmuştu bir değişim geçirmesi gerekliydi. Bizi yıllar yılı dünyaya bağlamış onunla birlikte büyümüştük. Ajan Saati – Arkası Yarın –Radyo Tiyatrosu – Yurttan Sesler –Hafif Batı Müziği – Türkçe Sözlü Hafif Müzik – Türküler Geçidi – Türk Sanat Müziği – Çocuk Saati -  programları ile bizi eğitmişti, bu programlar içerikleri her kesimin algılayabileceği gibi eğitici ve bilgilendirici düzenlenir herkese hitap edebilme özelliği taşırdı. Bu günkü gibi televole kültürü içermezdi.

Bunlardan unutulmaz radyo klasiği “Arkası Yarın” da dönemin gözde tiyatro oyunları yer alırdı, dünya klasikleri ve ünlü yazarların eserleri senaryolaştırılarak ünlü tiyatro oyuncuları tarafından seslendirilirdi. Gen kızlar Arkası Yarın ın ve Radyo Tiyatrosunun tiryakisi idiler, bu programlar genç kızların vazgeçilmez programları idi, ilgi ile dinlerler, hele oyunlar acıklı bir eserden uyarlanmışsa ağlayanlar olurdu, Radyo Tiyatrosu en fazla reyting alan programdı.

Klasik Türk Müziği Korosu ve Yurttan Sesleri genelde orta yaşlı büyüklerimiz dinlerdi, Caz Saati, Hafif Batı Müziği gibi programlar geldiğinde radyo kapanırdı, batı müziği yayını, Türkçen pop müziği yayınları istediğimiz çoklukta değildi.

Radyo,  başka bir yayın organı olmayan ülkemizde içeriğine çok şey sığdırmak zorunda olduğu için, müzik biraz azdı. Kısa dalga üzerinden yayın yapan Ankara Radyosu bu yolla bu ihtiyacı gidermeye çalışıyor fakat o yıllardaki yayın tekniği bu dinlemeyi zorlaştırıyordu.

 Bir zamanlar, Ankara radyosunun bile zar zor dinlendiği Ünye’de bugün 24 saat yayın yapan iki radyo istasyonumuz var. Radyo uzun yıllar sonra kıza bir zaman önce yüz istasyon olarak evlerimize geri döndü, fakat bu radyolar bizim eski radyolarımız değillerdi, eski sıcaklığı yoktu.

Ben eski radyomu özledim o cızırtılı sesiyle başında saatlerce oturup perşembe akşamları dinlediğim Radyo Tiyatrosunu özledim, sabahları saat onda Arkası Yarın, Orhan Boran ve Yuki’ sini özledim, Yurttan Sesler, Türküler Geçidi Şarkılardan bir demet, İncesazdan fasıl heyetini özledim, yılbaşı akşamları başında milli piyango çekilişini bayram sabahları kılarnet sesini özledim, pazar sabahları eğlence programlarını öğleden sonra maç yayınını özledim tüm radyomu, çocukluk ve gençlik yıllarımı ve o yıllarda Karadenizin kıyıcığında biblo gibi evleri otantik tek katlı taş binaları, esnafı, çapulacısı, bakırcısı, çömlekçisini sebzesi meyvesi yağı yoğurdu, kokulu siyah üzümünü, incirini, tirmitini menevceni okul arkadaşlarımı, okulumu, mahallemi   denizi ile rüzgarları bile çiçek kokan çiçekler içindeki Ünye’yi özledim.

Bir başka konuda buluşmak üzere sevgiyle kalın.

Yaşar Karaduman/ Ünye ve Radyolu Yıllar/ Ocak 2006/ Mecidiyeköy.İst.

Yararlanılan kaynaklar ve fotğ.:
Atatürkün naaşının nakli, Yavuz Babik
Dumlupınar Denizaltısı resimleri. Savaş Karakaş