|
Ünye
ve
Radyolu Yıllar
|
|
“Ah
o şarkıların gözü kör olsun”
|
|
Yaşar
Karaduman
|
|
Kore
Savaşı - Dumlupınar Faciası - Son Yolculuk - İhtilal
Bu
çok sevilen Türk Sanat Müziği eseri bana “Radyolu
Yıllar”ı, Ünye’yi, kasabamda geçen huzur ve mutluluk
ve sevgi dolu yılları hatırlatır. Buna benzer daha
birçok şarkıyı ilk defa, o zamanlar tek dünyamız
masal kutusu radyodan dinledim. Biz gözümüzü radyolu
bir dünyada açmış bir kuşak olarak uzun süren bir
“Radyolu Yıllar” yaşadık
Ne
zaman bu ve buna benzer gönül şarkıları, çalınsa
hemen kasabamı, Ünye’yi hatırlarım.
Fizik
bilgini Henrich Hertz radyo dalgalarını bulduğu
zaman tarih 1887 idi. Marconi adlı bir İtalyan bilgini
ilk radyo yayınını 1902 denedi. Radyo alıcıları,
Amerikalı bilgin Forest’in radyonun içindeki radyo
lambalarını bulması ile gelişti, 1910 yılında, Amerika
da bir müzik yayını ve Belçika da konser yayını
gerçekleştirildi. Radyonun dünyaca tanınması 1912
de Titanik deniz faciası ve Birinci Dünya Savaşı
yıllarında ise gelişti
Türkiye’de
ise ilk radyo yayını1927 yılında başlamıştır.
Türk insanı hayatına giren bu aracı kısa zamanda
benimsedi ve sevdi. Otuzlu yıllardan yetmişli yıllara
kadar bir kuşak onunla büyüdü
Dünyayı
onunla tanıdı sevindi, üzüldü, savaşları, ölümleri,
ihtilalleri, idamları hep radyodan takip etti. Yetmişli
yıllara gelindiğinde ise unutulmaya başlandı, tavan
aralarına, bodrumlara kaldırıldı.
Bugün
o lambalı radyolar bir antika dekor olarak odalarımızı
süslemektedirler.
Benim radyoyu ilk fark etmem Kore Savaşı
yılarına rastlar. Bizim evimizde henüz radyo yoktu,
dayımlar ve amcamlarda dinlerdim. Kore Savaşı yıllarında
sekiz yaşındaydım, bu neyin savaşıdır, Kore neresidir,
bilmiyordum. Bizim Kurtuluş Savaşımızın bittiğini
Atatürk’ün ülkemizi düşmanlardan kurtardığını okulda
daha yeni öğrenmiştik.
Kore Savaşı
Sonra dayım anlattı bana Kore’yi ve
Kore Savaşı’nı.
Tahsin Yazıcı komutasında bir Türk
Tugayının Kore’ye uğurlanışını Akşam Ajansında veriyordu,
Uzun dalga Ankara Radyosu, akşam 19.00
haberlerine akşam ajansı denirdi, o yıllarda dinleyebildiğimiz
tek radyo idi, birde İstanbul ve İzmir radyoları
vardı, İzmir radyosunu Ünye’de
Alabilmek imkansızdı İstanbul Radyosu
akşam saat dokuzdan sonra dinlenilebilirdi .Radyo
o yıllarda Ünye’yi dünyaya
bağlayan tek ve önemli bir iletişim aracıydı.Televizyonun
olmadığı telefon görüşmelerinin Ünye içinde bile
zar zor yapılabildiği hiçbir şeyin olmadığı yokluk
yılları idi. İkinci Dünya Savaşı biteli beş yıl
olmasına rağmen henüz savaş yıllarının Türkiye üzerindeki
izleri silinmemişti.
Evin başköşesinde dururdu radyo. Üzerine
elde yapılmış güzel
dantel bir örtü ile örtülürdü, Ajans saatlerinde
açılır, şarkı ve türkülerden sonra kapatılırdı.
Batı müziği Türkçe sözlü hafif müzik gibi şeyler
olunca anneannem (Kapatın şu gavurcayı) derdi. Türk
Pop müziği yavaş yavaş oluşuyordu, yabancı şarkılara
Türkçe sözler yazarak Aranjman diye bir müzik türü
çıkmıştı ortaya.
Uğurlanan Türk askerlerinin sesleri,
onları uğurlayan anne ve babalarının sevgili, nişanlı
ve eşlerinin seslerini banttan veriyordu radyo çok
heyecanlanmıştım, dayımın bana anlatmasından pek
tatmin olmamıştım,
Kore’yi çok merak ediyordum, ertesi günü
okula gittiğimde tahtaya astığımız koca harita da
bulduk Kore’yi. Asya kıtasının doğu ucunda denize
doğru uzanan bir yarım ada idi.
Savaş 1950 yılında Rusya ve Çin askerlerinin
kuzeyden Kore’yi işgal etmeleri ile başlamıştı,
Kore’yi savunma ve destekleme görevi üstlenen Birleşmiş
Milletler Gücü’ne Türkiye de katıldı ve 5500 kişilik
bir Türk Tugayı Kore’ye gönderildi. Türk Tugayı’nın
görevi Kore’yi kuzeyden gelebilecek bir saldırıya
karşı korumaktı. Akşam ajansında radyo bu uğurlamayı
veriyordu.
Bu Tugay’da ilk gidenler ve sonraki
yıllarda gidenler arasında Ünye’den de gençler vardı,
ölen olup olmadığını bulamadım fakat ağır ve hafif
yaralı gazilerimiz oldu.
Kore’de Türk Tugayı ve Türk askerleri,
Sakarya’dan bir destan daha yazmış ve bütün dünyayı
kendine hayran bırakmıştır.
Türk Tugayı Kore’de üç yıl kadar kalmış
bu üç yıl içinde onüç savaşa katılmış cesaret ve
kahramanlığı ile dünyayı kendine hayran bırakmıştır
çeşitli madalyalar almıştır. Bu savaşların içinde
en önemlileri, Kunuri, Kumyang,
Seul Savunması ve Vegas savaşlarıdır.
Kunuri Savaşı, Tugayımızın Kore’ye
çıktıktan bir ay sonra katıldığı ve mucizeler yarattığı
en çok şehit, yaralı ve kayıp verdiğimiz savaştır.
Ağır kış şartlarında çok kanlı geçmiştir, Çin orduları
tarafından çember içine alınan Amerikan sekizinci
ordusu ile diğer müttefik kuvvetlerini Albay Celal
Dora’nın önderliğinde çemberi yararak imha edilmekten
kurtarmıştır.
Bu savaşta Türk Tugayı yarısından fazla
zayiat vermiştir. 750 şehit, 2000 yaralı 500 esir
ve kayıp olmak üzere 3250 kayıp vermiştir. Savaşa
Türkiye’den başka on ülke daha asker göndererek,
altı ülkede tıbbi yardım ve araçla katılmıştır.
Bugün Kore Pusan şehitliğinde 750 şehidimiz
yatmaktadır.
Ankara Radyosu Kore’ye giden askerlerimiz
ve aileleri içi Memleketten Selam adı altında bir
de program yapıyordu,herkes can kulağı ile Ajans
saatlerinde Kore’den verilecek haberleri bekliyordu. Kunuri Savaşından
sonra yaralılar, terhis olanlar ve gaziler gelmeye
başladılar bu savaşa katılmış Ünyeli gençlerimiz
de vardı. Bunlardan Kunuri’de belinden ve ayağından
ağır yaralanmış Hüseyin Çayırezmez’e yapılan muhteşem
karşılama töreninde çoluk çocuk bütün Ünye sokağa
dökülmüştü. Topallıyordu yürürken, iyi tanıdığım bir ağabeyimdi,
çocukluğumda Karaduman İşhanının köşesinde çay ocağı
işletti yıllarca, “Gazi” diye çağırırdı herkes.
Kunuri savaşında kuşatma çemberini yararak Amerikan
ve müttefik askerlerini imha olmaktan kurtaran birlikte
görev almıştı belinden ve ayağından ağır şekilde
yaralanmıştı, Ankara’da uzun müddet tedavi edildikten
sonra Ünye’ye gelmişti. Ona, yetkililer şahane bir
karşılama töreni düzenlediler, davul ve zurnalarla
çamlıkta karşılanmış, kalabalık la birlikte belediye
parkına gelinmişti, parkın içinde bulunan bir kameriyede
savaş hakkında konuşmalar yapmış, halk ve resmi
yetkililer onu çeşitli hediyelerle ödüllendirmişlerdi.
Türklerin bu muhteşem Kore Destanı
bütün dünyaya disiplinli, ölümden korkmayan savaşçı
ve insancıl bir millet olduğumuzu bir kere daha
kanıtlamıştı.
Yaralı bacağına rağmen bir amerikan
askerini sabaha kadar sırtında taşıyarak kurtaran
bir askerimizi Amerika devlet protokolü ile ağırlamıştı.
Bu olaydan sonra da Türkiye Nato’ya kabul edilmiştir.
Kore konusunu burada bağlarken dünya basınında o
yıllarda yer almış birkaç satırı yazmadan geçemeyeceğim:
“Türkler kahramanın da kahramanıdırlar.”
(General Mc Arthur)
“Türklerin Kunuri’de gösterdikleri
kahramanlık, şanlı tarihlerine layıktı, bütün dünya
onlara hayran kaldı” (Figaro)
“Türklerin kahramanlıklarını anlatacak
kelime bulmak mümkün değil” (Abend Post)
“Ateş hattında mucizeler yaratan Türklerin
kahramanlıkları unutulacak gibi değildir.”(Washington
Trubine”
Radyo her geçen gün daha fazla yer
almaya başladı hayatımızda, artık yavaş yavaş çoğalıyordu.
Yemişli yılların başlarına, daha doğru
televizyon yayınları başlayıncaya kadar hep radyo
vardı, biz sevgiyi, müziği, tiyatroyu şiiri radyodan
sevdik, bayramları, acıları sevinçleri, futbolu,
ihtilalleri hep radyo ile birlikte yaşadık, çocukluk
ve gençlik yıllarımızın masal kutusudur radyo.
Radyonun bir saygınlığı vardı, radyodan
duyulan her şeyin doğruluğu şüphe götürmezdi, herkes
saatini radyoda Ajans saatindeki gong sesine göre
ayarlardı, bir şeyin doğruluğunu kanıtlamak için
radyodan duydum demek yeterli idi. Halkın kültür
düzeyini yükseltme için genç cumhuriyet radyodan
yararlanmıştır.
Edebiyatımızın birçok ürünü radyoya
uygulanmış ve ülkenin en ücra köşelerine kadar ulaştırılmış,
klasik eserler çocuk oyunları haline getirilerek
çocuklara tanıtılmıştır. Radyo programları içinde
çocukların ve benimde çocukken çok sevdiğim Cumartesi
günleri yayınlaman, “Çocuk Saati” programı bizim
kuşağın en tatlı anılarından biridir.
Radyo, her yaşta ve kültür düzeyindeki
insana hitap etmiş ve kesimlerce çok olumlu algılanmıştı.
Halkın eğlence ihtiyacını, müzik haber ihtiyacını
karşılayan, eğiten kültürü artıran bir okuldu radyo.
Radyo yayınları Türkiye’de amacına ulaşmış insanımızın
eğitilmesinde büyük katkısı olmuştur.
Üzeri dantelli bir örtü ile örtülmüş
evin baş kösesinde duran o radyoların bir ruhu vardı
bir görüntü güzelliği bir estetiği vardı,
kasaları ahşaptandı, önünde örgülü bir bez
ve yukarda sol köşede lambaların ısındığını gösteren
bir göz lambası vardı, sesin alınabilmesi için önce
lambaların ısınması lazımdı. Lamba sayısı çoğaldıkça
ses kalitesi yükselirdi.
Ünye’den fazla bir istasyon dinlenemezdi,
gündüz Uzun dalga Ankara Radyosu ve hava karardıktan
sonra orta dalgadan İstanbul Radyosu alınabilir,
o da bir gider bir gelirdi. Kısa dalgadan pek fazla
bir şey bulunamazdı. Bizim Radyo diye Sovyetler
Birliğinden Türkçe yayın yapan bir radyo vardı.
Hangi dalgayı kurcalarsanız kurcalayın karşınıza
muhakkak bir Arapça kanal çıkardı,
istasyonları kuvvetli ve çoktu, arabın yalellisinden
geçilmiyordu radyoda.
Üzerinde istasyonların yazılı olduğu
camdan bir ön panel bulunurdu. ANKARA, İSTANBUL,
ATHEN, DAMASKUS, HILVERSUM, KAIRO, MOTALA, PRAG,
BELGRAD, BAKU SOFIA,
WARSHOVA, BBC, LONDON,
gibi, buraların nereleri olduğunu bilmiyor
merak ediyordum, Damaskus’un Şam olduğunu, Kaıro’nun
Kahire olduğunu yıllar sonra öğrendim.
Sonraları ahşap kasanın yerine plastik
bulununca bagalit kasalar yaptılar radyonun dış
görünüşleri eski estetikten uzaklaşıyordu zamanla,
en iyi ve kıymetli radyo gül ağacından yapılanı
idi.
Markalarına gelince AGA, PHILIPS, MERCONİ,
MİNERVA, NEVTRON, Türkçe bir isim olmamsına rağmen
halk AGA markasını sevmişti.
Elektrik olmayan yerlerde radyonun
kendisi kadar büyük
batarya ile çalışırdı, atmışlı yıllarda kısa
bir müddet kaldığım Tekkiraz’da Recep’in kahvesinde
böyle bir radyo vardı, batarya bitmesin diye yalnız
ajans saatlerinde açılırdı.
Dumlupınar Faciası

Ünye’de baharın başlangıcı bir Nisan
akşamı idi babamla eve gidiyorduk, bugünkü belediyenin
biraz aşağısındaki park yerinin karşısında Sıddık’ın
kahvesi vardı, o cadde sırayla kahvehane idi, karşı
tarafı da kahvelerin bahçesi, bahçelerin alt tarafı
deniz ve motor ve çaparların çekildiği kumluktu,
bugünkü yol daha yapılmamıştı. Kalabalık sokaklara
taşmış radyodan gelen üzgün ve biraz da ağlamaklı
bir sesi dinlemeye çalışıyorlardı, yaklaştık babamla,
olay şuydu:
Deniz Kuvvetlerimizin Dumlupınar denizaltısı
Ege’de bir Nato tatbikatından dönerken 4 Nisan 1953
sabahı İsveç Neboland şilebiyle çarpışmış ve hızla
batmıştı, o günkü teknik ve imkanlanlarla çok uğraşılmasına
rağmen gemiyi ve içindeki 81 kişiyi çıkartmak mümkün
olmadı, Türkiye’nin elinde 91
metre derinlikten bu denizaltıyı
çıkaracak imkanlar yoktu. Denizaltı battıktan sonra
battığı yerin bulunabilmesi için aşağıdan bir haberleşme
şamandırası fırlatmıştı, bu şamandıranın içinde
irtibatı sağlamak için bir de telefon hattı vardı,
şamandırayı bir balıkçı motoru gördü, aldılar içinden
bir telefon ve bir yazı çıktı: (Dumlupınar burada
battı, kapağı açın ve irtibat kurun) konuşma gemidekilerle
bu telefon vasıtası ile yapılıyordu, radyo işte
bu konuşmayı veriyordu, kalabalık bunun için toplanmıştı.
Babam askerliğini denizaltıda yapmıştı, gemiyi tanıdığı
için onun heyecanı herkesten daha fazlaydı. Herkes
ağlıyordu, dakikalar geçiyor kurtarma çalışmaları
sonuç vermiyordu, aşağıdan konuşmalar,
ezan ve tekbir sesleri geliyordu, Kurtaran
Gemisi kazadan on saat kadar sonra olay yerine gelmişti
ve çalışmalar başlamıştı, akıntı çok kuvvetliydi
dalgıçlar on bir dalış yaptılar ve kurtarma halatını
denizaltıya bağlamaya çalıştılar fakat teknik yetersizdi
en son dalgıç 80 metreye kadar inebildi ve baygın
halde yukarı aldılar on beş saat sonra basınç odasında
hayata döndürüldü halbuki gemiye ulaşmaya daha on
bir, metre vardı başarılamadı, bir internet sitesinde
gördüğüm bir haberde, denizaltındaki subay ve erlere
gerçeğin söylendiğini, kendilerini su yüzüne çıkaramayacaklarını
buna imkan olmadığının bilmeleriydi, denizciler
bu bilgiyle oksijen bitinceye kadar 72 saat hayatta
kaldılar, söyledikleri son sözleri Vatan Sağ Olsun
sözleri bu haberin kendilerine bildirilmesinden
sonraydı. Bu sözleri ile de tarihe geçtiler.
Çalışmalar sırasında şamandıra ve telefon
bağlantısı kuvvetli akıntı nedeniyle koptu ve denizaltıyla
olan tek irtibatta kesilmiş oldu, radyo bu olayla
ilgili her saat başı gelişmeleri veriyordu, Milli
Savunma Bakanlığının yayınladığı yedi numaralı tebliğ
şöyleydi:” Çanakkale Nara önünde batan Dumlupınar
denizaltı gemisinde kalmış olan personelin kurtarılmasından
tamamen ümit kesilmiştir.
Dumlıpınar
denizaltısını kurtarma planı
|
Denizaltının
aşağıdan fırlattığı şamandıra
|
Şamandıranın
üzerindeki bilgi notu
|
Son sözleri Vatan Sağ Olsun diyerek
şehit olan 81 denizcimiz bugün Çanakkale Boğazının
derinliklerinde ebedi uykularındadırlar. Vatan sağ
ve onlara minnettardır, huzur içinde uyusunlar.
Dumlupınar denizaltısına batışımdan
beş yıl sonraki bir deneme ile zar zor inilebilmişti.
Kazadan elli yıl sonra ise 2003 tarihinde
gelişen sualtı teknolojisi dalışlar için yeterli
noktaya ulaşmış ve bir belgesel çekimi için Dumlupınar’
inilmiştir. 30 Mart 2003 tarihinde Dumlupınar’a
inen ekip resimler çekmiş Vatan Size Minnettardır
yazılı bir plaketi de gemiye çakmışlardır..,
Her yıl 4 Nisan’da İstanbul, Çanakkale
ve Gölcük’te Dumlupınar şehitlerini anmak için tören
düzenlenir ve denize yeşil çelenk bırakılır.
Gemi
komutanı şehit kurmay albay
Hakkı Burak
|
|
Bir Nisan akşamı Ünye’de radyo başındaki
gözü yaşlı insanların ve Dumlupınar’ın bize bu acı
haberi ulaştırabilen radyonun hikayelerinden biri
de böyleydi.
Bundan öncekilerde olduğu gibi daha
uzun yıllar radyo bizim her şeyimiz, haber kaynağımız,
müzik kutumuz, tiyatromuz olmaya devam edecek daha
çok acı ve tatlı haberleri dinlemek için onun başına
toplanacaktık, yılbaşları gelecek elimizde biletlerle
pür dikkat çekilişleri dinleyecektik,
yılbaşı özel programları dinleyecektik. Bayramlar
gelecek bayram özel programlarını dinleme zevkini
tadacaktık, önce küçük bir skeçle başlayan program
daha sonra klarnetle oyun havaları ile bayram coşkumuza
renk katacaktı.
Son Yolculuk
10 Kasım 1953

Bu yolculuk Ata’nın son solculuğu idi.
Cenazesinin Anıtkabir’e nakli töreniydi, Atatürk
10 Kasım 1938 yılında vefat edince naaşı geçici
olarak Ankara Etnografya Müzesi’ne konulmuştu. 1944
yılında bugünkü Anıtkabir inşaatına başlanmış inşaat
9 yıl sürmüştü. Ata’nın naaşı
15 yıl sonra bugün geçici kabrinden alınarak
ebedi istirahatgahına naklediliyordu.
Ankara Radyosu bu nakil törenini naklen dakika
dakika yayınlıyordu.
|
On beş yıl Etnografya Müzesindeki geçici
mezar 4 Kasım 1953 de kurşun tabut özel bir
heyet tarafından açıldı, heyette, Cumhurbaşkaını
Celal Bayar, Başbakan, Bakanlar, Ankara Vali
ve Belediye Başkanı ve Atatürk’ün kızkardeşi
Makbule Atadan hazır bulundu.
|
| Lahit Ankara Erkek Sanat Okulu öğrencileri
tarafından söküldü, tabutun kapağı sadece birkaç
dakikalığına açılarak bir kare fotoğraf çekildi
ve kapak yeniden kapatılarak on kasıma kadar
saygı katafalkına konuldu. |
|
|
|
 |
|
Etnoğrafya
Müzesi'ndeki Ata'nın Tabutunun Çıkarılışı
|
Buna ait birkaç yıl önce bir belgesel
seyretmiştim televizyonda, o günkü tabut açılışında
Üniversiteyi temsilen eski Anayasa Mahkemesi Başkanı
Özden’de bulunmuş, Özden tabut açıldığı zaman Ata’nın
yüzünü görenlerden biri imiş. (Hiç bozulmamıştı
yalnız biraz sararmıştı) diye anlatmıştı.
Nakil Töreni saat dokuzu beş geçe tabutun
top arabasına konulması ve Ankara Kalesinden yapılan
top atışları ile başlamıştı. Önde Kara Harp Okulu
ve Cumhurbaşkanlığı bandosu cenaze marşını çalıyor,
arkasında Harp Okulu boru ve trampet takımı, Harp
okulu Sancağı, bir amiralin taşıdığı siyah kadife
yastık üzerindeki Atatürk’ün İstiklal Madalyası
ve arkasında üzeri
atlas bir Türk bayrağı ile örtülmüş tabutu taşıyan
top arabası, arkada beyaz eldivenli hap okulu öğrencileri,
Kara, Hava, Deniz Kuvvetlerini temsilen silahlı
birlikler, bir izci alayı, kızkardeşi Makbule Atadan
ve manevi evlatları, Cumhurbaşkanı ve hayattaki
silah arkadaşları, hükümet üyeleri, Genel Kurmay
Başkanı ve kadrosu Kuvvet Komutanları Diyaney İşleri
Başkanı ve dini giysileri ile, Rum, Ermeni, Yahudi
cemaati dini liderleri, gaziler ve vatandaşların
oluşturduğu uzun bir kortej, top arabasının yanında
yürüyen on iki, general, ve havadan izleyen Hava Kuvvetlerine ait uçaklar.
Anıtkabire gelen Atatürk’ün naaşı burada
diyanet İşleri başkanının nezaretinde toprağa verildi.
O zaman sayısı 67 olan vilayetlerden,
Selanik’teki evinin bahçesinden, Kıbrıs’tan Kore
Türk Şehitliğinden getirilen topraklarda kabre konuldu,
ilk toprağı, Cumhurbaşkaını ve eski dava arkadaşı
Celal Bayar attı. Törende tabutu taşıyan top arabası
ise 1938 yılında ki top arabası idi.
27 Mayıs İhtilali 1960
 |
Ve bir sabah uyandığımda radyoda marşlar
çalınıyordu, İhtilal olmuştu.
Ogün ve ondan sonraki günler hep marşlar
kahramanlık türküleri çaldı radyo. Kalın bir
erkek sesi her konuşmanın sonunda ”Nato’ya
ve Cento’ya bağlıyız anonsu yapılıyor, sonra
ihtilalin bildirileri okunuyordu. Türk Silahlı
Kuvvetleri yönetime el koymuştu. Tarihimize
bu olay 27 Mayıs İhtilali olarak geçmiştir.
Bu olay yıllarca bayram olarak kutlanmıştır.
|
27 Mayıs, 1950 yılında iktidara gelen
Demokrat Partiyi sona erdiren askeri darbedir. Bu
darbe ile başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar Başbakan
Adnan Menderes, Demokrat Parti Milletvekilleri,
bazı valiler, subaylar ve yöneticiler tutuklanarak
İstanbul açıklarında bulunan Yassıada’ya hapsedildiler.
Silahlı Kuvvetler adına yayınlanan
bildiriyi radyoda okuyan tok sesli albay: (Demokrasimizin
içine düştüğü buhrandan dolayı, kardeş kavgasına
meydan vermemek için Türk Silahlı kuvvetleri memleketin
idaresini ele almıştır.)
Yassıada’ya hapsedilen sanıklar, Yassıada’da
kurulan Yüksek Adalet Divanında yargılandılar. Yargılama
on bir ay sürdü ve 15 Eylül 1960 da sona erdi. Bu
dava her akşam ajans saatinden sonra radyodan verildi,
herkes bu duruşmaları hayret ve bazen dehşet bazen
de komedi şeklinde izledi.
Akıllardan çıkmayan bazı sözler bu gün hala bizim
kuşağın kulaklarındadır. Sanıklar Mahkeme salonuna
alınırken mahkeme başkanının: “Sanıklar bağlı olmayarak
getirildiler ve yerlerine alındılar” sözleri bugün
hala kulaklardadır.
| Mahkemenin sonunda 592 sanıktan 31
sanık ömür boyu hapis, 418 sanık altı ay ile
20 yıl arası hapis cezasına, 123 sanık beraat
etti, 15 kişi ise idama mahkum edildi. Bunlardan
12 kişinin cezaları yaşlı olmaları nedeniyle
ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Geriye kalan
üç kişi Başbakan Adnan Menderes,
Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri
Bakanı Fatin Rüştü Zorlu İmralı adasında idam
edildiler. |
|
Mezarları otuz yıl sonra İmralı’dan
alınarak İstanbul Vatan Caddesinde yaptırılan mozeleye
konuldu. Diğer hüküm giyenler ise üç-beş yıl yatarak
çıktılar, bunlardan bazıları siyasetten çekildi,
bazıları ise daha sonraki yıllarda milletvekilliği
ve bakanlık yaptılar. Bugün bile mecliste bu kişilerden
milletvekili olarak bulunanlar vardır.
Radyo burada da bu olayın topluma ulaştırılmasında
toplumun bilgilendirilmesinde tek ve önemli görevler
üstlenmiştir. Radyo’dan sonra tek haber kaynağımız
gazetelerdi, gazete belirli bir yere kadar ulaşabiliyordu,
Ünye’ye İstanbul’da yayınlandıktan bir gün sonra
geliyordu herkes alıp okuyamıyordu, ama radyo 1927
yılında kuruluşundan bu yana hayli ilerleme kaydetmiş
Uzun Dalga Ankara radyosu yurdun en ücra köşelerine
kadar ulaşabiliyordu.
Yine İhtilal
Atmışlı yıllar karmaşık ihtilaller
yıllarıdır, 27 Mayıs ihtilalinden iki yıl sonra
tekrar iki ihtilal denemesi daha olacak fakat başarıya
ulaşamayacaktı. 27 Mayıs darbesi sırasında yurtdışında
bir görevde bulunduğu için ortak olamamış Kara Harp
Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir,
22 Şubat 1962 yılında Harpokulu öğrencilerini
silahlandırarak bir darbe teşebbüsünde bulundu,
desteklenmeyen bu darb
amacına ulaşamadı, başarısızlıkla sonuçlandı,
Talat Aydemir çıkarılan özel bir yasa ile affedildi
ve arkadaşları ile birlikte emekliye sevk edildiler.
Bir İhtilal Daha
Talat Aydemir emekli olduktan sonra
elini ordudan çekmedi gizlice tekrar ihtilal çalışmaları
sürdürdü, 21 Mayıs 1963 te Cumhurbaşkanlığı Muhafız
Alay Komutanı Kurmay Binbaşı Fethi Gürcan ile birlikte
bir darbe girişiminde daha bulundu, Ankara Radyosunu
ele geçirdiler, fakat radyonun tanklarla sarılmasından
sonra teslim oldular, yargılanarak idam edildiler.
1971 yılında bir daha ihtilal olacak
fakat bu sefer ordu yönetimi ele almayacak görev
başındaki hükümete çekilmesi için “Muhtıra” verecekti.
Bu on yıl kadar sürecek ve ülkemizi yüzyıl geriye
götürecek karanlık günlerin ve karanlık güçlerin
yılları olacaktı bu kayıp yılları yazmak beni biraz
aşar.
Bu yıllarda artık televizyon radyodan
görevi devralmıştı radyo ikinci plana itilmiş yerine
televizyon oturmuştu, Türkiye’de bir televizyon
devri başlıyordu. On yıl kadar süren karanlık ve
acı yıllar 1980 yılında yine bir İhtilalle son bulmuştu.
Yine İhtilal olmuştu. Sebep yirmi yıl öncesi yapılan
ihtilalle aynıydı. Kardeş kavgasına son vermek.
Türkiye’deki insanlar nasıl kardeştiler
ki devamlı kavga ediyorlar sonra ordu gelip bizi
ayırıyor ve bir sürü yıllar kaybolup gidiyordu.
Atmışlı yılların ortalarına doğru transistörü
buldular. Radyo artık evden çıkmıştı, elde her yere
taşınabiliyordu, Almanya’ya çalışmaya giden işçilerimiz
tatil gelişlerinde ellerinde antenleri yükseltilmiş,
üzerleri yine bir dantelle örtülü, yanında bir de
nazar boncuğu takılmış transistörlü radyolarla başlarında,
yan tarafına bir kaz tüyü takılmış Bayern şapkasıyla
kasaba sokaklarında
boy gösterdiler. Dükkanda, yolda, tarlada, bahçeye
taşındı radyo hatta çift sürerken ağacın dalına,
boyunduruğun ucuna hatta öküzün boynuna bile astılar.
Türkiye, bu kadar yılları taşımış iyi
kötü bir sürü haberlerle Türkiye’yi bilgilendirmiş,
eğitmiş, güldürmüş, ağlatmış bu gül ağacından yapılma
kutuyu yavaş yavaş unutuyordu.
Zaten radyoda yorulmuştu bir değişim
geçirmesi gerekliydi. Bizi yıllar yılı dünyaya bağlamış
onunla birlikte büyümüştük. Ajan Saati – Arkası
Yarın –Radyo Tiyatrosu – Yurttan Sesler –Hafif Batı
Müziği – Türkçe Sözlü Hafif Müzik – Türküler Geçidi
– Türk Sanat Müziği – Çocuk Saati -
programları ile bizi eğitmişti, bu programlar
içerikleri her kesimin algılayabileceği gibi eğitici
ve bilgilendirici düzenlenir herkese hitap edebilme
özelliği taşırdı. Bu günkü gibi televole kültürü
içermezdi.
Bunlardan unutulmaz radyo klasiği “Arkası
Yarın” da dönemin gözde tiyatro oyunları yer alırdı,
dünya klasikleri ve ünlü yazarların eserleri senaryolaştırılarak
ünlü tiyatro oyuncuları tarafından seslendirilirdi.
Gen kızlar Arkası Yarın ın ve Radyo Tiyatrosunun
tiryakisi idiler, bu programlar genç kızların vazgeçilmez
programları idi, ilgi ile dinlerler, hele oyunlar
acıklı bir eserden uyarlanmışsa ağlayanlar olurdu,
Radyo Tiyatrosu en fazla reyting alan programdı.
Klasik Türk Müziği Korosu ve Yurttan
Sesleri genelde orta yaşlı büyüklerimiz dinlerdi,
Caz Saati, Hafif Batı Müziği gibi programlar geldiğinde
radyo kapanırdı, batı müziği yayını, Türkçen pop
müziği yayınları istediğimiz çoklukta değildi.
Radyo, başka bir yayın organı olmayan ülkemizde içeriğine
çok şey sığdırmak zorunda olduğu için, müzik biraz azdı. Kısa dalga üzerinden yayın
yapan Ankara Radyosu bu yolla bu ihtiyacı gidermeye
çalışıyor fakat o yıllardaki yayın tekniği bu dinlemeyi
zorlaştırıyordu.
Bir zamanlar, Ankara radyosunun bile
zar zor dinlendiği Ünye’de bugün 24 saat yayın yapan
iki radyo istasyonumuz var. Radyo uzun yıllar sonra
kıza bir zaman önce yüz istasyon olarak evlerimize geri döndü, fakat bu radyolar bizim
eski radyolarımız değillerdi, eski sıcaklığı yoktu.
Ben eski radyomu özledim o cızırtılı
sesiyle başında saatlerce oturup perşembe akşamları
dinlediğim Radyo Tiyatrosunu özledim, sabahları
saat onda Arkası Yarın, Orhan Boran ve Yuki’ sini
özledim, Yurttan Sesler, Türküler Geçidi Şarkılardan
bir demet, İncesazdan fasıl heyetini özledim, yılbaşı
akşamları başında milli piyango çekilişini bayram
sabahları kılarnet sesini özledim, pazar sabahları
eğlence programlarını öğleden sonra maç yayınını
özledim tüm radyomu, çocukluk ve gençlik yıllarımı
ve o yıllarda Karadenizin kıyıcığında biblo gibi
evleri otantik tek katlı taş binaları, esnafı, çapulacısı,
bakırcısı, çömlekçisini sebzesi meyvesi yağı yoğurdu,
kokulu siyah üzümünü, incirini, tirmitini menevceni
okul arkadaşlarımı, okulumu, mahallemi
denizi ile rüzgarları bile çiçek kokan çiçekler
içindeki Ünye’yi özledim.
Bir başka konuda buluşmak üzere sevgiyle
kalın.
Yaşar Karaduman/ Ünye ve Radyolu Yıllar/
Ocak 2006/ Mecidiyeköy.İst.
Yararlanılan kaynaklar ve fotğ.:
Atatürkün naaşının nakli, Yavuz Babik
Dumlupınar Denizaltısı resimleri. Savaş
Karakaş
|