
Geçmiş
zaman oldu senesini hatırlamakta güçlük çekiyorum
ama öyle sanıldığı kadarda uzak bir zaman değil.
Sovyetler
Birliği glasnost ve perestroyka depremi ile
tuz buz olmuş her bir parçada kalan insanlar
da ekmek adına, geçim adına akın akın kısmetlerini
dış dünyada arar olmuşlardı. Tercih ettikleri
ülkelerden biri de Türkiye idi.
Boylu
boyunca, inci taneleri gibi dizilmiş Karadeniz
sahil kentleri, o dönemde yeni bir istilayla
karşı karşıya kaldılar:
Ruslar…
Beraberlerinde
bir sürü ve birçoğunun ne işe yaradığını anlamak
için uzman olunması gereken malzemeyle Ruslar
gelmişti…
Bakmayın
siz benim Ruslar dediğime, Kırım Türkleri, Gürcüler,
Azeriler, Beyaz Ruslar eski Sovyetler Birliği
ülkelerinin her yerinden geldiler, devasa Ikarus
marka otobüslerle…
Karadeniz’in
her inci tanesi gibi Ünye’ye de geldiler ve
burada birdenbire Rus Pazarı oluşuverdi...
O
zamanlar çoğu meraktan bir sürü insan sabah
erken saatlerde pazara gelecek otobüsleri beklemeye
başladılar. Sabırsızlıkla ve heyecanla. Çünkü
çok farklı yönlere hitap eden çeşitlilikte malzeme
getiriliyor ve burada bazılarının da çok işine
yarıyordu.
Oysa
yıkılan devletlerinin fabrika ve atölyelerinden
yağmaladıkları, araba parçası, dikiş makineleri,
tırpan gibi hırdavat malzemeleri, nişan ve madalyalar,
halı, kilim, ceviz içi ve papağanına varıncaya
kadar çok geniş bir yelpazede eşyaydı bunlar.
Ünye’nin
sebze ve meyve üreten insanları için yapılmış
bulunan Yeni Halin yanındaki sundurmalı ve betondan
tezgahlı pazarına, şimdi uzak-yakın ülkelerden
satış yapmak amacıyla gelen insanlar tezgah
açtı ve burası bir anda Rus Pazarı adını aldı.
Gürcistan ve Azerbaycan’dan gelenler ağırlıkta
oldukları için iletişim problemi de yaşanmadı
Türklerle yabancı esnaf arasında. Pazarla ilgilenen
herkes biraz gürcüce biraz Rusça öğrendi bu
sayede… Gerçi Ünye’de Gürcü asıllı vatandaşların
bu iletişim hareketinde önemli bir yeri oldu.
Yeni bir dil sentezi oluşuverdi: Türkçe, Gürcüce
ve Rusça karışımından…
-
Es ramitata bico? (ya da gogo)
-
Ati dolari
-
Esa?
-
Erti, ori,sami,othki, khuti,
eksvi, shvidi, rva, tskhra, ati.…
-
Minimum?
-
Da da!
-
Niyet
-
Aha bu kaç dolari bico? (!)
gibi
kelimeler hayatımızın içindeki yerlerini aldılar
çarçabuk…
O
sıralar ben de fırsat buldukça uğrar bakardım
pazara sırf meraktan. O zamandan kalma bazı
malzemeleri hala kullanırım.
Yine
bir sabah erkenden gittim pazara şöyle bir piyasa
yapayım diye. Bir grup gelmiş malzemelerini
taşıyordu tezgahlara, bekledim neler çıkaracaklar
diye. Kendi aralarında anlamadığım bir şeyler
konuşarak açıverdiler bir anda tezgahı. Dikkatimi
ceviz ağacından yapılmış, el oyması işli, büyükçe
bir kutu çekti. Açtım baktım ki, bir tavla...
Sordum
hemen:
-
Es ramitata?( Bu kaça)
-
Esa? ( Bu mu)
Kafamı
evet anlamında aşağı yukarı salladım, eline
bir hesap makinesi aldı yaşlı kadın satıcı.
Bir şeyler yazdı, sildi, hesap yaptı, yanındaki
adama gösterdi. Bu defa adam aldı makineyi ve
bana uzatarak çıkan rakamı gösterdi, 40 yazıyordu,
-
Dolari
diye
de ekledi
Bu
pazar için çok fazla paraydı 40 dolar, ama çok
beğenmiştim tavlayı muhteşem el oymaları ile
işlenmiş büyük boy ahşap bir tavlaydı. Pazarlığa
giriştim tavla elimde.
-Minimum
minimum?
diyorum
bir taraftan en son kaça vereceksin anlamında.
Adam kurt, anladı alıcı olduğumu ve baktı başka
ilgilenenler de var
-
Minimum maksimum bu!
Çaresiz
verdim dediğini hemen oradan ayrıldım, iyi iş
yapmış mutlu bir işadamı edasıyla. Yeri belliydi
çünkü, hediye olarak almıştım bu tavlayı ileriki
günlerde lazım olacak diye….
Aradan
ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir yaz akşamı
Liseler Mahallesi’ndeki evimizde otururken telefonun
sesi duyuldu birden. Kalktım, ahizeyi kaldırdım,
baktım Nurdan..
-
Hafta sonu düğünümüz var bekliyoruz
-
Öyle mi, çok sevindim hadi hayırlısı.
-
Önce Mucur’da kına ertesi gün Torbalı’da
düğün. Ona göre ayarla kendini. Bak sözün var
mutlaka bekliyorum…
-
Kısmet!
dedim
her zamanki gibi,
-
Kısmet Nurdan’cığım. Herhalde Torbalıya gelebilirim
ancak.
-
Yaaa kınamda da istiyorum seniii
-
Yok yok sen kınanı yak, ben Torbalı’da
katılırım eğlenceye!
-
Tamam. Bak ama Torbalıya gelince Yılmazın
dayısı var onu bulacaksın.
-
Kimmiş?
-
Mobilyacı Ali Rıza herkes tanırmış orada,
onu bul o seni eve getirir.
-
Peki.
dedim
telefonu kapattım, Ali Rıza ismini hafızama
kazıdım mobilyacı diye de ekledim. Hemen hazırlıklara
giriştim emaneti kaldırdığım yerden çıkardım.
Süslü ambalaj kağıdı ile hediye haline getirdim
bizim tavlayı…
Nurdan Gazi’den okul arkadaşım, O maliye bölümünü
bitirdi, ortak arkadaşımız olan, bizim sınıftan
Yılmaz ile seviyorlardı birbirlerini. Bahçelievler’deki
kahveye gittiğimiz zamanlarda ikisi hemen tavlanın
başına geçip başlıyorlardı oynamaya. Ta o zaman
diyordum onlara,
-
Size düğününüzde alacağım hediye belli.
diye.
Her türlü ısrarlarına rağmen söylemiyordum onlara.
Ama yapacaktım bir muziplik. Onlara almayı düşündüğün
hediye bir tavlaydı…
İki
akşam sonra, bir koltuğumda tavla, bir elimde
bond çanta, Liseler Mahallesi, Rus Pazarı ve
Ünye’yi ardımda bırakarak, Ankara’ya doğru yol
alacak olan Eray Turizm otobüsüne bindim. Tavlayı
özenle yerleştirdim otobüsün üst rafına, yer
kalmadı çantayı da koltuğun altına koydum, Ya
Allah Bismillah, ver elini Ankara…
Amacım
sabah Ankara’da olup hem bir iki arkadaşa uğramak,
hem de uzuuun İzmir yolculuğunu ikiye bölmekti.
O günü geçirdim Ankara’da, akşam 23.30’u geçe
geldim AŞOT’a. Bir iki firmaya sordum anladığım
şuydu: İzmir otobüslerinin kalkış saatleri geçti
hepsi gitti. O sırada aradan biri fırladı;
-
İzmir mi abii?
-
Evet
dedim
gayri ihtiyari başıma gelecekleri tahmin ederekten.
-
Gel abi!
-
Hangi firma?
-
Gel abii!
-
Ya, hangi firma?
-
Uşak Özlem abi gelll!
Uşak
Özlem iyi firmaydı. Sibel’i çok yolcu etmiştik
zamanında Uşak’lıydı hep bu firmayla giderdi.
Aldım biletimi aracı beklemeye başladım peronda.
Birazdan korktuğum başıma geldi tabii ki. Geldi
bizimki,
-
Ya abi araba bozulmuş gel ben seni diğer
otobüse vereceğim!
-
!!
-
Gel abi gel, çabuk ol.
Mecburen
gittim ardı sıra, bir de baktım doğu Karadeniz
firmalarından birinin Rize’den gelen otobüsü.
-Ya bu ne, nerde Uşak Özlem?
- Valla başka araba yok abi, bu da son araba,
sen bilirsin.
-!!
Çaresiz
ben, bond çanta ve tavla bindik yoldan gelen
kötü kokmuş eski model 302 S otobüse. Bond çanta
koltuk altındaki yerini aldı, tavlayı da gayet
itinalı bir biçimde yukarıya yerleştirdim. Yoldan
geldiği için otobüsün içi çok fena kokuyordu.
O devirde şehirlerarası otobüslerde sigara içilebiliyordu,
benden önce oturan çok dertli olmalı ki, bu
konuda bayağı bir icraat yapmıştı. Küllük ağzına
kadar doluydu. Yanımdaki adam uyuyordu. Sol
tarafımda yaşlı bir kadın başını sıkı sıkı ikinci
bir çemberle bağlamış, belli ki rahatsız, iki
kişilik koltukta yalnızdı. Başını koridor tarafındaki
kolçağa koymuş, iki koltuğa birden sığabildiğince
uzanmıştı.
Polatlı’da
otuz dakika dinlenme ve çaylar şirketten molası
verdikten sonra yolun kabasını almak üzere koyulduk
yola, ama ne koyulma, söylenmeye başladım kendi
kendime,
-Bu
gitmeler gitmek değil!
Şoför
sanki uçuracak eski model 302 S’i. Ne kasis
dinliyor ne çukur. Dümdüz gidiyor hızı da tabakhaneye
malzeme götürenlerin iki katı…
Tangır-tungur giderken, bir yandan da bu sesleri
dinleyerek uyuyakalmışım ta ki, düştüklerimizden
çok daha büyük olduğu çıkan gürültüden belli
olan çukuru atlayıncaya kadar. Güm diye bir
ses peşinden kütt ve sonunda ahhhhh…
Dingildedim
bir anda ne oluyoruz derken yanda uzanan yaşlı
kadın kalkmış ofluyor, bir yandan da kafasını
ovuşturuyor. O anda yerde Tavlayı görmemle anladım
mevzuuyu.
-
Eyvah, ya yarıldıysa tavla!
Kalktım,
kadim bir dostu düştüğü yerden kaldırırmışçasına
itinayla aldım yerden. Sağını solunu yokladım.
Bu kez onu da diğer koltuğun altına koydum,
hiç olmazsa oradan düşemez. Ama aklım hala onda,
ya kırıldıysa?
Tavlanın
kırılıp kırılmadığına anlayamadım ama beni izleyen
yaşlı kadın bu hareketlerime bir anlam verememiş
olmalı ki;
-
Senun mu o?
-
Benim teyze.
-
Niye doğru koymayisun a oni oraya kafama
duştii.
-
TEYZE BUNU BANA SÖYLEME ŞU ŞEREFSİZE
SÖYLE DE DOĞRU GİTSİN YOLUNA!
diye
bağırmışım bir anda. Sesim otobüsün içinde yankılanınca
herkes dikkat kesildi bana bakıyor. Işıkları
yaktı şoför, muavin geldi,
-
Ne oldii?
Yaşlı
kadın anlattı ola
-Zaten
başum ağriydu
diyerek
bitirdi sözünü. Muavin bana döndüğünde şoförü
biraz dikkatli gitmesi için uyarmasını söyledim.
Seğirtti gitti ön tarafa lambalar söndü bir
sigara yaktım. Sinir katsayım dikkate değer
oranda yükselmişti. Küllük dolu olduğundan başladım
pis otobüsün koridoruna doğru atmaya külleri.
Hızlı şoförün hızlı muavini damladı yanıma,
-
Angaralu hemşerum ne yapiysun?
-
Sigara içiyorum.
-
Haçan niçin buraya ataysun?
-
Ne yapayım?
-
Küllüğe atsan ya!
-
Hıı, küllük?
Eliyle
küllüğü gösteriyor bir yandan da,
-
Aç bakalım?
-
………
-
Niye boşaltmıyorsun bunu?
-
………
Uzaklaştı
gitti geldiği yere. İnadına yapmıştım aslında.
Her hareketi hatalıydı çünkü küllük boşaltmaz
muavinin. Gece yarısı bir sesle irkildim, ışıklar
yanmış ve durmuştuk.
-
Huoppp, Afyon’da incek kimdu?
sırayla
herkese sordu uyuyanları da uyandırarak küllük
boşaltmaz muavin.
Neyse
bulundu inecek olan indirildi, yola devam ederken
tam dalmışım yine aynı ses:
-
Huoopp, Uşak’ta incek kimdu?
bu
bir kabus olmalıydı, kendime geldim sağa sola
ve tavlaya baktım yok hayır kabus değildi.
Uzatmayalım
İzmir’e gelinceye kadar neresi varsa, Kula,
Salihli, Ahmetli, Turgutlu hepsinde aynı kabusu
yaşattı bana ve otobüstekilere küllük boşaltmaz
muavin, adını sormadım gerek de duymadım zaten.
Büyük ihtimalle Ferdi’ydi, Fredy’nin kabusu
gibi, Ferdi’nin kabusu…
Neyse
ben, yol arkadaşlarım bond ve tavla sonunda
vardık İzmir otogarına hey güzel İzmir. Gözüme
bu kadar güzel gelmemişti hiç. Çünkü benim ilk
gelişimdi İzmir’e …Neyse
kabus bitmiş ve güzel bir gün beni bekliyordu
Torbalı’da
Vakit kaybetmeden buldum Torbalı-İzmir arabalarını
atladık hemen, erken saatler olduğu için pek
yolcu da yoktu. Bond ve Tavlayı da yanıma oturttum
bu kez. Ver elini Torbalı…
Bir saat civarında sürdü yolculuğumuz veeeeeee
buyurun Torbalı….
Ohh
be dedim serin bir Torbalı sabahında,
-
Günaydın Torbalı herkese günaydın…
Neydi
adı? Ali Rıza evet, hemen bulmalıydım Ali Rıza’yı
mobilyacı olan hani herkesin tanıdığı…
Bir
elimde bond, diğer kolumun altında tavla birlikte
ilk gördüğümüz mobilyacıya girdik.
-
Selamünaleyküm,
-
Aleykümselam buyurun,
-
Hayırlı işler!
-
Sağ olun.
-
Ya mobilyacı Ali Rıza’nın dükkanını arıyorum
ben.
-
Kim?
-
Ali Rıza,
-
Valla çıkaramadım.
-
Eyvallah hayırlı işler
Olabilir
bu bilemeyebilir, belki de rakip diye söylemek
istemedi mümkün
Hah
işte bir mobilyacı daha, daldık içeri ben, bond
ve tavla, selamlaşma diyalogundan sonra sordum
Ali Rıza’yı.Yaşlı amca düşündü düşündü,
-
Hım, Ali Rıza?
-
……
-
Mobilyacı mıymış bu?
-
Evet amca!
-
Valla yeğenim 38 yıllık mobilyacıyım
ben burada mobilyacı Ali Rıza diye birini tanımıyorum.
-
!!!
Aldın
mı başına belayı şimdi, Yılmazın telefonu da
yok, cep telefonu zaten yok o yıllarda…
-Ne
yapacağız şimdi bond, tavla hı!?
Önünde
asmalı çardak olan kahveyi görünce hemen gidip
oturdum. Tabii bond ve tavla da masanın üzerine
konuşlandılar. Kahveci geldi çay söyledim. Düşünmeye
başladım. Nasıl bulacağım bunları. Amacım erken
ulaşıp diğer yerlerden gelecek olan ve fakat
uzun süredir görüşemediğim arkadaşlarla da birlikte
olmak…
Yoksa
beklerim akşamı saat 19 da başlıyor düğün belediyenin
salonunda, daha on saat var ne yaparım buralarda.
Derken aklıma Ali Abi düştü…
Ali
Abi biz okulda iken bir ara gelmişti Ankara’ya
Yılmaz’da alıp gelmişti bizim eve, balık ziyafeti
çekmişti bize…
Ama
soyadını sorsanız bilmem. Ali Abi idi o benim
için, nerden bilirdim ki yıllar sonra lazım
olacak, almaz mıydım o zaman cemaziyelevvel
ve cemaziyelahirini!
Durun
bir dakika ne iş yapıyordu Ali Abi?
Tabi
biliyorum birahanesi vardı Torbalı’da…
Kaç
birahane vardır ki burada, hem kaç tanesinin
sahibi Ali olabilir? Olsa bile biçare dolaşacağız
Ali, Ali…
Çıktık
kahveden biraz ileride bir meydan çıktı karşıma,
Ali Abi bulacak adamın karşısına çıkar birahane…
Hiç düşünmemiştim, bir birahane gördüğümde bu
kadar sevineceğimi…
Yaklaştım
dükkana kapı duvar. Tabi bu saatte açılır mı
birahane? Bitişiği kahve önünde insanlar oturuyor.
Gözüme kestirdim birini yanaştım yamacına;
-
Merhabalar,
Bacak
bacak üstüne atmış olan adam hemen bacaklarını
indirdi kaykıldığı sandalyeden doğrularak,
-
Aleykümselam
-
Dayı bu birahanenin sahibi kim?
-
Ne yapacaksın, niye soruyorsun?
Bir
tek umudum kaldı bu da olmazsa sen seyreyle
bendeki feryadı diyerekten, düğüne geldiğimi
herkesin tanıdığını söyledikleri Ali Rıza’yı
burada tanıyan bir Allah’ın kulu olmadığını
anlattım.
İçeriye
doğru seslendi:
-
Neydi la bunun adı?
-
Kimin emmi?
-
Şuranın sahibi ya
dedi
parmağıyla işaret ederek.
-
Kim soruyor?
-
Ya bırak kimin sorduğunu, neydi adı Ali
miydi?
-
Ali olacak Hasan emmi Ali
-
Ali
dedi
bana gayet kendinden emin bir eda ile…
-
Ama saat üçten önce açmaz bunlar.
-
Haydaaa…
-
Peki adresini telefonunu bilen yok mu?
-
Biz bilmeyiz. Aha orda taksiciler var
onlar bilir.
-
Sağ ol emmi…Eyvallah..
-
Bir çay içseydin yeğenim
Cevap
bile vermeden uçtum taksi durağına. Küçük bir
kulübe, önüne attıkları sandalyelere kaykılmış
biri yaşlı üç kişi kendilerine doğru yöneldiğimi
anlayınca düzelttiler oturuşlarını,
-
Selamünaleyküm
-
Aleykümselam
dediler
bir ağızdan. Elimle mekanı göstererek,
-
Şuranın sahibi Ali’yi bilir misiniz?
Biliriz
dediler hep birlikte yine…
-
Ya evini bilir misiniz?
-
Bilirim
dedi
başını aşağı doğru sallayarak genç olanlardan
biri. Tamam dedim çözüyoruz işi kendi kendime.
-
Beni götürür müsün Ali’nin evine?
Genç
adam, biraz önce öne doğru eğdiği başını, bu
kez tam tersi yönde olumsuz bir edayla yukarı
kaldırarak
-
Götüremeyiz
-
Hayda niye?
-
Götüremeyiz kardeşim. Ali ağabeye yanlış
yapamam ben
-
Nasıl yani?
-
Ben sana bir şey diyeyim mi?
-
De bakalım
-
Valla ben senin tipini hiç beğenmedim
birader!
-
………..
-
………..
-
Ne demek şimdi bu?
-
Boynunda kravat, elinde şu çanta, sen
sağlam adam değilsin.
-
………..
-
Ya avukatsın, ya da maliyeci!
-
Yok kardeşim avukat filan değilim ben,
maliyeyle alakam da Sevda’yla sınırlı.
fakat
adam Nuh diyor ama, peygamber olmadığı konusunda
ısrar ediyor….
Bir
tarihte götürmüş bu şekilde birini, avukatmış
gelen götürdüğü adama haciz için gitmiş, çok
büyük yanlış yaptığını, bir daha da böyle bir
şeyle karşılaşmak istemediğini anlattı.
-
Bak, kravatı gördün, hadi bizim bonda
da çanta dedin, e peki bu cicili bicili hediye
paketini niye görmüyorsun. Taaaa Ünye’den geldim
kaç kilometre biliyor musun buraya?
adam
hiç oralı değil, nereliyse artık!
O zamana kadar konuşmaya katılmayan yaşlı taksici;
-
Delikanlı büyük ihtimalle doğru söylüyor,
ama senin dediğin risk de var, bence sen bunu
al götür, bir sokak aşağıda arabada otursun
Ali’ye haber ver gelsin baksın, doğruysa teslim
edersin, doğru söylemiyorsa beraber bir güzel
ıslatırsınız!
diyerek
raconu kesti…
Ben
atıldım hemen:
-
Hatta ben gelmeyeyim oturayım burada
paranı da vereyim git sen bul Ali’yi ve Yılmaz’ın
düğünü için Kuşcu gelmiş de, O zaten gelecektir
buraya.
Kabul
görmedi benim önerim, tamam dedi sıkıntılı bir
şekilde hadi gidelim…
-
Ama arabadan inmeyeceksin!
-
…..
Kalktık
ben, bond ve tavla kurulduk sarı renkli TSW
Renault’un arkasına.
Biraz gittikten sonra durdu, sen burada bekle sakın inme
diyerek gitti.
Birazdan Ali Abi, uykusu, kollu beyaz atleti ve çizgili
pijamasıyla birlikte döndüler…
Sarıldık birbirimize
-
Hoş geldin Kuşcu!!
-
Zor bulduk
dedim hoş bulduk yerine
-
Ne ulaşılmaz adammışsın yahu!
hikayeyi ona da anlattım çok güldü halime. Güler tabii dedim.
Ne çektiğimi bir ben biliyorum bir Allah, bir
de bond ve tavla ikilisi…
Hemen Yılmaz’ın baba evine götürdü beni, emaneti teslim
etti bir anlamda. Çok sevindiler arkadaşlar
da gelmişti sarmaş dolaş olduk. Çağırdım Nurdan’ı,
-
Al kızım şunu, başına bir bela daha gelmeden
teslim edeyim sana!
diyerek
hediyesini verdim. Hemen açtı oracıkta, görünce
bayıldı
-
Tavlaaaa!!!
Gelelim herkesin tanıdığı Ali Rıza’ya; bir mobilyacının
yanında çalışıyormuş sadece, Nurdan’a öyle söylüyorlar,
o da bana, kızın da bir suçu yok aslında, Ali
Rıza’nın da…
Ha bu arada tavlada herhangi bir hasar da yok şükür, Nurdan’ın
salonun bir köşesinde duruyor. Evlendiler mutlular
iki kızları var. Bahtları açık olsun!!!
Ruslar mı onlar da gelmiyorlar Ünye’ye artık
eskisi gibi…
Mehmet
KUŞCU
Haziran-2006,
İzmit