Yarışmanın Afişi, Fotoğr. Yaşar Karaduman

 “ÜNYE’DE YUNUS EMRE SEVGİSİ
YARIŞMA SONUÇLARI

  YAYINA HAZIRLAYANLAR :
Yahya Cumhur TAPÇI, İbrahim GÜRKAN

 

Ünye'de ikincisi düzenlenen Yunus emre konulu şiir ve kompozisyon yarışması sonuçlanarak, ödülleri Şeyh Yunus Emre türbesinde yapılarak verildi.Geçen yıl Eğitim Kültür ve Sevgi Derneği tarafından ilki yapılan Yunus Emre konulu şiir ve kompozisyon yarışması bu yıl Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğü tarafından organize edildi.
Jüri Üyeliklerini Ünye Lisesi Edebiyat Öğretmenleri Y.Cumhur TAPÇI, Ahmet AYDIN, İslam ÜRKMEZ ve Recai KESKİN ile Şair ve Yazar İsa YAR' ın oluşturduğu komisyonun yapmış olduğu değerlendirme sonucu,

Şiir dalında:
1. Huzur rumuzuyla Resul GÖKMEN,
2. Esinti rumuzuyla Hamdi AKBABA,
3. Hacı Ruşani rumuzuyla Şefik YILMAZOĞLU

Kompozisyon dalında:
1. Saki rumuzuyla Neriman KARAYİĞİT
2. Martı rumuzuyla Sevilay ÇAKIR,
3. Hanzade rumuzuyla İbrahim GÜRKAN olmuşlardır.

Ayrıca şiir dalında mansiyon
Zehirli Aşk rumuzuyla Zeki ORDU
Sehavet rumuzuyla Dilek GÜLER
Kiraz Ağacı rumuzuyla Süleyman UYSAL

Kompozisyon dalında mansiyon
Sevgi Seli rumuzuyla Şeymanur BOZOK
Tabibi rumuzuyla Neşet Naim ÖNER
Bulut rumuzuyla Erkan ZOR, jüri tarafından mansiyona değer bulunmuştur.

Ödül töreni 21 Temmuz Cuma günü Yunus Emre Türbesinde yapıldı, Ünye Lisesi Edebiyat Öğretmeni ve Jüri Üyesi Yahya Cumhur TAPÇI tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen yarışmanın geleneksel hale getirilmesi ile ilgili açılış konuşmasının ardından Ünye Belediye Başkanı Ahmet ARPACIOĞLU söz alarak ; "Böyle bir organizasyonun yapılması konusunda bizi sürekli olarak teşvik eden Yahya Cumhur TAPÇI' ya, jüri üyelerine, bütün emeği geçenlere ve bugünkü törene katılanlara teşekkür ederim. Bundan sonra her yıl bu etkinliğin geleneksel olarak yapılmasına Ünye Belediyesi olarak biz sahip çıkacağız. Ayrıca türbenin etrafının düzenlenmesi konusunda da üzerimize düşen görevleri yapmaya söz veriyorum. Bu türbenin ve camiinin yapılmasında büyük emekleri geçen özellikle Nail BİRBEN amcamıza da huzurlarınızda teşekkürü bir borç biliyorum."dedi.

  

 

Ünye Kaymakamı Nevzat ERGÜN, Belediye Başkanı Ahmet Arpacıoğlu törenle
ilgili  konuşmalarını yaparken. Altta, Tarihçi Yazar Aynur Tan, Nail Birben ve
Araştırmacı-Yazar Yaşar Karaduman
Fotoğr. İ.Gürkan

Daha sonra ödül törenine geçildi. Şiir ve kompozisyon dalında Mansiyon ödüllerini Ünye Emniyet Müdürü Halit AYSAN, üçüncülük ödüllerini İlçe Milli Eğitim Müdürü Mehmet GÜR, İkincilik ödüllerini Belediye başkanı Ahmet ARPACIOĞLU ve birincilik ödüllerini ise Ünye kaymakamı Nevzat ERGÜN tarafından verildi.



KOMPOZİSYON BİRİNCİSİ

 
 FOTOĞRAF: YAŞAR KARADUMAN

 HER GÖNÜLDE BİR YUNUS
Neriman KARAYİĞİT

 Aşk  dilimiz, güzel Türkçemiz , Hak bahçesinde  mukaddes yangına dilbeste , gah zârı zârı ağlayan şeydâ bülbül , gah tasavvuf denizinde  hikmet incileri toplayan Şeyh, gah sırtında  hırkası dost meclisinde bulunan derviş , gah feleğin topunu çeker , gah arslanla  cenk eder, gah görsem der ah o cemâl-i  dîldârı karar kılmış iken gönül. Yunus için şu kalem billûr ırmak olup öyle sözler  çağlamalı ki… Anadolu insanının “Yunus’um , Yunus’um!” diye bağrına bastığı ve her  bucakta ona bir türbe tahsis ettiği mânâ sultanı , dilinden hicran damlaları akan  kara sevdalı, ruh ikliminin vadilerinde  gezinen ince gönül… Bilmem bu kırık ifadeler  Yunus’un gül bahçesinden ıtırlar koklatabilir mi ;bilmem aynada parıldayan güneşten  bir lem’a sunabilir mi nasibi aşk olanlara ?

“Ey âşıklar ey âşıklar aşk mezheb ü dindur bana
Gördi gözüm dost yüzini yas kamu düğündür bana.”

Esasen aşk , mütemâdî bir ateş, ızdıraptır ; amma ki dost elinden içilen zehir de  olsa yağ u baldır. Hakk aşkını terennüm eden , hep o aşk ile cihan denilen gülistanda  bülbül gibi dem çeken Yunus ; aynı zamanda  mânâ çiçeklerinden devşirdiği hikmet balını  aşk erlerinin de gönül dudağına sürmüş  ve : “Ey aşk eri aç gözini yiryüzine kılgıl 
nazar/ Gör bu latîf çiçekleri bezönüp uş geldi geçer.” incileriyle tefekkür  kalesinin süngülerini sökmüştür. Gel gör ki bu latîf çiçek Yunus, Anadolu’nun her karışına baştan başa ateş yakmış, yanmış  Yunus ; nerede doğdu , nerede filizlendi , güle bezendi ve ömrünün güneşi hangi  ölüm kuyusuna ne zaman aktı , tam bilinmez. Bilinen o ki asırlar boyu Yunus , hem insanımızın gönül tahtına hem de  îman saltanatının haritasına keyfince  kurulmuştur. İstanbul Bayezit Devlet Kitaplığında  bulunduğu söylenen bir mecmuada: “Vefat-ı Yunus Emre , sene 720, müddet-i ömür 82”  kaydı gösterir ki: “Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır” dediği Hz.Mevlâna  ile Koca Yunus , aynı devrin ayrı cevher erleridir. Bu erler , Anadolu’nun bereketli  topraklarından fışkırmış ve eteklerinin değdiği her köşeye “sevgi”,“hoşgörü” tohumları  bırakmışlardır.

“Gelün  tanıştık idelüm işün kolayın tutalum
Sevelüm sevilelüm bu dünyâ kimseye  kalmaz”

 Yunus’un gönlü sanki pâk bir pınardır. En kesif fikir, his ve heyecanları yokuşa sürmeden  öyle kolay ifade etmiştir ki ; sanıyorum  onun sevgi seline set çekememiştir. Ömür  sermayesini îman ışığı ile bereketlendiren  Yunus , her ânı fâni dünyaya sivrisinek  kanadı kadar dahi kıymet biçmemiş , hep  ötelere çevirdiği gözlerinin içine bir  lahza başka hayal girdirmemiştir. “Zinhar  vermegil gönül dünyâ payına birgün /Dünyâya  gönül viren düşe tanıya birgün / Bu dünyâ bir evrendür âlemleri yudıcı / Bize dahı gelüben yuda toyına birgün.”O, elindeki  şiirin billûr feneri ile dâimâ ömrün bir bâd-ı sabâ gibi
esip geçtiğini , ölüm ufkunda muvakkaten  sönen hayat ışıklarının bâkî âlemde parlayacağını , saadet tezahürleri için açılmış bu bostân-ı cihanda Hakk’ı aramayı, Hak olanı terennüm  etmeyi bize işâret buyurmuştur. “Dün ü gün endişesi , iki cihanda maksûdu” için  başı kesik bir mum gibi “dünî günî” yanan Yunus, yine de “bana seni gerek seni” diye inleyerek Mecnûn olup Leylâsını aramış , Çoban Çeşmesi olup başını taştan taşa vurmuş, aşkla yanmış , aşk suyuyla aşka  kanmış. İlâ âhir : “Bu Yunus’un çün sûreti  ölüm toprak olursa / Bâtunumdan aşk sevgisi  bilin ki hiç gitmez benüm.”diyerek yine  nazarları sönmez ruh meş’âlesine çevirmiştir.

Yunus ki Anadolu’nun sesi , soluğu , damarındaki kanı , her gönüle yeni bir sevda, yeni bir naz ; her çiçeğe yeni  bir mevsim, yeni bir renk; her toprağa bir avuç kıvılcım saçmış , öten kuştan figan dersi almış Yunus. Ah Yunus , Koca  Yunus ! Ne vardı seni anlayabilme derinliğinde  olsaydık ! Aslından , kıymetinden , öz  cevherinden bîhaber neslin akıbetinden  nasıl emin olunabilir? Bir bilsen çıkmaz sokakların“ilk bakışta aşk” esîri gençleri, senin “sevelüm sevilelüm” diye inleyen  sesine ne kadar muhtaç. Ümidimdir ki gün olur o sesle bu taze gönüllerde muhabbet  çiçekleri , hakîkat goncaları açar. Her  gönülde bir Yunus, her Yunusta bin gönül... Ümidimdir ki vefâ borcu olarak Anadolu’dan  şahlanan atın nal şakıyışları Şam’dan, Yukarı İllerden duyulur ; sükut söz , devir gül olur ve aşk pınarında ıslanan  dudaklar Hakk’ı hakikati söyler de durur.

Bilmem bu kırık ifadeler, Yunus’un  gül bahçesinden ıtırlar koklatabildi mi ; bilmem aynada parıldayan güneşten bir lem’a sunabildi mi nasibi aşk olanlara ? Hakk’ın kara sevdalı dostu, ince gönüllü, açık sözlü Koca Derviş Yunus’a Mevlâm rahmet eyleye …

“Aşık Yunus söyler sözi kan yaş ile toldi gözi
Bilmeyenler bilsün bizi bilenlere  selâm olsun!

Rumuz: Sâkî
Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada birinci seçilmiştir.


KOMPOZİZYON İKİNCİSİ

 

   Tuzaktayım ne gülem ne hakdeyim ne bilem
Bir garipçe bülbülem ötmeğe geldim
 Tuzağa düşengülmez aşık hiç rahat olmaz
Kimse halimden bilmez bir acep ile geldim.

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER
 Sevilay ÇAKIR 

Genç Yunus; yorgun ayaklarını büküp,eyvanının altındaki taşa oturduğunda gün çoktan batmıştı.İhtimal ki Taptuk, dergahın küçük camisinde akşam namazını kıldırmış çıkıyordu. Diğer talebeler kulağına Yunus’un döndüğünü fısıldadıklarında, beklide biraz tebessüm etmiş, Bizim Yunus mu, deyivermişti.

Aradan geçen onca zamanda,onca makale ,onca kitap yazılmışken Yunus hakkında, hiç birisinin Yunus’u bu iki kelime kadar derin anlamıyla ve sıcaklığıyla anlatamadığına zannederim sizler de şahit olmuşsunuzdur.Izdırabı, sevinci, duyuşu,eşyayı telekki ediş biçimi ve elbette eserleriyle,milletimizi kuşatan Yunus ölçüsünde kaç sanatkarımız var? O yüzden değil midir ki o, bizim Yunus’tur. Dergahına kırk yıl eğri odun taşımayan, bu doğruluk yerine eğri yakışmaz diyen, dosdoğru bizim Yunus.

Tanpınar Yunus için, isimsizin az ötesinde az ötesinde yaşadı, diyor. Hakkında ne kadar az şey biliyoruz. Bu esrar, asırların içinde Türk halkının muhayyilesinde kesilip biçilerek, genişletilip daraltılarak Yunus’a biçilmiş bir derviş hırkası olsa gerek. Türk’ün ruh dünyasında Yunus, işte bu kıyafetler içinde, şiirlerinden ve hakkındaki menkıbelerden kurulu bir has bahçede dolaşır. Ne yer, ne içerdi, çoluk çocuğu var mı idi? Bilemiyoruz.

Bildiğimiz, okunan her şiirinde bir bozkır pınarı kadar saf Türkçesi ve bir çoban kavalındaki nağme kadar ezik, naif yüreğiyle onu en canlı halıyle karşımızda bulabildiğimizdendir. Bazen Sakarya’nın yanı başında başı eğik yürürken, bazen Taptuk dergahının en karanlık izbelerinde murakabeye dalmışken, bazen başına toplanmış çarşı esnafına heyecanlı dudaklarından şiirler okurken, bazen herkesten uzakta bir uçurum boyunda kollarını açmış Rabbine yalvarırken ve hep bir ikindi güneşinin aydınlattığı yüzüyle; ama mutlaka kendi aramızdadır Yunus.

Yunus’un ilahileri, sonralar yanına aldığı Süleyman Çelebi’nin mevlidiyle beraber,mevlitlerden, kandil gecelerine, ramazan günlerinden, ölüm törenlerine varıncaya dek yedi yüz yıldan beridir bir öteler fermanı gibi okunmuş, öpülüp raflara konmuş, dertli gönüllerde ma’kes bulmuş, yegane eserler durumundadır.

Menkıbeler onun Horasan’dan geldiğini ifade ediyor. Horasan’dan yani Doğunun kalbinden. Skolastik Garp felsefesinin el değmediği diyarlardan. Türk’ün en berrak haliyle İslam’la mayalandığı yerlerden. Bir karanlık
dönemde, Selçuk sütunları bir bir devrilmişken, zalim Moğol çapulcuları taş taş üstünde bırakmamışken, bir kutup yıldızı gibi parlayıvermişti. Mevnlanalar,

Hacı Bektaşlar ,Geyikli Babalar Ahi Evranlarla beraber Bir yıldız yağmurunun içinden çıkıp gelmişti.

Umutsuz ocaklara gözyaşıyla deva oldu. Çorak gönülleri, Sakarya gibi, aşkla, güvenle, birlikte suladı. Çıplak Anadolu bozkırlarından, yalçın kayalarına varıncaya dek memleketin hür yamaçlarından yalnızca bir tek hakikatin var olduğunu haykırdı. Gayrısı yalandı. Mal da yalandı, mülk de yalandı. Muhataplarının belki gönülleri kırıktı, itimat hissi belki, damar damar çatlamış, kubbe devrilmiş, sırça saray büyük yangınlarda yanmıştı; ama hazretin yüreği coşkundu.Ben gelmedim davi için, diyordu.Ben geldim sevi için /Dostun evi gönüllerdir /Gönüller yapmaya geldim.

Aşkın davası olur mu? En başta bunu öğrendik ondan. O, hiçbir dar düşüncenin adamı değildi. Aşkın davasını güdüyordu. Asırlar sonra bugün sevginin bir diğer adı ‘Yunus’ olmuşsa, bizim anlatmamız boşunadır Yunus’u.

Konuşmamalı mı o zaman?

Hayır! Belki bırakmalıyız o, anlatmalı sevgiyi. Onun gür sesinden, pare pare yüreğinden ve yediveren yamaçlarından devşirmeyi deneyebilseydik sevgiyi; buhranlı hayatımızı kim bilir bugün ne kadar zengin görebilecektik. Hep biz konuşmak istedik, o sustu.

Yunus’ta ‘sevi’yi anlamak istiyorsak,her şeyden evvel onun tabiat, eşya ve muhakkak ölüm karşısındaki duruşunu da görebilmemiz icap ediyor. Yunus’un şiirini herkesin anlayabileceği bir gerçek; ama bir sanatkarın, hele Yunus gibi bir sanatkarın nakışlarını görmek istiyorsak, daha derinlere bakmamız lazımdır. Yalnızca:

Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman’dan içerü

mısralarını Sezai Karakoç’un ifadeleri ile açarsak: Bir bakıma ‘hilkat dili kuş dilidir ve kuşlar balıklar, Süleyman içinde Süleyman’dırlar. Ve eşya, iç içe açılan kırk kapı gibi iç içe açılan Süleymanlardır. Bu bakımdan da Yunus’un şiiri, eşyadan ve akıştan Süleyman devşirir’. Yunus’un Süleymanlar devşirdiği kainat, bu türlü cezbe hallerinde, kesretten kurtulur ve bir vahdetgah oluverir. Yunus, karşısında gördüğü bu vahdet sofrasında, sarı çiçeklerden kuşlara, kuşlardan balıklara kadar duyduğu aynı musikinin içinde perdelenen sıyrılır ve Rabbü’l Alemin Olan’ın mührünü temaşa eder.

Yunus’u kimsenin bilmediği geçitlerden geçirerek bengisu pınarına getiren tılsım, aşktır; akan sulardan, yaralı gönüllerden devşirdiği aşk. Yaratılanı sever, çünkü Yarat’ı fark etmiştir. Aşk bir fark edişse eğer, kul kendinden geçer, ötelere kanat açar, oluşun sırrına erer; ama vazife bitmemiştir. Çıktığı kendine has miracından “Sürgün ülkeye” dönmesi icap eder. Bu döngü bir nevi semahtır. Kuldan Rabbe, Rabden kula bir dervişin elinden saçılan aşk yangınları.

 Severken Hak adına seven Derviş Yunus’u, bugün hümanizm safsatalarının arasında aramamız ne kadar da acı verici. İhtimal ki o kendine garip sıfatını layık görürken tam da bundan bahsediyordu; yani anlaşılmamaktan. İçinde hissettiği evrani, yüreğinde büyüyen derinliği anlatamayacağını biliyordu. Kendini bıraktığı uçurumlardan, başkalarının gelemeyeceğini, çelikten kanatlarını gerdiği fırtınalara özgelerin tahammül yetiremeyeceğini elbette biliyordu. Çıktığı mesafelerde yalnızdı. O kadar yalnızdı ki belki öldüğü bile üç günden sonra duyulacak, bir soğuk su ile yunup defnedilecekti.
Ölümü; bir hayatın üzerine birdenbire ve ansızın kapanıveren siyah kapıyı, Yunus kadar bütün çıplaklığı ile önümüze seren bir ikince şairimiz olmamıştır. Bu anlaşılmaz ve bilinmez gerçeğin, hayatın varoluşundan beri her canlıyı yutmuş olması Yunus’u ürpertir.

Boşanmış damar, akmış kan
Batmış kefenler gördüm.

Derken, ölümü ne kadar da derinden duymaktadır. Onun gözü önünde bu kadar canlı duran ölüm, insanoğluna en büyük nasihattir ve onun kenarında, niza çıkarma, mal-mülk hülyalarına dalma, hakikatten yüz çevirmedir. Biz ne kadar görmezden gelsek de ölüm, şahdamarlarımızda işleyip duran ve vaktini şaşmayan bir oraktır.

 Bu dünyada bir tek şeye
 Yanar gönlüm göynür özüm
 Yiğit iken ölenlere
 Gök ekini biçmiş gibi

Ölüm ‘bir attır bütün ülkelerde. Serin,esmer’ tahtadan bir attır ve terkisine çocukları,gençleri ihtiyarları toplayıp gider aramızdan. Bir gencin çehresinde, bir dolunay gölgesi gibi düşüvermiş ölüm ve onun hayata attığı çentik hiç kuşkusuz en derin kavsini Yunus’un gönlüne çiziyordu. Bu da demek oluyor ki Yunus’un gönlü, aşk kadar ölümden de yaralı idi.

Ölümü onda bu kadar diri gösteren acaba aşk mı idi? Tersinden de sormak mümkün mü? Aşkı yüreğinde böylesine diri tutan, bu kadar çıplak gördüğü ölüm gerçeği mi idi? Bunları bilemiyoruz. Kim bilir belki hepsinden de öte, gerçeği o kadar diri bulduğu yerlerde hayatı ve ölümü sarmaş dolaş idrak etmiş, ayrı bir ruh potasında eritmişti. İçindeki arayış bu yüzden hep diri kalmış, en nihayetinde kendi kalmanın sırrını yakalamıştı

Ölüm, aşk, hayat ve mürşit! Yunus’un o yakın sesi ne kadar da uzak dağlardan geliyor. Gidip, kaybolup; ama mutlaka doğru odunlarla geldiği dağlardan. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da bir gün, böyle bir dağdan vahiylerle döndüğünü hatırladığımızda daha da büyüyor Yunus’un hikayesi. Menkıbelerdeki doğru odun istiaresi ise; Yunus’un sanatı, aşk telakkisi, hayatı kadar aydınlık yüzünü de bir Bihzad minyatürü kadar canlı göstermiyor mu?

Yunus’un bütün eseri ve zirve sevdası ile en diri halinde aramızda yaşadığı bir hakikat. Hakkında yazılanların sadece ve sadece ‘bir garip ölmüş’ diye aciz anmalardan, ibaret olduğu kadar, hakikat. 

Rumuz: Martı
Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada ikinci seçilmiştir 

 

   KOMPOZİSYON ÜÇÜNCÜSÜ

  
  Fotoğraf: İbrahim GÜRKAN

YUNUS EMRE’Yİ ANLAMAK
VE YUNUS GİBİ YAŞAMAK

Tarihi irdelerken bize düşen yalnızca kronolojik bilgileri hafızalarımızda zapt etmek değil tarihin izdüşümlerinde mihenk taşı olan abide şahsiyetleri de bihakkın tanımaktır. Tarih şuurunun birincisini kuşatan bu merhaleden sonra ikinci adım da abide şahsiyet olarak sıfatlandırdığımız insanları tanımaktır.

İşte Yunus ismi yakaladığımız bu şuurun muhatabı olabilecek simalarından biridir. Kuru hümanist felsefelere mahkûm edilen Yunus’un ruh dünyası sonsuz bir ufkun alacakaranlığında doğmuş, Anadolu’nun bağrından çıkıp tüm dünyayı kuşatan enginliğe sahip olmuştur.

Anadolu, Malazgirt ile Türk’ün öz malı olma yolunda Yunus’u iki asır beklemiştir. Milletler değerlerini yetiştirirken sancılı dönemlerden geçerler. O dönemlerde Moğol istilasının kasıp kavurduğu Anadolu coğrafyası da gönül hamurunu şekillendirip Yunus Emre ruhunun maya tutmasını beklemektedir. Bu bekleyişte tabii ki tek başına bir şey ifade etmiyor. Çünkü önce Yunus Emre olacak sonrasında da Bizim Yunus sıcaklığına kavuşacak. Tapduk Emre’nin kapısında ham halinden kurtulup pişecek ve Bizim Yunus olacak.

Sultân-üş Şuara Üstad Necip Fazıl Kısakürek yazdığı Yunus Emre adlı eserinin başlangıcında onun için şu satırları kullanıyor “Mezarlığı olmayan köyü bulmak için yola çıkan ve ilk bilgi olarak, ölümsüzlüğe giden yolun insanın kendi içinden geçtiğini öğrenen Derviş Yunus'un hikayesi…”ve Yunus Emre’ye atfen yazdığı bir şiirinde; Kaç mevsim bekleyim daha kapında, Ayağımda zincir, boynumda kement? Beni de, piştiğin belâ kabında, O kadar kaynat ki, buhara benzet diyerek, ona karşı olan düşüncelerini ifade etmiştir.

Yunus Emre insanları dili, dini, mezhebi, rengine göre ayırmamış bütün insanlığı bir olarak görmüştür, Moğol istilalarında ve Anadolu beyliklerinin kendi aralarında yaptıkları savaşlarda hep birleştirici rol üstlenmiştir. Ve bu düşüncesini de şu şekilde dizelere dökmüştür. “Adımız miskindir bizim, Düşmanımız kindir bizim, Biz kimseye kin tutmayız, Kamu âlem birdir bize”

Meşhur olduğu kadar meçhul olan Yunus’u anlamanın en iyi yolu şiirlerini okumaktan anlamaktan geçmektedir. Çünkü hayatı ile ilgili hiçbir katî bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Ölümünden sonra yazılan Divân ve Risâletü'n-Nushiyye isimli iki eseri mevcut. Bu eserlerde de kendisinden yaklaşık iki asır sonra yaşamış başka bir Yunus’un şiirleriyle karışmıştır. Halk arasında hepimizin yakından bildiği Şol Cennetin Irmakları Akar Allah Allah deyu deyu ve Kabe’nin yolları Bölük Bölüktür diye başlayan şiirler bizim bildiğimiz Yunus Emre ye ait olmamakla birlikte kendisinden yaklaşık iki asır sonra yaşayan ve Yunus mahlasını kullanan başka bir şaire aittir.

  Halkımız onu gönül evine çıkartmamak üzere almıştır. Mezarının kesinlikle buradadır denilemediği için yurdumuzun çeşitli yerlerinde mezarı veya makamı mevcuttur. Bütün kaynaklarda da Ünye ismi geçmektedir. Bu bir tesadüften ibaret değildir. Tapduk Emre’nin desturunu aldıktan sonra Bütün Anadolu’yu, Suriye’yi, Azerbaycan’ı karış karış gezmiştir. Ünyeliler de onu sahiplenmektedir. Bence de üstünde yaşayıp, havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz bu güzel memleket Türk Tasavvuf şiirin en büyük Üstatlarından biri olan Yunus Emre yi bağrında yatırmaktadır.

  Ünye’de halk arasında Şehnuz olarak bilinen şehre yaklaşık 10 km. uzaklıkta Saca Mahallesi sınırlarında bulunan yeri ve türbeyi de ona layık görmüşlerdir. Ortaokula gittiğimiz yıllarında Ünye bu kadar beton yığını halini almamış ve bugüne göre daha güzel bir şehir idi. Yaz aylarında oteller yabancı turistler ile dolardı. Mahallemizde bulunan Otel Kılıç’tan aldığımız turistleri Şehnuz’a götürür, bir nevi onlara rehberlik yapardık. Hacı Emin Yokuşundan Kiraz tepeye, oradan da pelitlik içinden Şehnuz’a varılır, bilen insan için Yunusu ile vuslatın hazzı başkadır.

Üzeri dört ağaçtan direğin tuttuğu ve üzeri kiremitlerle örtülü bir çatı, etrafı bir metrelik duvar ile çevrili direklerden birinde yine ağaçtan yapılmış içinde kuran-ı kerim ve dua kitapları olan bir kutu. Ortasında yeşil bir sanduka ve sandukanın başucunda bir mezar taşı.(Ünyelilere göre dilek taşı) Türbenin üzerini tamamen kapayan iki büyük çınar. Ve etrafında irili ufaklı mezarlar. 50 metre alt tarafında koskocaman bir yeşillik ve ortasında bir kuyu. Aileler o zamanlarda adaklarını ve pikniklerini orada yaparlardı.

Hayal gücümüzü canlandırıp o günkü Şehnuz ile bugünkü Yunus Emre Türbesi arasında farkın gözlerinizde canlandığını hissedebiliyorum. Türbeye Yaklaştığınız zaman sanki bir başka zaman diliminin içinde mistik bir havanın kapladığını hissedersiniz.

Bugün Yunus’un türbesine çıktığınızda beton duvarlar ve cam bir kubbe içine hapsedilmiş yolları beton taşlarla kapanmış manzarası dışında sizi pek bir şeyin etkilemeyeceği bir yer görüntüsü ile karşılaşırsınız.

Bu arada sizlere ailemin başından geçen ve bizatihi dinlediğim iki hatırayı paylaşmak istiyorum.

Babaannemin anlattıklarına göre 1915 yılında Rus Gemileri Ünye’yi topa tutmuş, Şehnuzun (Yunus Emre) bulunduğu bölgeden de Rus gemilerine karşı top atışları gelmiş ve Rus Gemileri Ünye açıklarından geri çekilmek zorunda kalmıştır. 

Bir başka vakıa da rahmetli halamın başından geçmiş ve bende ondan dinlemiştim. 1921-22 li yıllar ve ailece Şehnuzun bulunduğu yere pikniğe giderler. Halam daha 4-5 yaşlarında ve çocukluktan olacak gezip oynarken kayboluyor ve başlıyor ağlamaya. Sonra yanına beyaz bir cübbe içinde uzun boylu, beyaz sakallı ve elinde asası olan yaşlı bir adam geliyor. Halamın başını okşuyor ve tebessüm ediyor. Eliyle de yön göstererek sanki bu tarafa git der gibi.

"Evvel benim, âhır benim, canlara can olan benim
Azıp yolda kalmışlara Hızır medet olan benim.

Rahmetli halam o yaşlı adamın eliyle işaret ettiği yere doğru biraz yürüdükten sonra çalıların arasında dedemi ve babaannemi görür ve yanlarına gider.

O yıllarda Şehnuz’a götürdüğümüz turistler orada bulunan her şeyi en ince ayrıntısına kadar resmederlerdi.

Şimdi insan daha iyi anlıyor. Demek ki onlar Yunus’u bizden önce bulmuşlar ve bizden daha iyi tanımışlar. Yunus’un çağrısına bizden önce kulak vermişler

Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz
…………….
Ben gelmedim da'vi için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim

İbrahim GÜRKAN

 Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada üçüncü seçilmiştir.

 

 Kompozisyon Mansiyon

 
FOTOGR.: YAŞAR KARADUMAN 

  ANADOLU’DA YUNUS EMRE

  Şeyma BOZOK

 Halkın bağrından çıkmış, Hak’ka aşık olmuş, sadeliği, coşkusu, içtenliğiyle yüreklerde taht kurmuş, bir gönlün yüz hac’dan yeğ olduğunu anlatırken tüm Anadolu’nun gönlünü etmiş yegane şairdir Yunus Emre.

Yunus Emre, sadeliği ile sözündeki inceliği ile akıcı ve coşkulu oluşuyla bizi mest etmiş, içtenliği yazdığı her satırı dilimize vird etmiştir. O kendi gönlündeki tertemiz Hak’ka acık faniyata kapalı duygularını bize bir bal şerbeti gibi sunmuştur. Onun şiirlerini okuyup, her satırından ders almamak, her söylediğini kulağa küpe yapmamak mümkün değildir. İlme vakıf bir insan oluşunun, ilim öğrenmenin farz hükmünde olduğunu, ilimden maksadın, kendini bilmek olduğunu her haliyle hissettirmiştir.

 Tasavvufla uğraşmış, tasavvufun özünü bulmuştur. Her canlıyı, her cansızı yaratandan ötürü sevmiş, sevmeden bir yere varılamayacağını söylemiştir. Renk, dil, din ayrımına hiç girmemiş; ot ile yaprağı bile birbirine üstün görmemiştir. 

Mütevazilik bir başkadır onda. İçi buğdayla dolmuş başaklar gibi hep öne eğiktir başı. Et ve kemik olduğunu hatırlatıp durmuş, kedine başka paye biçmemiştir. Şu fani Dünyada yıllarca hocasına hizmet etmiş, dergahına odun taşımış, bunu ar saymamıştır. Mal mülk edinmemiş, şana şöhrete girmemiş, “mal da yalan, mülk de yalan” demiştir.

Hayatını ölüm saatiyle düzene koymuş, tenbelliği, faydasız olmayı kınamış, şiirlerinde de hep düşünen, gezen, konuşan, seyreden olduğunu göstermiştir. Oturup tasarlamadan, sanat kaygısına düşmeden söylemiştir diyeceğini. Güzel söylemiş, güzeli söylemiş; baki güzelliğe ermek için çaba göstermiştir. Dünyaya “Pazar” demiş tek alacağının “kefen” olduğunu söylemiş;.onu alıp gidivermiştir.

Hep çile insanı olmuş, insanın ancak çile çekmekle olgunlaşacağını bilmiş, kendisine de dertli dolap demiştir. Hakka ulaşamamanın korkusunu yaşamış ve onu tüm yüreğiyle şiirlerine dökmüştür. Her yerde, her saatte onu aramış, varlıkların konuştuğu dile kulak vermiş, bunlardan yola çıkıp Hakka ulaşmıştır.

“Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun” demiş. Hakkı bulmanın önemli olduğunu vurgulamıştır.

Hep hakkı aramış, bir peygamber aşığı ehli beyit delisi bir insandır. Hiç bir zaman batıla sapmamış; hayatını ehl-i sünnet ile tanzim etmiştir.

Ahlaki nizamı hiç  bozmamış, onun terazisi hiç sapmamıştır. Hizmet ettiği dergaha eğri odun bile getirmemiştir ki; “eğri odun bu dergaha yakışmaz” demiştir . Edebi, adabı, saygısı, hürmeti sonsuzdur. Hep aramış ve aradığını bulmuştur.

Anadolu’nun birçok ilinde bulunmuş, herkesin gönlünü kazanmıştır. Birçok il ve ilçe de olduğu gibi Ünye’miz de onu bağrına basmış, tüm Ünye’ye nazır bir mekanda makamını hazırlamış, onun maneviyat ikliminin tüm Ünye’yi kucaklamasına vesile olmuştur.

Hak aşığı oluşuyla halkı kendisine aşık etmiştir. Hak sevgisi ile dertlenmenin her derde derman olduğunu söylemiştir. Sonunda dermanını bulmuş, zorlu yolların sonuna gelmiş, dünya pazarından geçmiş, soğuk sularla yunmuş bir kefen alıp sevgilisine kavuşmuştur.

Anadolu’nun hisli insanı onu kalbine gömememiş ve bu güne dek çocuklarını Yunus Emre ile büyütmüş, Yunus Emre ile yürütmüş, ismini Yunus Emre koymuş ve Yunus gibi bir evlat olmasını Hak’tan dilemiştir.

İnsanları sırat-ı müstakime davet eden ve tüm insanları sevgi ile kucaklayan bu gönül insanını satırlara sığdırmanın imkanı yoktur.

Dualarımız onunla…  Mekanı cennet olsun ! 

Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada mansiyona değer bulunmuştur.

   Kompozisyon Mansiyon

  
FOTOGR.: YAŞAR KARADUMAN

 

 ÜNYE ve YUNUS EMRE

  Erkan ZOR

 Arı bir Türkçe’yle söylenmiş mısraları ve sevgi dolu gönlüyle Yunus Emre bütün Türk milletinin kalbinde özel bir yere sahiptir. İnsanlara en kötü zamanlarında dahi yaşama umudunu kaybetmemelerini, hayata hoşgörü ve sevgiyle yaklaşmalarını anlatan Yunus Emre bunun karşılığı olarak bu halktan eşi benzeri görülmemiş bir sevgi görmüştür. Yunus’un bu topraklarda ondan fazla mezarının olması da ancak böyle bir sevgiyle anlatılabilir. Yunus’un kendi şehirlerinde yatmasıyla iftihar eden şehirler arasında kuşkusuz ki Ünye’nin yeri diğerlerinden çok farklıdır.

Yunus Emre’nin Taptuk’un dergahından ayrılıp Anadolu topraklarını bir uçtan diğer uca gezmesi Selçukluların gücünü kaybetmeye, Anadolu halkının manevi yönden bir çöküntüye sürüklenmeye ve bir kargaşanın içine itilmeye başlandığı bir döneme çatar ve Yunus, böyle bir ortamda her geçtiği yerde insanlara güzel sözleriyle içlerinde saklı olan gücü açığa çıkarmalarında yardımcı olmuştur. Anadolu’nun büyük bir kısmını gezdikten sonrada ömrünün sonuna doğru tam bir iktidar savaşının yaşandığı Karadeniz’e doğru Melik Şah’ın ordusuyla yola çıkmış, Melik Şah’ın ordusuyla fethettiği topraklarda Yunus da gönülleri fethetmiştir. En sonunda Karadeniz’in mavisinin doğanın yeşiliyle bir araya en güzel şekilde geldiği yer olan Ünye’ye geldiklerinde Yunus bu şehirde kalmaya karar vermiştir. O günlerde Yunus Emre görmüştür ki bu şehrin kendisine ihtiyacı vardır. Belki de Yunus’un da Ünye’ye ihtiyacı vardır ki bir şiirinde ömrünün geri kalan kısmını burada tamamlamak istediğini şu güzel dizeleriyle anlatmıştır;

 “İnduk Rum’a kışladuk
 Çok hayr-ü şer işledük
 Oney oldu son durak
Göçtük Elhamdülillah.”

Ünyeliler bu dizlere dayanarak Yunus Emre’nin yedi asırdır kendi topraklarında yattığına inanırlar. Yunus’un Hakk katına çıktığı günden beri Ünyelinin Yunus sevgisi gün be gün artmış ve yaşam felsefelerinde de gelecek nesillere hep Yunus’un şu güzel mısralarına uygun yaşamayı aktarmışlardır;

 “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil
 Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”

Tam yedi asırdır bu aziz dostlarını hiç unutmadan onun hayat felsefesiyle yaşayan ve bir insan kalbi dahi kırmayı çok büyük bir ayıp kabul eden bu şehrin halkı bunun sonucu olarak çok güzel, kalbi sevgiyle dolu nesiller yetiştirmiştir. Bu şehir halkının her zaman Yunus’un türbesinin bulunduğu ve onun adını taşıyan “Şeyhnus” (Şeyh Yunus) tepesini ziyaret etmesi de Ünyelinin Yunus’a olan sevgisini ve onu unutmadığını göstermektedir. Yunus’a yapılan bu ziyaretlerde bir başka önemli nokta ise buraya yapılan ziyaretlerin bir mezar ziyareti havasında değil bir dosta yapılan ziyaret havasında, aile olarak yapılan ziyaretler olmasıdır. Bu da göstermektedir ki Ünyeli, Yunus Emre’yi aradan geçen yedi asra rağmen bir dost olarak sevmeye devam etmekte ve bu sevgiyi nesilden nesile aktarmaya çalışmaktadır.

Yunus’un türbesinin bulunduğu Şeyhnus Tepesinden bahsederken dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta daha vardır; türbenin yeri ilk bakışta şehrin dışında gibi görüksede türbenin bulunduğu yer bile Ünyelinin Yunus Emre sevgisini göstermek için çok güzel bir örnektir. Ünye’nin dört bir tarafının Şeyhnus Tepesi kadar rahat görüldüğü bir yer daha yoktur. Bu tepeye çıktığınızda Ünye’nin çok büyük bir bölümü ayaklarınızın altında kalır. Her zaman esen Karadeniz meltemleriyle eşi benzeri bulunmaz bir yerdir Şeyhnus Tepesi. Bundan yedi yüzyıl önceki Ünye halkı muhtemelen Yunus Emre’yi “Ünye’nin kalbi” denilebilecek kadar güzel bir yere defnetmek istemişler ve bunun için onu bu eşsiz güzellikteki yere defnetmişlerdir.

Günümüzde Şeyhnus Tepesinin içinde bulunduğu Saca Mahallesi halkı mahallelerine komşuları olarak kabul ettikleri bu Hakk aşığının adını vermek istemekteler. Yine her sene yapılan Kültür, Sanat ve Turizm Festivali’ne de Yunus Emre’nin adının verilmesini birçok Ünyeli istemekte. Bunların yanı sıra bir çok ailenin çocuklarına Yunus Emre,Emre ve Yunus adını vermesi ve Yunus Emre adını taşıyan işletmelerinde olması bu toprağın Yunus Emre’ye duyduğu sevginin ve minnettarlığın bir göstergesidir.

Yıllar sonra dahi Ünyeliler, Şeyhnus Tepesinden kendilerini sürekli izleyen bir dostun varlığını hissetmeye devam edecek. Yine aileler fırsat buldukça o eski dostun yanına çıkacak ve türbenin biraz ilerisindeki yeşilliklerde bir yandan piknik yaparlarken bir yandan da eski dostlarına dualar okuyacak ve

 “Gelin tanışuk idelüm işün kolayın tutalum

 Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.” gibi insanı, doğayı kısacası yaratılmış her şeyi sevmeyi tavsiye eden dizelerini bir hayat felsefesi olarak çocuklarına aktaracaklar. Yine Ünye’ye gelen misafirler bu şehri Çakırtepe’si, sahili, Kadılar Yokuşu ve kalesiyle olduğu kadar halk ve Hakk aşığı Yunus Emre’siyle de tanımaya devam edecek. Her zaman Ünye’nin neresinde olursak olalım bir dostun sıcaklığını hissedeceğiz. Şunu da unutmayacağız ki kıyamete kadar Yunus Emre bu topraklara ve üstündeki insanlara kendi güzelliğini aşılamaya devam edecek ve Ünye’ye bakan herkes burada Yunus’un gönül güzelliğini görmeye devam edecek.

 Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada mansiyona değer bulunmuştur.

  

 Kompozisyon Mansiyon

 

 
FOTOĞR.: Y.KARADUMAN

 

  ANADOLUDA YANAN AŞK ATEŞİ
Neşet Naim Öner

Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk tasavvuf anlayışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliği ile ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır.82 yıl yaşayan Yunus ömrü boyunca cahillikten nefret edip; aşkı, barışı, sevgiyi, hoşgörüyü ve güzelliği savunmuş bir erendir. O’nun özü; ilim, marifet ve hakikattir.

Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır.

Yunus'un şiir ve ilahilerinde kâinatın ve insanın yaradılış sebebi; "Yüce Sevgi'dir"

Kâinat kitabını iyi okuyan Yunus;

"Dağlar ile taşlar ile çağırayım mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile çağırayım mevlam seni"

diyerek her zaman sevgi besteleri duyar. Mahlûkatı kuşatan bu sevginin merkezine de;

"Yaradılanı severim Yaradandan ötürü" diyerek Yaradanı koyar."Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez”diysen Yunus'un mısralarında; Evren, alemler ve alemlerdeki tüm oluşlar Allah'ın zatının tecellilerinden ibarettir. Dolayısıyla Yunus, insan sevgisi ile İlahi sevgiyi bağdaştırmış, insan sevgisinin kaynağının beşeri değil ilahi olduğunu şiirlerine yansıtmıştır.

Asırlardır O'nun şiirleriyle hemhal olan Anadolu insanı Yunus gibi sevmeyi öğrenmiş ve Yunus'u bağrına basmıştır. Öyle bağrına basmıştır ki onüç değişik köy ve kasaba büyük ozanın gömüldüğü yer olduğunu öne sürmektedir. Bunlardan biri de Ünye’mizdeki Şeyh Yunus Türbesidir.

1957'de Eskişehir'in Sarıköy'ündeki   Yunus Emre Anıtı açılacağı vakit civardan otuz bin kişi kopup gelmişti törene. Resmi görevlilerin konuşmalarını yarım bıraktı bu halk. Otuz bin kişi hep bir ağızdan; Yunus’un ünlü bir ilahisini söyledi orada:

"Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu
Çıkmış İslam bülbülleri
Öter Allah deyu deyu"

Yunus Emre 12.ve 13.yüzyıllar Anadolusu'nun manevi mimarlarındandır. Bir yandan haçlı seferlerinin düzenlendiği, bir yandan Moğol istilaları ve çeşitli halk isyanlarının Anadolu halkı arasında kin,nefret ve düşmanlık tohumları ektiği,bezginlik,bıkkınlık verdiği bir dönemde Mevlana,Hacı Bektaş Veli,Hacı Bayram,Karaca Ahmet,Ahi Evran gibi velilerle beraber Yunus Emre de halka birer ışık olmuştur.Bu ufuk insanlar yüzyıllardan beri değişmeyen Anadolu insan yapısına yeni bir ruh ve şekil veren erenler olmuşlardır.Ancak sevgi ve hoşgörüye dayanan,öz Türkçe şiirleriyle Yunus sadece Anadolu insanına değil tüm insanlığa seslenmiştir.O'nun şiir ve anlatısı evrenselleşmiş,evrensel sorunlara ışık tutar hale gelmiştir.

1991 yılının UNESCO kararı ile" Yunus Emre Sevgi Yılı" olarak ilan edilmiş olması hem O'nun sevgisinin evrenselliğini hem de Türk duygu ve düşüncesinin,dünya milletlerine anlatılmasının önemini göstermektedir.Zira Yunus'un bütün eserleri bir yana  sadece;

"Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalamaz."

dizeleri ele alınıp incelenirse görülecektir ki; Yunus Emre'nin insanlık ve medeniyet projesinin koordinatlarında: Barış, Sevgi, Saygı, Fedakârlık ve Hoşgörü vardır.

Nitekim Yunustan yüzyıllar sonra Mustafa Kemal Atatürk milletimizin dünya milletleriyle ilişkilerinin sınırlarını "Yurtta barış, cihanda barış" sloganıyla çizmiştir.

Bize düşen; Yunus’u anlamak, anlatmak, şiir ve ilahilerinden feyz alarak O'nun sevgi ve barış iklimine girmektir. Biz Aşık Yunus'u seviyor ve ruhen anlayabiliyorsak, O’nun türbesinin gerçekte nerede olduğu o kadar da önemli değildir.

"Ben yürürüm yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne akılem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi"

 "Ben gelmedim dava içün,
Benim işüm sevgi içün
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmağa geldim."

 Diyen Yunus öylesine samimi, öylesine sevgi doludur ki; O’nda yanan aşk ateşi asırlardır Anadolu insanının ve tüm Ünyelilerin gönlünü ısıtmaktadır. O'nun dostluk ve sevgi parolasının sonsuza kadar gönüllerimizde yaşamasını diliyor, Şeyh Yunus Emre'yi saygı ve Rahmetle anıyoruz.

Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada mansiyona değer bulunmuştur.

 ----------------------------------------------------------------------------------------------------------

ŞİİRLER:

Birinci 

 

YUNUS EMRE

Resul Gökmen 

Mahzun olma, Yunus Emre’m
Bütün yollar sana gelir.
Sevgi, saygı, hoşgörüyle,
Bütün yollar, sana gelir.

Hep iyilik duyurursun.
Hak yoluna buyurursun.
Sen, açları doyurursun,
Bütün yollar sana gelir.

Allah diyen tatlı dilin.
Eğri bilmez, senin elin.
Hakikate varır yolun.
Bütün yollar, sana gelir.

Senin yolun bir ihtiyaç.
İnsanoğlu sana muhtaç.
Sen olursun, derde ilaç.
Bütün yollar, sana gelir.

Çile çektin, çıktın dardan,
Ayrılmadın, asla Bir’ den
Hak diyenler dağdan kırdan,
Bütün yollar sana gelir.

Karış karış Anadolu,
Yapılanlar sevgi yolu,
Rabb’imizin güzel kulu,
Bütün yollar sana gelir.

Güvenilir, senin ipin.
Huzur verir, senin yapın.
Dost kapısı, senin kapın.
Bütün yollar, sana gelir.

Oney dedin, işin düştü.
Sevgin ile doldu taştı.
Saca Köyü bağrın açtı.
Bütün yollar, sana gelir.

Sevgi ile ışık saçan,
Güzelliğe çığır açan,
Kötülüğü silip geçen,
Bütün yollar, sana gelir.

(Mahlas) der ki, nice husus,
Anlatmak zor, bir okyanus...
Ünye’mizde yatan Yunus.
Bütün yollar, sana gelir.

RUMUZ: HUZUR
Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada birinci seçilmiştir. 

 

 

  Şiir İkincisi

 YUNUS GİBİ

Hamdi Akbaba

 Aşk meyinden kana kana
İçelim hep Yunus gibi.
Gönül bağından sevgiyi
Biçelim hep Yunus gibi.

Kin yerine doğruluğu,
Şer yerine iyiliği,
Şu alemde güzelliği
Seçelim hep yunus gibi.

Mevla'ya giden yollardan,
İnsanlık için illerden,
Dosta hasret gönüllerden
Geçelim hep Yunus gibi.

İnsanlara kötülükten
Hak yolunda ikilikten,
Kibirlikten, bencillikten
Kaçalım hep Yunus gibi.

Nice eser bırakarak,
Zulmete ışık yararak
Bütün kalplere akarak
Göçelim hep Yunus gibi
Rumuz: Esinti

Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada ikinci seçilmiştir.

  

Şiir Üçüncüsü

 YUNUS SEVGİSİ

Şefik Yılmazoğlu

  

Yunus diye diye gönül çağırır
Bu özleyiş bulur mu bilmem
İçin sana daim göynüdü durdu
Akan göz yaşlarım sel olsa silmem

Gitmek istiyorum senin izinde
Yalan nifak yoktur senin sözünde
Allah sevgisi var kalbin özünde
Uğrunda göz yaşım aksa da silmem

 Tapduk dergahında odun taşırdın
Manevi gücünle dağlar aşardın
Allah katında bak neler başardın
Seninle gözyaşım aksa da silmem

Çalaba sığınıp düştün yollara
Çok nasihat çektin türlü boylara
Yol gösterdin bizim gibi toylara
Seninle gözyaşım aksa da silmem

Yazdığın şiirler bal ile kaymak
Tatlı sözlerine olmuyor doymak
İhlası giymişsin olur mu soymak
İhlasla göz yaşım aksa da silmem

 

Nice nice kalplere taht kurmuşsun
Bize yaşamınla örnek olmuşsun
Hak Muhammet sevgisiyle dolmuşsun
Birlikte göz yaşım aksa da silmem

RUMUZ: HACI RUŞANİ

Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada üçüncü seçilmiştir.


Şiir Mansiyon

SENDEN İÇERİ

ZEKİ ORDU

Seviyoruz biz seni ruh u candan içeri
Hem cândan, hem cânândan; cihândan da içeri

Zahiren bakılınca " Yunus gibi göründün"
Aslında bir 'sen' vardır, asıl senden içeri

Ne bilir gâfil olan; nâm ü nişâne nedir?
Sana verilen rütbe, pek çok şandan içeri

Bizim gibi göründün, bizim gibi davrandın
Hayat sürdün dünyada, bu mekândan içeri

Tartıya nasıl gelir kadr ü kıymetin senin
Kıymetin bildiğimiz ; şol mizândan içeri

Terk edip bu cihânı, son sefere çıkarken;
Bedenin nur-i imân, bir kefenden içeri


Rumuz: Zehirli Aşk (AB)
Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlediği yarışmada
mansiyona değer bulunmuştur
.


SEVGİ ÇİÇEĞİ

 DİLEK GÜLER 

 Kalpten kalbe giden yolda,
Dönenler meçhul, bilir misin?
Gönül ayrı, fikir ayrı,
Yol ayrılır, bilir misin?

Gönül sever, bir gün olsun.
Canı ile, kanı ile, bilir misin?
Sevgiden mahrum bu dünya,

Sever misin? Ey kardeş! Bilir misin?
Hani insan çağırır ya sevgisini,
Gidenlerin ardından.
Ah nerede, bilir misin?

Yine kaybetmek istemez;
Sevdiklerini, sevgilerini...
Bu dünya, yalan dünya

İnsan, başka sevgilere yönelir.
Gönül ölür, bir damla yaş akar, bilinmez.
Bazen dolar gözyaşları yüreğine.
Ömür bir nefesmiş bilir misin?

Gö yaşlarımız kurumasa zaten,
Ağlamazdık bilir misin?
Bu son gözyaşıyla, kurur artık ellerim,
Sevgi de kaybolmuş belki, bu şehirde.

Ey Yunus! Seni bu dünyada kaybettik.
Sevgileri, arzular mı affetsin?
Ey! Yunus Emre'nin insan sevgisi neredesin?
Dost, Yunusun sevgisi nerede bilir misin?

Ne zor dediydiler de inanmadıydım.
Ne zamanmış be, sevgiden yoksun,
Yine yalanmış zamanım.
Gör ki Yunus, sen yoksun,

Sevgi de kalmadı buralarda.
Hayalin dolaşıyor.
Sanki, insanların gözünde...
Gör ki Yunus, sen yoksun;

Arıyoruz sevgini...
Bu son gözyaşım kurudu yine,
Hayalimin bastığı yerde.
Yine gözyaşımla suladım, bu sevgi çiçeğini

Yeşeriyor tıpkı fidan gibi,
Sevgi ağacı.
Gurbet ele dön de gör hallerimizi...
Yine, Yunus Emre yok.

Sevgisi de yok mu oluyor?
Bir damla gözyaşımla,
Belki;
Bu sevgi de kuruyor...

Ey! Yunus Emre.

 Rumuz- Sehavet
Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlediği yarışmada mansiyona değer bulunmuştur.


  Mansiyon

 YUNUSUM
Süleyman Uysal 

Anadolu insanının gönüllerinde pirisin,
Alp-Erenler dergahının ne güzel bir erisin.
Bu mukaddes davanın yüce bir neferisin,
Dağlarımda izin var senin YUNUSUM. 

Anadolu’mda, köy köy ve bucak bucak,
Senin yoluna kurban tüten her ocak,
Allah aşkının yolunda sevgin sımsıcak,
Tatlı sözün kaynaştırdı bizi YUNUSUM.
 
İnsana değer verdin, bağrına bastın,
Yaratandan ötürü gördün hep üstün.
İnananla beraberdin, batıla küstün,
Hakk’ı tebliği ettin her an YUNUSUM 

Güzel vatanımda hep belde belde,
Senin erlerin var şimdi her ilde,
Tatlı bir musiki oluyor dilde,
Senin bütün sözlerin bize YUNUSUM.

 Ardından seni anar şu genç kuşaklar,
Yunus kokuyor her açan yeni başaklar,
İslam’ın nuruyla yanan bütün ışıklar,
Dünyamızı aydınlattı inan YUNUSUM. 

RUMUZ KİRAZ AĞACI

Ünye Belediyesi Kültür ve Sanat Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu yarışmada mansiyona değer bulunmuştur.